Üç Analık Kız – 4-5-6

4. Mefhûm

Mefhûm, nedendir/niyedir anlayamadan yaka paça tıkıldığı karanlık ve girişi olup da çıkışı yokmuş gibi görünen bu zindana korkuyla bakmış da pusmuş bir köşeye. Bir damla güneşin yol bulup sızamayacağı, hani oldu ya bir şekilde sızsa bile korkudan ışığının bir hamlede sönüp tükeneceği bir uğursuz yermiş orası. Ölümün kol gezdiği dehlizlerde hiçbir canlının bile isteye bu mekâna yolunu düşürmeyeceği kesinmiş. Korkunun dahi bu dar/köhne/nemli/soğuk koridorlarda yolunu yitirip bir köşede titreşeceğini kabul etmek hiç de zor değilmiş. Güzel her ne var ise yaşayan yer üstünde tam da burada idama sürüklenirmişmiş. Yukarıda hayat ne kadar canlıysa, aşağıda o kadar betermiş. Kokudan ölürmüş zaten insan olan daha bir gününü doldurmadan. Ortalıkta özgürce cirit atan koca cardınlar pek bi meşgulmüş sanki. Üstelik ciyak ciyak tiz sesleri insanı çıldırtmaya yeter de artarmış. Bir uyuyakalırsa zavallı insan uyandığında ya kulağının koparılıp yendiğini, ya parmaklarının yerinde olmadığını acıyla fark edermiş de zaten hiç gecikmeden ziyarete gelecek olan ölüm görünene kadar bir daha gözünü töbe olsun kapatamazmış. Hatta hafta dolmadan insan başlarmış ölümü çağırmaya: “Gel al beni Azrail! Allah aşkına daha fazla bekletme beni burada!”

Mefhûm düşünmüş atıldığı penceresiz/ışıksız taş duvarlar arasında yerin bilmem kaç kat altında, bu varlığından bile haberinin olmadığı yere ne sebepten tıkıldığını. Düşünmüş düşünmesine de tek bir makul sebep bulamamış. Canlı canlı mezara sokulmuş gibi hissedip soluksuz kalmış, vargücüyle “çıkarın beniiiiii” çığlıkları atmış da bir tek kendi sesinin yankısını duyabilmiş sanki. Pis kokudan içi bulanmış da öğüre öğüre midesi kırk takla atmış, açlıktan duvarları tırnaklamış, susuzluktan nemli kayaları yalamış. “Ben kötü bir şey yapmadım” diye inleye inleye gözyaşı dökmüş; amma ne bir gelen olmuş, ne bir ses veren olmuş ve karanlığın insanın içine işleyen kasvetiyle bütünleştikçe hayat bütün damarlarından yavaş yavaş çekilmeye başlamış.

Artık başını taşlara vursa da geç, yalvar yakar olsa da geç, tövbe üstüne tövbe etse de vakit çoktan geçmiş bunun için. Beş vakit namazını kılıp alnı secdeliler arasında anılmak için nafileleri de bir vecibe bileceğine, o kırılası ellerini bir daha harama uzatmayacağına, kapanmak bilmeyen çenesini gıybetin kıyısına köşesine yanaştırmayacağına, ömrü yettiğince abdestinde namazında olacağına yemin billah etmiş. Uçana kaçana ne gözüyle ne diliyle karışacağına, sayısızca adak kurbanı kesip konu komşuya, fakir fukaraya dağıtacağına, ne kadar kaza orucu varsa tez elden kefaretiyle beraber tutacağına söz vermiş. Canı çıkana kadar çalışıp kimsesiz garibanlara yardım edeceğine, bugüne değin hiç yapmamış olsa da her sabah anasının elini öpüp onun hayır duasını almadan evden dışarı adım atmayacağına, günah olan bütün amellerden yemin billah uzak duracağına and içmiş. Sonra da kendini bir medreseye kapatıp çile çıkarmak suretiyle tüm günahlarından arınacağına, işinde gücünde kalpten inanmış mutmain bir kul olacağına ahdetmiş de, heyhat olan olmuş bir kere. O tren sanki kaçmışmış.

Her gece sokakları kolaçan eden Kambur Dede’nin diline doladığı “geçti Bor’un pazarı yiğidim” sözünü hatırlamış da içi alev alev yanmış Mefhûm’un. Ne çok dalgaya alıp, taşla sopayla kovaladıkları zavallı Kambur Dede’nin başını ellerinin arasına alıp hüngür hüngür ağlayışından nasıl keyif aldıklarını, takkesinin ucundan akan kan damlalarını gördükçe azdıklarını ve daha çok canını yakmak istediklerini, arkasından “kambur! kambur!” diye diye koşuşturduklarını, “sen dede misin, adın niye Dede senin” diye durmadan onu sıkıştırdıklarını tekrar tekrar hatırlamış da on beşine gelene değin ne çok hataya günaha battığını hayretle fark etmiş.

