Açılmayan Kapı

178
Görüntüleme

Tekerlekli sandalyenin soğuk demirlerini sıkıca kavramayı denedi. Sol elini çok az hissediyordu. Şu elimi bir hareket ettirsem, sol ayağım bir düzelse…Dedi içinden. Gün boyu tekrar eden bu iç seslerden bir gün kalkıp yürüyeceğini, eski Mesut’un dost meclislerinde bağıra çağıra konuşacağı zamanları hayal ediyordu. Bu düşünceler, zihninde gün boyu tazelenmek üzere bir an için hatırasından çıkmıyordu. Bir başına yalnız kaldığı bu odada dostlarıyla ne çok zamanlar geçirmişti. Odanın belli yerlerinde dostları yeniden yerlerini almışçasına etrafına bakındı. Yüzüne hasret kaldığı dostlarının siluetleri ağır çekim geçti… Görmeyeli epey zaman olmuştu.        Mahzun bakışları yoldan gelip geçenleri, aşağıdaki uçsuz tarlayı süzerken diğer yandan da tik tak sesleriyle duvardaki asırlık saate bakıyordu.Saat, çıldırtıcı sessizliği bozan bir alet hüviyetini almıştı. Yanı başında akan hayata kayıt düşüren saatin tik tak seslerini, çok yakından hissediyordu. Saatle kurduğu vazgeçilmez bağ, sadece belli vakitlerde açılan kapıyı beklemesinden ileri geliyordu.Haşin duruşu, kartal bakışlarına karşın delikanlılığına vurgu yapılan bir hayat yaşamıştı.Çileli bir hayatın gölgesinde, helalinden bir lokma derdiyle ömrünün en bereketli yıllarını yollara vermişti…Bir odasında mahsur kaldığı evin yapımı da o çileli yıllarına denk geliyordu. Her yıl, eksik bir yanı yapılan bu evin tamamlanma süreci tam on yıl sürmüştü. Her tuğlasında nice emekleri, nice hayalleri saklıydı…Mesut amca dört çocuk babasıydı. Büyük oğlu memuriyete atılınca, kardeşlerini okutmak için hiçbir fedakârlıktan kaçınmamış, babasına yardımcı olmaya çalışmıştı.Yıllar yılları kovalamış, önce büyük oğlunu, ardından diğerini evlendirdiğinde sevinçle parıldayan gözleri, mütebessim çehresiyle uyumlu zamanlar yaşamıştı. Kısa zaman sonra torun torba sesleri evin içinde duyulmaya başlayınca, emeklilik eşsiz bir haz olmaya  başlamıştı.  Tek hat üzere akmayan hayat, içinde çok şey barındırırdı. Mesut amcanın hayatı da bu minval üzere, hızla yön değiştirmeye başlamıştı…Önce ani bir hastalık sonucu eşini kaybetti. Sonrasında köyden gelip, fakat köy hayatını yapamam diyen iki gelini evi terk edince, zorlu imtihanı başlamış oldu.Her gün şehirdeki okula giden kızıyla bir başlarına kalmıştı. Diğer çocukları da gurbet elde okuyordu.Bir anda yalnız kalması ile  dünyası  başına yıkılmış, bin bir emekle inşa ettiği evin duvarları, bahçedeki ağaçları  anlamsız bir hal almıştı. Her gün çukuruna göçmüş gözlerini ufka dikiyor; yetmiş yılın muhasebesini yaparcasına derinlere ta derinlere dalıyordu…Bu hüzün hali, zaten var olan tansiyon hastalığını tetiklemiş, evde kimselerin olmadığı bir vakitte aniden yükselmesi suretiyle sol tarafını felç etmişti. Sol kol ile sol ayak tutmaz olmuştu. Büyük oğlu köye dönmüş, lakin her şey için geç kalınmıştı.Koca evin sadece bir odasına sığdırılmış hayatı gün boyu beklemeyle geçiyordu. Sabahları küçük kızı şehirdeki okula, büyük oğlu Zafer de memuru olduğu kuruma gidiyordu. Gelini Şahende ise onların mesaisine eşlik edercesine her sabah bahçe kapısını kapatıp çıkıyordu… …Gözleri yeniden duvar saatine ilişmesiyle, bahçe kapısından gelen ses aynı ana tanıklık etti. İri iri açılan gözlerinde bir parıltı belirdi. Buna kalp atışları da eşlik edince, bu kadar heyecanın hassas bir hal almış kalp ritminin düzenini bozdu. O anda bakışlarını başka yere çekerek, pencereden içeriye giren temiz havayı  daha fazla içine çekmeye çalıştı. Bu gün yaşadığı kasvet hali, her gün yaşadığı bir hal değildi. Bu saatlerde kapısını açan Zafer’i hiç bu kadar da beklememişti. Yine de iyimserliğini bozmamak için bu duruma yorum getirmekten kaçındı.Saatlerdir türlü düşünceler, hayaller sel olup akmış, bu küçük odanın her ayrıntısı yeniden anlam bulmuştu. Saatini çoktan aşmış, lakin bir türlü açılmak bilmeyen kapı koluna odaklandı. Az sonra, mırıltı halinde başlayan fakat gittikçe kulağa belirgin halde gelen, sesleri duymaya başladı… Oğluyla gelini tartışıyordu. Tartışmaları kapının camında, oynayan kuklaları izlercesine her şeye şahit oluyordu. Zafer her zamanki gibi alttan almaya çalışsa da, Şahende ağzında köpüren lavları durmadan üstüne püskürtüyordu:‘Bir bana mı kaldı bu ihtiyar?’ ‘Gün boyu kokudan eve giremiyorum’,  diye söylendikçe söyleniyordu. Zafer artık durumu idare edemiyor, tartışmalar çekilmez bir hal almıştı. Kulak tırmalayan bu sesler Mesut amcayı yormuştu. Düzensiz atan kalp atışlarının gölgesinde, kendisinin dahi zor duyabileceği bir ses tonuyla:,‘Oğlum…Zafer!.. Zafer!…’ Diye seslenmeye çalışıyordu. Nihayet uzun gök gürültüsünün ardından açılmayı bekleyen odanın kapısı açıldı. Mesut amca sıkı sıkıya tutunduğu tekerlekli sandalyeyi bırakmak zorunda kalmış, başı öne eğik bir vaziyette kalakalmıştı. Yanaklarında ıslaklığını korumuş göz yaşları aşağıya süzülmüştü. Zafer kapıyı açtığında göz bebekleri iri iri açıldı. Dudaklarından dökülen belli belirsiz seslerden ‘baba, baba’ sesleri duyuluyordu. Zafer  babasını düzeltmeye çalıştı, seslendi, ağladı… Ne yaptıysa Mesut amcadan bir daha ses alamadı.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Üşüyen Şehir Bir Kaç Dakika Uyuyan Şair / Ay Vakti
Mevlâna ve Şems Münasebeti / Şadi Aydın
Akif’i Şiirlerle Anmak / Mustafa Özçelik
Âkif’te Tek Çare Neydi? / Muhsin İlyas Subaşı
Mehmet Âkif ve Vahdet-i Vücûd / Selami Şimşek
Tümünü Göster