Siyah Çanta

198
Görüntüleme

Güneşin, kendini büyük bir ihtişamla insanlığa sunduğu günlerden birisiydi. O da bu daveti geri çevirmek istemezdi tabii ki. Güneşin bu inceliğine zarafetiyle karşılık vermeliydi. Zaten evde pinekleyip durmanın da bir alemi yoktu. Kararını vermişti, bu güzel günde çok şık olacaktı. Kahvaltısını, günün çok güzel geçeceğini düşünerek, tadını çıkara çıkara yaptı. Bitirdikten sonra ise içinde büyük bir heyecanla gardırobunun başına gitti. Karar vermekte biraz zorlansa da kıyafetlerinin içinden günün ihtişamına en uygun olanları giydi. Kıyafet konusu tamamdı ama ya aksesuarlar? İstediği gibi bir çantası yoktu. Hepsi eskimişti. Biraz morali bozuldu ama hemen kendine çeki düzen verdi. “Canım alışveriş dediğin zaten bugünler için değil mi?” diye düşündü. Sokağa çıktığında ilk iş olarak bir çantacıya uğrayacak ve şıklığına şıklık katacak bir çanta satın alacaktı. Güneşin bu davetine sadece o icabet etmemişti. Şehre âdeta insan seli akıyordu. Akan bu selin içine o da karıştı. Kalabalıktan şikayetçi değildi. Bu insan yığını onun farklılığını gizliyordu. Çantacılar arasında bir süre mekik dokudu. Ne yazık ki o istediği -zarif- çantayı bulamıyordu. Girdiği her dükkanda -sanki birbirinin karbon kopyasıymış gibi- içine envai çeşit şeyin konulabileceği büyük kadın çantalarından vardı. O ise koluna taktımı, onu gören her bakışın çantasının üzerinde toplanmasını istiyordu. “Arayan bulur” sözünün doğruluğu bir kez daha kanıtlanmış oldu. Belasını değil ama aradığı çantayı sonunda buldu. İstediğini küçük bir dükkanda, büyük çantaların görkemi altında ezilmiş fakat zarifliğiyle yine de kendini belli eder şekilde buldu. Rengi -asaletin simgesi- siyah olan küçük ama son derece şık bir çantaydı. Dükkanda eskisiyle yenisini değiştirerek şıklığını bozan son aksesuardan da kurtulmuştu. Şimdi her şey istediği gibiydi. Şık olmasına şıktı ama yine de vitrinlerde arz-ı endam eden yüksek ökçeli ayakkabılara bakmadan da duramıyordu. Gözleri bir defa o çekime kapılmıştı, kurtuluşu yoktu. Fakat ayakkabı mağazalarının içine girmeye de cesaret edemiyordu. Bırak içeri girmeyi, vitrinlere bakarken bile yüzünde buruk bir acı peyda oluyordu. Bütün bunların nedeni ise bir ayağının diğerinden kısa olmasıydı. Hiçbir zaman vitrinde görüp hayran kaldığı ayakkabılardan birini giyemeyecekti. Kaderi böyleydi, isyan etmek bir işe yaramıyordu. Ömrü boyunca ökçesi orantısız ayakkabılara mahkumdu. Belki de kalabalıkları bundan seviyordu. Bacaklarındaki kusur gözükmüyordu, insan seline karışınca. Yaşadığı bu kötü anı bir an önce zihninden söküp atmalıydı. Bu güzel günde somurtmaya hakkı yok diye düşündü. Sonunda kendini alışveriş rüzgarından kurtararak -çok sevdiği- deniz kenarındaki restorana gitmeye karar verdi. Oraya her gittiğinde içinin huzurla dolduğunu hissederdi. Fakat bir sorunu vardı. Restorana gidebilmek için şu daracık yoldan geçmek zorundaydı. Bu yol, insanların ancak tek sıra gidiş-geliş yapabileceği ve sanki bir icapmış gibi karşı yönde gidenlere dikkatlice baktıkları türden bir yerdi.Tamam, bugün çok şıktı. Zarafetinden yana bir sorunu yoktu. Aslında insanların ona bakmasını da istiyordu ama ya bacakları ne olacaktı? Ona bakanlar bacaklarındaki kusuru da görecekti. Zihnine bu fikirler hücum edince ne yapacağını bilemiyordu. İşte bugün de böyle zamanlardan birini yaşıyordu. Yalnız bu kararsızlık anı çok uzun sürmedi. Gününün berbat olmasına izin vermeyecekti. İnsanların bakışları nasıl olursa olsun o yolu yürümeye karar verdi. Kararındaki kesinliğin vermiş olduğu güvenle, emin adımlarla yürümeye başladı. Birkaç dakika yürüdükten sonra onu korkutan yolun başına geldi. Daha birkaç adım atmıştı ki insanların alaycı bakışlarıyla göz göze geldi. Onların yüzündeki bu ifadeyi gayet iyi biliyordu. Karşısındakini hem hakir gören hem de acıyan bakışlar… Bu duruma aldırmamaya çalıştı. Adımlarındaki keskinlik devam ediyordu. Yolun bitimine az kalmıştı. İçinden ha gayret nidaları yükseliyordu. Tam bu sırada üç kişilik çakırkeyif bir arkadaş grubu güle oynaya ona doğru yaklaşıyordu. İçlerinden biri gülerek:“Oğlum Ali baksana tekerleğe, nasıl da kıvırtarak yürüyor” diye söyledi. Bu lafı işiten diğerleri de katıla katıla gülüyorlardı. Yerin dibine girdiğini hissetti. Tek bir cümle insanın içini bu kadar acıtabilir miydi? Acıtmıştı ne yazık ki. İşin en kötüsü ise onu bu kadar üzen lafa cevap verecek durumda da değildi. Bu it kopuk takımıyla ağız dalaşına girip başını belaya sokmak da istemiyordu. Kendini yürüyemeyecek durumda hissetti. Sanki bütün takati bitmiş ve vücudu işlemez hâle gelmişti. Fakat durmadı, yoluna devam etti. Bütün kızgınlığını yüzünde toplayıp suratına taştan bir ifade yerleştirdi. İnsanoğlunun acımasızlığını ne yazık ki bir kez daha görmüştü. Kendinden olmayanı hor görüp, alay etmek adetleriydi. Bugün de adet yerini bulmuştu işte. Onu yine bel altından vurmuşlardı. Hissettiği tek şey kalbindeki acıyı sakat bacağında da duymasıydı.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Üşüyen Şehir Bir Kaç Dakika Uyuyan Şair / Ay Vakti
Mevlâna ve Şems Münasebeti / Şadi Aydın
Akif’i Şiirlerle Anmak / Mustafa Özçelik
Âkif’te Tek Çare Neydi? / Muhsin İlyas Subaşı
Mehmet Âkif ve Vahdet-i Vücûd / Selami Şimşek
Tümünü Göster