Hastalık bilmeyenin hasta olanın, dara düşmeyenin darda kalanın, ayağı hiç kaymamışın da düşenin hâlinden anlayamacağını Mefhûm şimdi pek bir güzel idrâk etmiş zindan köşelerinde böyle kimsesiz ve acı içinde kalınca. Bir tek yaradanına sığınıp sadece O’ndan medet umabileceğini, bu dipsiz kuyuda bir tek O’nun yalvarışlarını duyup kendisine yardım eli uzatabileceğini, gayrısının zarar/ziyan/yalan olduğunu sabah güneşinin doğuşunu gördüğü gibi öyle net görmüş ki o karanlıkta, daha beter hıçkırıklara boğulmuş. “Allahım ben ne yaptım da bu geldi başıma!” diyecek olmuş da susturuvermiş dilini. “Hadsiz! Daha ne yapacaksın! Pazardan aşırdıkların yeter. Anana çektirdiklerin yeter. Kuyruğuna taş bağladığın kedi, köpeğin acısı yeter. Kibritle yaktığın karıncalar yeter. Her iki lafından birinin yalan olması yeter. Hileden başka bir şeye çalışmayan aklın yeter.” Kendi kendine saymış da saymış.

“Suçun yaşı mı olurmuş ki” diyenlerin kor sesi dadanmış kulaklarına. Ölmenin tatlı göründüğü anların varlığından bahsaçanların çok görmüş/geçirmiş/çekmiş olabileceğini varsayarak, çağırmış usulca anılarını yanıbaşına. “Daha erken değil miydi bu kadar yıpranmak için” diyesi gelmiş kendine. Anasının hiç bitmeyen dırdırlarını, ablasının ünü dünyayı aşan dellenmişliğini, evlerinin gıcırdayan basamaklarını düşünüp içlenmiş. Olmazsa olmaz babası deli Hayro’nun evin yolunu bir türlü bulamayaşı, bu şehrin adresi bilinmez zindanlarına atılışının belki de en baş sebebi imişmiş ona göre. “Bir çıksam boğazına sarılacağım deyyusun” isyanını terennüm etmeye başlamış sesinde nefretin hırıltısı. “Suç suçu mu çağırır, bir kere suça bulaşan başka suçları sıraya mı dizer, suçluysa insan öfkeyle başka suçlara mı sarılır” bir olsun aklına yanaştırmadan bilemeye başlamış içindeki keskin kılıcı yavaş yavaş. Daha az önce tövbe üstüne tövbe sıralayan kendisi değilmişmiş sanki. Zindan yerde böyle gidip gelmeler, yükselip alçalmalar, uç noktalara varıp dönmeler çok normalmiş gerçi. Orada akıl hükmünü yitirirmiş çünkü.

Adına Turâkim-sab denilen bu zindan, bir rivayete göre, memleketin ikinci büyük şehri Hobeytenâ’nın tamamının altına inşa edilmişmiş. Yüzlerce gizli çıkışı, yüzlerce havalandırma deliği olduğu durmadan söylenen bu dehşetengiz zindanın içine girenin çıkası mümkünsüz, çıksa bile aklının yerinde oluşu imkânsız imiş. Görenin anlatacaklarının önüne geçilsin deyi dilinin kesildiği, yetmedi gözlerine mil çekildiği, yetmedi meczûp kılınıp sokaklara salındığı vaki imiş sırf âleme ibret olsun da herkes elini ayağını denk alsın diye. Yoksa insan denen varlıkla baş etmek mümkün olmazmışmış. Onun ne zaman insan, ne zaman şeytan olacağını anlamak imkansızmışmış. O, ruhunu çok kolay satışa çıkarırmış da, o ruhu kimin satın alacağını da hiç düşünmezmişmiş. Yeryüzüne salınan en acımasız canlıymışmış yani.

Her evin bilmem kaç kat altında kim bilir hangi işkence odalarının yer aldığını düşünüp kimi genç kızların aklını yitirdiği, ol sebepten her gece yaradana sığınanların sayısının hadsiz olduğu anlatılır da anlatılırmış uykudan önce hikâyelerinde. Şuheygin de işte böyle düşüne düşüne dellenmişmiş kimine göre. Kız başına hem de! Kız olanın hiçbir şeye hakkı yokmuşmuş çünkü. Dellenmeye bile. Ev işinden, el işinden fazlası ona yasak edilmişmiş. Bu sınırdan çıkanın cezası da kesinlikle herkeçe pek tabiî olarak kesilirmiş. Velhasıl, kız olanın dizini kırıp oturması lazımmış işte. Yoksa el ve de âlem bu diz kırma işini seve seve üstlenirmişmiş.

Boşuna değilmişmiş hani Şuheygin’in dilinin bir açılıp kapanmayışı, başladığı cümlenin bir türlü sonunu bulamayışı, bir baktı mı bazı zaman baktığı yeri delip de geçecekmiş gibi insanın içini titretişi… Bir tekerleme dolayıp diline sokaklara çıkar bar bar bağırır, sesi kısılana, yolu dağlara varana değin dur durak bilmezmiş. Oysa hiç duymamışmış Şuheygin şu kısacık aklıyla Turâkim-sab zindanının anlata anlata bitirilemeyen karanlık öykülerini. Onun aklı olsa olsa kapının önüne, sokağın bir ucundan öteki ucuna -o da üstelik belki- uzanabilecek kadarmış ancak.

a deliyim a deli
yok mu bu delinin bir dengi
bulan bana uğrasın
veririm ona dengi
veririm ona dengi

Zindan bu, düşüncesi insanın aklını da başından edesi imiş, canını da canından… kimse kimseye “kim” demesin, varsın yoluna, işine, evine, köyüne, dağına, taşına, bayırına, yurduna, yuvasına yollansınmış. Sahibi kim, mimarı kim, kuranı kim, yürüteni kim bilinmeyen karanlık, kasvetli, öldüresi, zalim mi zalim bir yermiş işte. Derler ki bu zindan için, yirmi asırlık geçmişi var. Saltanatlar değişmiş, devletler çökmüş de yerine yenisi dikilmiş, giden gitmiş kalan kalmış da her gelen nasıl olduysa zindan bilgilerini öğrenip tıkmaya devam etmiş zavallı insanları suçlusu/suçsuzu/âcizi/meczûbu ayırmadan. Dipsiz mi dipsiz adı batasıca bu zindan bir kâbusmuş halkın uykusunda. Giren de o dakka orada unutulduğundan bir mezarlığa dönüşmüş zaman içinde.

Bu yüzden işte bir atılmış içeri Mefhûm bir daha da kapısına dikilen olmamış. Beklemiş birileri gelip “niye ettin” diye sorsun ki o vakit diyesiymiş “ne yaptım deyiverin hele!” Bir karanlık gecede uğradığı bir evden, bir daha aydınlığı göremeyeceği karanlığın içine sürükleneceğini görse imiş bir yol düşünde, baltaya sarılıp uçuruverirmiş kellesini ol düşünün. Amma olmuş bir kere. Olmuşun, bir de ölmüşün çaresi yokmuş işte. Bir daha olması içinse bu yaşadıklarının ve dahi kendisinin ve dahi her bir kişinin, en başından sonuna değin ancak ve ancak bir masal oluşu gerek imişmiş. O da bu dünyada hayâlmişmiş yani. O dakka tırnaklamış etini Mefhûm, bir çığlık koyuvermiş hemen ardından. Masal olmayacak kadar, olamayacak kadar gerçekmişmiş tüm yaşadıkları. Şehrin altına tüm karanlığıyla gizlenmiş dipsiz zindanın bu köşesinde, olacak ya tam da yukarısındaki evde kim bilir kaçıncı cümlesini kuruyormuş anası. Hem de bilmeden, oğlunun hemen altında azaptan azaba dalıp çıktığını, kederin suyuyla yıkandığını. Hayatın; sürprizleri, rastlantıları, tevâfukları, tesadüfleri, bilmeceleri, gizemi ve çıkmazları sevişi bundanmış da bir oyun gibi düşünesi gelirmişmiş insan denen mahlûkun, ille de. Lâkin oyun olamayacak kadar zulüm dolanıyormuş içinde hayatın. O zulüm ile tanışma sırası Mefhûm’da imiş ki az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, kötü şans kapıyı çalmış da çıka çıka Mefhûm çıkmış karşısına.

Geyruman ana ki geride daha pek çok oğlu olduğundan belki, deliliğin ailenin her ferdine sirayet edişinden belki, Mefhûm’u unutalı epey zaman geçmiş. Sorsalar ona, “Mefhûm oğlan hanidir, nerdedir” diye, hatırlayıp o an iki satır gözyaşı akıtır, üç kelam sonra koyu sohbetin koyuluğundan olsa gerektir günlük meşgalenin getirdiği sıra sıra dertlerin hengâmesine dalarmış. Şuheygin’in aylar sonrasında uyanmasından da biraz, pek bi neşeli dolanır olmuş bilmem kaç asırlık evinde. O kadar ki perdelerin hepsini bir indirip hoooop diye, yerine on gün evvel kapılarını çalan bohçacı kadından binbir pazarlıkla satın aldığı açık pembe kumaşları biçip kendi elleriyle günlerce dikmiş, pembeden hiç perde olur mu olmaz mı o karmakarışık aklından bir olsun geçirmeden. Ki büyük emeklerle dokunduğunu söylediği kumaşları evin en geniş odasına sererken ağzı bol tarafından laflı bohçacı kadın, öyküler dizmiş ard arda aynı zamanda alıcının dikkatini dağıtmak, alacağı yoksa da aldırmak için bu canım kumaşları.

Kurt kapan kızın başına örülen çorapların kaç renk olduğunu bir bir saymış. Dağda gezenlerin yedikleri mantar toplayıcılarından geriye hiçbir şey kalmadığını anlatmış. Dağ eşkıyalarının kaçırdıkları kızların doğurdukları çocukları hiç erinmeden götürüp çingenlere beleşe verdiklerini sıralamış. Zorla evlendirilen çocuk yaştaki kızların gelin gittikleri hanedeki tüm erkeklerin malı sayıldığını ve herkesin üzerinden geçme hakkı bulunduğunu; zavallı çocukların daha bir yılı doldurmadan ahırda kendilerini astıklarını da eklemiş. Ah bu bohçacı da her şeyi bilmek zorunda mıymış, amma biliyormuş işte. Geyruman ana anlatılanları koca koca açtığı gözlerle dinlemiş. “Allah etmeye!” diye mırıldanabilmiş ancak.  Bu bohçacı kadın, alıcısının beynini bulandırmayı, uyuşturup bir güzel uyutmayı pek güzel becermiş. Şehrin kaç mahalleden oluştuğunu bilmese de parmak hesabıyla, her gün gezdiğinden köşe bucağını, ne denli büyük bir şehir ortasında yaşadıklarını dili döndüğünce sıralamış ve elden çıkardığına sevindiği kumaşları oracıkta bırakıp sevinçle çıkıp gitmiş yeniden geleceğini söylemeyi de ihmâl etmeden. Ama Geyruman ana bir gördüğü bohçacı kadını bir daha görmediğini o an hatırlayamamış pembe kumaşların yerleri donatışına hayran hayran bakarken. Kapatıvermiş kapıyı gümbürtüyle giden bohçacının arkasından bir “yolun açık olsun” bile demeden. Şoktaymış çünkü. Bu dehşet öyküleri her duyan şoka girermiş elbet. Tam bu sırada işte Şuheygin, kim bilir ele güne anlatacak ne düşler biriktirdiği uzun uykusundan aniden uyanıvermiş biri kulağına eğilip “vaktidir uyanmanın” demiş gibi. Kara gözlerini açıp da tavana diktiğinde, odaya yayılan kızıl ışığı ve genzini kavuran ağır mum kokusunu farketmiş ilkin. Fırıldak gibi dönen başını iki ellerinin arasına alıp sıkmış belki dönmesi durur diye. Durur mu hiç! Oda dönmüş, yatak dönmüş, hepsinin ortasında Şuheygin dönmüş çocuğun elinden fırlayan fırıldak gibi, ateşe sevdalı pervane gibi, aşka âşık derviş gibi. Dönmüş… dönmüş… dönmüş…

5. Mefhûm

Kapısını aralarken demir kilitten yükselen metal şıkırtıyla irkildiğinde; gece mi, gündüz mü bilemeyen, rüyalarında bile karanlıktan çıkamayan Mefhûm; bir umutla doğrulmuş yerinde. Kara giysili adamlar yaka paça girişmişler Mefhûm’a çocuk daha ne olduğunu anlayamadan. Sürükleye sürükleye, vura kıra merdivenlerden inmişler, onu da un çuvalı gibi yuvarlamışlar önlerinde. Acıdan bağırdıkça Mefhûm, tekme üstüne tekme savurmuşlar. Dar koridorlardan geçmişler. Onu da geçirmişler bu koridorlardan tabiî; bir o duvara, bir bu duvara çarpa çarpa. Ağzından/burnundan kan fışkırmış. Dirsekleri yarılmış, dizleri parçalanmış, avuç içleri yüzülmüş, kemiklerinden çatır çutur sesler yükselmiş… Meşalelerle aydınlatılmış taş örgülü duvarlara sürtüne sürtüne, Mefhûm’u da yere çala çala ilerlemişler. Kapıları arkalarında bırakmışlar. Sağa dönmüşler, sola dönmüşler. Neredeyse az gitmişler, üstüne bir de uz gitmişler. “Bitesi yok bu yürüyüşün” diye geçirmiş aklından Mefhûm bitkin, kanlı, yaralı, kırık bedenini sürüklemeye çalışırken. Bilincini kaybetmeye ramak kalmışmış tam, sonunda büyük kanala açıldığını tahmin ettiği bir yere gelmişler.

Kenarda bir dizi kayık varmış suyun üstünde hafif hafif dalgalanan. Kayıklar birilerini bir yerlere apar topar götürmek için vazife gereği hep buradaymışlar gibi gelmiş ona yosun kokusu burnuna ulaşınca. Adamlarla birlikte öndeki kayığa binmiş ya da adamlar onu zorla bindirmişmiş. Hatta kayığa fırlatmış. Daha doğrusu un çuvalı atar gibi atmışlar içine. Küreklere asılmış kayıkçı tek bir soru sormadan, sanki her şeyi biliyormuş gibi ya da bilmese daha iyiymiş gibi, çok bilmenin insana ne cins zararlar verebileceğini anlayacak kadar görüp geçirdiği için belki yüzüne bile bakmamış zavallı Mefhûm’un kimdir necidir diye de “işim kürek sallamak o kadar” der gibi ifadesiz yüzünü çevirmiş gidecekleri yöne. Yavaş yavaş dalgalanmış su, yavaş yavaş süzülmüş kayık karanlığın içinde. Bir süre.

Her kemiği kırılmış gibi ağrıdan zonklayan Mefhûm sormayı o kıt aklından geçirmiş, “nereye götürüyorsunuz beni” diye, lâkin adamların yüzlerinden akan öfke hemen durdurmuş onu. Çıkardığı her ses başka bir yumruğun suratında patlamasına neden olduğundan vazgeçmiş hemen. Vazgeçmiş geride kalanlardan. Vazgeçmiş bir şeyleri beklemekten. Vazgeçmiş hayâller üretmekten. Varsın beklesinmişmiş ne gelecekse bundan sonra başına. Ağrıdan, acıdan bayılmış kalmış. Gözlerini yeniden açtığında hâlâ aynı durumda aynı kayığın içinde aynı acıyla bulmuş kendini de olanın bir kâbus olmayışına yine yanmış için için.

Belki bir saat, belki de çok saat geniş kanal boyunca ilerlemiş kayık “gık” demeden. Şehri, o bir zamanlar içinde yaşadığı şehri, ucundan kıyısından bile görememiş yani Mefhûm ayrılırken. Hep karanlık, hep karanlık… Sağda solda/aşağıda yukarıda ağaçlar, otlar, gökyüzü, dağlar, tepeler olması gerektiğini varsaymış. Bu da kıymete değer bir durummuş aslında. Zindana giren çıkamıyorken Mefhûm’un bir kayıkta dolanıyor olması mucize olarak addedilebilirmişmiş nihayetinde. Var olduğunu farz ettiği otlara, ağaçlara, gökyüzüne, bir de suya bakmaya devam etmiş bu yüzden patlak ve şişmiş gözlerinin ucuyla. Sonra bir yere yanaşıvermiş kayık. Bir hamlede yakasına yapışan izbandud onu serildiği yerden havalandırıp kıyıya uçuruvermiş. Yine bir un çuvalı gibi yere serilmiş Mefhûm. Başında zonklayan cinsten bir ağrı, şiş gözlerinde yanma, göğsünde ard arda hissettiği acayip bir sıkışma, bacaklarındaki ağrılardan gelen dermansızlık, gıdasızlıktan tüm vücudundaki halsizlik bir de yediği tonla dayak üzerine birden açık havayla buluşmanın verdiği şok ona hiç de iyi gelmemiş elbet. Bir yandan titriyor, bir yandan da alev alev yanıyormuş. Düştüğü yerde başı yine dönmeye başlamış fırıl fırıl. Şimdi etrafında üç değil sayısız kara giysili adam turlamaktaymış.

Elleriyle avuçlamış başını, büzülmüş iyice, gözlerini sımsıkı kapatmış. Adamlardan biri iki tekmeyle kendine getirmeye çalışsa da Mefhûm’u, olmamış. “Kalk ayağa!” diye bağırmış biri. “Amma çürük çıktı bu da” demiş gülerek bir diğeri. Bakmışlar olmayacak içlerinden biri “ya Allah!” diyerek sırtlanıvermiş onu. Yine bir un çuvalı gibi. Bilseymiş ne olduğunu, ne olacağını, nerede olduğunu daha kolay olurmuş belki her şey; ancak şu belirsizlik, şu önünü görememe var ya çıldırası bi şeymiş. Hani bilse de ne olcakmış ki zaten, ne olabilirmiş ki. Olan olmuş, olacak olan olacak imiş; o ya da bu şekilde.

Adamın birinin sırtında, gök ağarırken azar azar, bir kalabalığa doğru yaklaşmışlar. Adam yine fırlatmış Mefhûm’u yere. Ellerini bağlamış bir diğeri Mefhûm’un. Ayaklarına paslı zincir geçirmiş başka biri. Sonra kalabalıktan birileri gelip yanlarına almış Mefhûm’u. Kim bu birileri, kimmiş o diğerleri, bilememiş. Yerkürede ne çok insan olduğuna mı şaşmış o an Mefhûm, başına gelene mi pek belli değilmiş. Develer görmüş Mefhûm, üzerine eşyalar yüklü. İnsanlar koşuşturup duruyormuş bu develerin arasında ileri geri. Bir kervanın yola çıkmadan önceki son hazırlıklarını yapıyor gibiymiş cümleten herkes. Pek hareketli ve hararetli imişler. Bir de elleri ayakları bağlı sayısız kokuşmuş, kirli ve kılıksız beden bir köşede küme halinde oturuyormuş öylece kervana yüklenmeye bekleyen eşyalar gibi. Mefhûm’u da bunların arasına atmışlar.

Kimse konuşmaya cesaret edemiyormuş sanki şaşkınlıktan dillerini yutmuşlar, belli ki onların da yedikleri tonla dayak bellerini bükmüş. Sessizce ve iniltiler arasında sürmüş uzun bekleyiş. Ah nasıl da susamış Mefhûm. Nasıl da dili damağı kurumuş. Güneş doğu’dan başını göstermiş. İniltiler, uzaktan gelen insan sesleri daha da artmış sanki. Hiçkimse anlamlı bir şey söylememiş. Susmak da aslında bütün yapılanları, bütün yaşananları bir şekilde kabullenmekten başka bir şey değilmiş aslında. Kabullenmekse, bir gün her şeyi ters yüz edecek meydan okumaya bir başka adım olabilirmiş aynı zamanda.

Mefhûm fırlatıldığı yerde iki büklüm kıvrılıp kalmış. Her organı derin bir acı içindeymiş o an, aklını başından alacak derecede büyük bir acı… Zaten dönen başı daha bir hızla dönmeye devam etmiş sanki. Gözlerini almaya başlamış aydınlık, günlerdir alışkın olduğu karanlıktan olsa gerek, sulandırmış bakışlarını da her şey daha fazla buğulanmış şiş gözlerinde. Gören, bu zavallı çuvalın ağladığını sanabilirmiş hatta. Ama yanındaki diğer zavallıların da onu görebilecek mecalleri yokmuşmuş zaten. Hepsi aynı durumda inim inim inliyormuş. Bir şarkıyı mırıldanır gibi. Tempolu. Ama bilinçsiz bir tempoyla uyumlu. Önemsememiş Mefhûm nasıl göründüğünü. Üstündekilerin yırtık pırtıklığını. Kim kimi önemseyebilecek durumda imiş ki, hatta mümkünü olsa hiç beklemeden avazı çıktığınca ağlayabilmeyi istemiş içinden. Yapamamış. Ona bile gücü yetmemiş. Susuzluktan ya da gözyaşları dahi kurumuşmuş zindanda geçirdiği günlerde. Kuru dudakları aldığı darbelerden kolayca çatlamış, patlamış, kanamış.

 Aniden bir boru sesi ile ortalık daha bir hareketlenmiş. Belli ki bir şeylerin habercisiymiş bu ses. Adamlar koşup gelmişler yanlarına. Deve kervanının en arkasına sürüklemişler onları topluca. Kimse çırpınmamış. Kimse sormamış. Kimse “olmaz” dememiş. Kimse itiraz etmemiş. Kimse “nereye” diye öne atılamamış. Direnmemiş. Başlar önde, hallerinden bîhaber gibi düşe kalka yürümüşler çıplak ayak. Kimisi emekler durumdaymış. Kimisi sürünmeye çalışmış. Ümitsizliğin omuzlarına çöken ağırlığı onları olduklarından çok başka biri yapmaya çoktan başlamış bile. İnsan olduklarını bile unutmuşmuşlar bunlar. İnsan olan, insana neden bunu reva görürmüş ki! Kimse de neden buna karşı sesini yükseltmeyi düşünmezmiş ki! Böyle gelmiş olduğu için, hep böyle gitmesi gerektiği için miymiş her şey!

Kısa süre sonra kervan harekete geçmiş bir yön seçip kendisine. Ki Mefhûm yön bilgisi nedir, hatta bilgi nedir bilmediğinden kervanın seçtiği yönün yönlerden hangi yön olduğunu kestirememiş. Keşke bilgiye de susamayı zamanında öğrenseymiş. Serseri olmak için değil de, bir düşünür olmak için çabalasaymışmış. Ama olmamışmış işte. Alnında yazılan o değil de, buymuş demek. Böylece yön/yol bilmeden, zavallığıyla bütünleşmiş olarak o da bu kervanın bir parçası oluvermiş. Mefhûm anlamış ki o an, artık hiçbir şey eskisine uzaktan yakından benzemeyecekmiş. Ennihayetinde birer damla yuvarlanıvermiş yanaklarından aşağıya terine ve kirine ve pasına karışıp. Damlalar “tıp” deyerek öpüvermiş kurumuş toprağı, ama Mefhûm fark etmemiş. Ağrıları için mi düşmüş o damlalar, esir olduğı için mi, yoksa şehrinden ayrıldığı için mi o an aklından geçirmemiş.

6. Beydegû

Canhışan bacı hiç dem vurmadan saray mekânından günleri bir bir sıralamış, yan gelip yatmış, yemiş içmiş, bir de gizliden gizliye süzmüş her bir köşeyi. Büyük ahşap evde üst kata yollanan üç ayrı merdiven, her katta say say bitmeyen odalar, her kapının ardında iç içe geçmiş haneler uzanmadaymış. Merak bu ya, Kermedi analığa sormuş, “bu değirmenin suyu hangi dağın yamacından yuvarlanmadadır” diye. Kermedi analık diğer analıklara uzun uzun bir bakmış şöyle. Cümleleri bir türlü sese dönüştürüp diyememiş bir şey. Susmuş kalmış oracıkta. Ezendib analık tavana bakmış, yere bakmış, doğrulacak gibi olmuş, ama oturakalmış. O da susmuş çaresiz.

 Canhışan bacı üçüncü analığa çevirmiş keskin ve bir o kadar soruşturan bakışlarını. Hiçbiri de diyememiş, “kime ne ki yaşayıp gidiyoruz işte, bu değirmenin suya ihtiyacı mı var ki rüzgâra dayamıştır belkim sırtını!” Diyememişler lâkin. O keskin bakışlar bir güç olup çöküvermiş üzerlerine. Nâmütena analık kem küm’leyip, iki kelamı bir araya getiremeyeceğini anlayıverince, kapıya doğru seslenmiş birilerinin orada beklediğinden eminmiş gibi: “Yeter artık Beydegû’nun şu ettiği halt. Allanıp pullansın, süslenip püslensin insin aramıza. Misafirlerimiz var. Odasını dünya bellemeye başlayacak yoksam.”

Kapı ardından telaşlı adımların sesi duyulmuş bir süre. Fılsıldaşmalar. Kıkırdaşmalar. Sonrası uzun bir ssessizlik. Canhışan bacı hâlâ bir cevap beklediğini hissettirir mahiyette bir “öhhö” deyiverince yüreklerini nereden geldiği bilinmeyen bir korku sarıvermiş üç analığın. Bakışlarına buğulu perdeler çekilmiş, vücutları titremeye dahi çekinmiş. Nedenmiş ki? Üç analık verecek cevap bulamadıklarına şaşmış kalmışlar. Bir çığırmayla cümle mahalleyi ayaklandıran bu üç tonton hatun, kocaları denecek o hayırsız, meymenetsiz, sıfatsız, cibilliyetsiz; aralarında top gibi çevirdikleri herifi bile bir tekmede namı duyulmadık memleketlere sürüvermişlermiş de nedenmiş ki şimdi bu kekemelik anlamak muhalmiş hani. Hayret ki yedi düvelin bildiğini, bu koskoca Canhışan bacı nasıl olur da bilmezmişmiş bir de. Bilmese bir şeyler, ansızın kapıyı yanında şu on-iki güzelle ne diye çalsınmışmış. Sualler, sualler… Herkesin kafasından binbir sual koştur koştur geçmedeymiş işte o an.

Bir süre… bir süre daha… daha daha bir süre sonra kapı bilinmez bir gıcırtıyla ve ufak bir tereddütle aralanmış. Nâmütena analık kendinden emin ve tok bir sesle “gel içeri” emrini savurmuş. Evde dört dönen yardımcılardan biri o ara süzülüvermiş içeri. Üç analık beklediklerinin o olmayışına söylenmişler dudak kenarından hemen. Bakır işlemeli oval bir tepsiye gayet muntazam dizilmiş küçük kahve fincanlarını itinayla, hatta hata yapma korkusuyla bir bir dağıtan al fistanlı, başı yazmalı, kara kuru yardımcı kız; pöfürdete pöfürdete ilk yudumlarını aldıklarını görünce hatunların, derin bir ohh çekip öylece çekilivermiş huzurdan.

Hiç yoktan sebeplerle, eften püften mazeretlerle öfkelenip volkan gibi püskürmeyi günlük adetten sayan -Allah ellerine düşürmesin- bu çirkef kadınların her an bir krize yakalanıp ne edecekleri belli olmadığndan mümkün mertebe göz önünde durmamayı tercih edermiş kim varsa artık evde. Ola ki bir kıvılcımdan yangın çıkarırlar da bu zavallıcık da payına düşeni alırmış, sırf önlerine o çıktı diye bir tekmede dışarı atılıverirmiş maazallah! Sonra açıkta kaldığına mı, yersiz yere atıldığına mı, doğduğu andan bugüne itilip kakılışına mı yansın karar veremez de araya gider şu koca zalim memlekette, kimsenin ruhu bile duymazmışmış. Kadının kadına ettiği zulmün çirkinliğini de bir tek mazlumlar görürmüş. İyi geçinmek gibi bir meziyet varken şu üç günlük dünyada, ne diye ölmeden birbirlerini mezara sokmaya çabalarlarmış anlaşılır şey değilmiş. Belki yaşı almışların genç fidanları hadsiz kıskanmalarından, belki “ben çektim, bunlar da çeksin” bencilliğinden, kuvvetle muhtemel koyu bir cehaletten, anlayışsızlıktan ve haddini bilmezliktenmiş işte tüm bu saçmalığın illeti.

Herkesin derdi başka elbet. Yan gözle sağa sola bakıla bakıla içilmiş kahveler bu arada. Canhışan bacı’ya, “okuyucu ister misiniz” diye sormuş çekine çekine Nâmütena analık. Canhışan bacı müthiş bir bakış fırlatarak ondan tarafa, “işimiz fincan okuyucularına mı kaldı hatun!” deyiverince bir, “eyvah!” geçmiş içlerinden analıkların “vurduk baltayı taşa” babından. “Biz bu kadını kapıda türlü zenginlikler içinde görünce başımıza talih kuşu kondu sandıydık” diye düşünmüş Kermedi analık. Lâkin yok. Bir kâbus gibi üzerlerine çökmeye başlamış aha da şimdiden. O aralık, Beydegû tüm alımıyla görünmüş kapıda. Odanın içinde esen soğuk rüzgârın tam ortasına bir sıcaklık yayılıvermiş. “Üç analık kız teşrifteler efenim” demiş Ezendib analık alayla ve kötü bir koku almış gibi yüzünü buruşturarak, diğerleri de burun kıvırmış elbet.

Canhışan bacı Beydegû’yu bir el işareti ile oturtmuş dizinin dibine. El uzatıp hassaten öptürmüş. Beline sürünen kızıl saçlarını uzun uzun okşamış şefkatle. Analıklara şöyle bir küçümser edayla bakıvermiş de ok saplar gibi, ciğerlerine hançer sokar gibi “bundan tezi yok, benim yanıbaşımdan ayrılmayacak bu kız” deyip kestirip atmış lafı. Öyle tepeden söyleyivermiş. Çıt bilenem çıkamamış analıkların sinirden gıcırdayan dişlerinin arasından. Bunlar mıymış o kırk mahalleyi dize getirebilecek şirretteki hatunlar. İnsanların evlerini başlarına yıkan, yılan dilleriyle hane hane kim varsa sokan, milletin evini başına yıkan, bir olsun ağızlarından iyi bir kelam çıkmayan; işleri güçleri insan çekiştirmek, konu komşuyu birbirine düşürmek, ipe un sermek, damdan kedi atlatmak, ona buna laf yetiştirmek, yerli yersiz karalar bağlatmak olan, metelik için her çirkinliği mübah görmekten de hayâ etmeyen analıklar bunlar mıymış, hayret! Hayret ki yüreklerinin gümbürtüsü duyulacak diye de korkmaktan geri durmamışlar üstelik Canhışan bacı’nın yanında.

Ancak akıllarından bile geçirmeşmişler ellerini dizlerine vura vura, bu azametli hatunun kapıya dayanmadaki asıl niyetinin ellerinde ne var ne yoksa tereyağından kıl çeker gibi almak ve onları şu dillere destan cânım, güzel mi güzel, kıymetli mi kıymetli evlerinden bir tekmede defetmek diye. Dudaklarını hırslarından ısıra ısıra kanatmışlar analıklar. Şimdiye kadar kim çıktıysa karşılarına tüm kemiklerini kırmadan kapı dışarı etmeyen kendileri değilmiş gibi kız çocuğu gibi yüz döküp, surat yaparak, içten içe beddualar sıralayarak beklemişler.

Evin yardımcıları kapı ardından duyunca Canhışan bacı’nın sözlerini bir “oh oldu size” çekmişler aralarında kıkır kıkır kıkırdayarak. Herkesin pek iyi bildiği gibi, “eden bulur, bulan zamanın derin kuyusunda kaybolur, cehennem ateşi edeni ettiğine yandırır, bir avuç kabir toprağı da içinde tutmak istemeyip tükürüverirmiş zalimin cesedini dışarı” sözleri aralarında kauçuk top gibi gidip gidip gelmiş fısıltıyla. Metelik denen şey asma kilitli kapıları bile açmaya muktedirmiş demek. Kimleri kimleri dize getirmeye güç yetirirmiş de gören göz bile inanamayıp bir tatlı düşü seyredaldığını sanarmışmış.

“E hadi” demiş Canhışan bacı, yanında oturan, en taze dönemini en beterinden yaşayan Beydegû’yu çaktırmadan süzerken. Üç analık hop edivermişler oturdukları yerde de şık kahve fincanları tıkırdayıvermiş minik altlıklarının üzerinde. Üçü de anlamazlığa vurup durumu “ne istediydin kıymetlim?” diye sormuş Kermedi analık ömründe nezaket nedir bilmeyen kadın. “Siz de her şeyi anlamazdan geliyorsunuz analıklar, ne sorsam havada asılı kalıyor. Çok mu zor da dut yemiş bülbüle dönüyorsunuz karşımda?” diye çemkirmiş. “Demeyin zati bişeycik, ben bilmem lazım geleni çoktan yazdım aklıma. Bir de sizin ağzınızdan duyayım istedim, lakin görüyorum ki hiç niyetiniz yok yumurtlamaya!” Üç analık tek kelime anlamamış bu yumurtlama işinden. Ağızları üç karış açık kalmış.

O ara üç güzel ellerinde sazlarıyla salına salına girmişler odaya. Yüzlerinde gezinen can yakan tebessümleriyle aheste aheste ve hiç telaş etmeden kurulmuşlar karşı köşeye; alımlarını, pırıltılarını, zarafetlerini, kabiliyetlerini, endamlarını, şatafatlarını ve dahi fazlasını anlatmaya ne dil güç yetirir, ne de şaşkınlıktan pörtleyen gözler başka yöne bakmaya yeltenebilirmişmiş. Üç analık da öyle oturakalmışlar işte ellerinde kahve fincanları. Cennet mekândan gönderilmiş bu hurilere ancak düş bahçelerinde gezinirken rast gelmek mümkünmüş çünkü onlara göre. Dünya zeminde bunca güzellik ne gezermiş ki, olsa olsa Hakk katından huri olabilirmiş bunlar.   Lâkin bu düşünce de ürkütmeye yetmiş onları. Renkten renge girmiş suratları. Huri dediklerinin ne işi varmış ki herkesin unuttuğu Nola’da. Birden cehennem azabı canlanmış gözlerinde yaptıkları kötülükleri hatırlayıp, ölüm kapıya dayanıp onları mezara kadar götürdüğünde karşılaşacakları sorgu meleklerinin seslerini şimdiden duyar gibi olmuşlar. Azrail hazretleri şimdi ziyarete gelecek korkusuyla birbirlerine sokuldukça sokulmuşlar da gözleri fır fır döner olmuş; yerde, tavanda, kapıda, pencereden tarafta. Ezendip analık “bildiğiniz ne kadar dua varsa başlayın okumaya” diye mırıldanmış diğer ikisine. “Başımıza bir bela geldi ki, bizim boyumuzu kat be kat aşar.”

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Gizli Sevgili / Ay Vakti
Mevsim Yazdı / Mustafa Özçelik
Taşlara İmza Bıraktım, Toprağın Tadına Doyamayışım... / Naz
Margurite I / Sibgetullah Kaya
Sanat ve Propaganda / Bülent Sönmez
Tümünü Göster