Prof. Dr. Durali Yılmaz İle Söyleşi

213
Görüntüleme

Prof. Dr. Durali Yılmaz1948 yılında Denizli’nin Acıpayam ilçesi Köke Köyü’nde doğdu. İlköğrenimini burada yaptı. Orta ve lise öğrenimini Burdur’da, yükseköğrenimi İstanbul’da tamamladı. Yeni Türk Edebiyatı sahasında doktora yaptı. Aynı sahada doçent, 1993’te profesör oldu. 1988’de İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde doçent olarak göreve başladı. Bu okulda Tanıtım ve Halkla İlişkiler Bölüm Başkanlığı yaptı. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde de müdür yardımcılığı görevini yürüttü. Harp Akademileri’nde basın ve halkla ilişkiler dersleri verdi. Halkla İlişkiler, Gazetecilik ve Radyo-TV Anabilim Dallarında yüksek lisans ve doktora tezleri yaptırdı. 1995’te Muğla Üniversitesi’ne gelerek buradaki Fen-Edebiyat Fakültesi’nin Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümü’nün kuruluşunu tamamladı. Muğla Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Dekanı oldu. 1999’da emekliye ayrıldı. İstanbul Kültür Üniversitesi’nde görev aldı.1965’te henüz ortaokul öğrencisiyken Burdur’un Sesi aldı mahalli gazetede ilk kez yayınladığı çalışmalarını daha sonra Diriliş, Hisar, Hareket, Büyük Doğu gibi dergilerde sürdürdü. Gazetelerde sanat sayfaları düzenledi ve köşe yazarlığı yaptı. Türkiye Millî Kültür Vakfı, KASD, DEN-BİR ödüllerini aldı. Eserleri hakkında yerli ve yabancı basında çok sayıda değerlendirme yazıları yayınlandı.Eserlerden Bazılarıİnceleme ve Deneme: Romanımız ve İnsanımız, 1976; Roman Kavramı ve Türk Romanının Doğuşu, 1990; Türkçe ve Kompozisyon, 1990; Roman Sanatı ve Toplum, 1996Hikâye: Söylenmeyen, 1975; Gel İçimde Ağla, 1985; Akrebin Dansı, 1989Roman: Siyah Perdeli Evler, 1975; Savaş Günlüğü, 1976; Ankara’da Ölüm, 1976; Aziz Sofi, 1976; Fetva Yokuşu, 1978; Çilekeş Müslümanlar, 1982; Ölmeden Ölenler, 1988; Yesevî Irmakları,1995; Donuklar, 2010Çeviri, Sadeleştirme ve Uyarlama: Hüseyin Fellah (Ahmet Mithat’dan), 1981; Hay bin Yakzan (İbnu Tufeyıl’den çocuklar için uyarlama), 1977; Marifetname (Erzurumlu İbrahim Hakkı’dan), 1981Senaryo: Sevgiyi Öğrenen Adam, O. Pekmezoğlu tarafından filme alındı, TV-2’de 5-12 Ekim 1987’de gösterildi.Ş.A- Ankara’da Ölüm okuduğum ilk romanlardan. Durali Yılmaz’ın iyi bir okuruydum. Sonra, İstanbul Üniversitesi İletişim’de Doktora yaparken danışmanım, tez hocam oldunuz. Sevgiliye Mektup, Gel İçimde Ağla şiir tadında hikayeler. Üslûp ve sizi besleyen kaynaklar neler..?Bazı öğrencilerimin vefakârlığı, hocalık mesleğini sevdiriyor. Benim doktora öğrencilerimden profesör olanlar var. Senin gibi basın ve yazı hayatında kendini ispatlayanlar var. Bunlar çokgüzel şeyler… Yazamadığım birçok şey için üzülürken, sizinle teselli buluyorum, diyebilirim.Eskiler “üslûb-i beyan, ayniyle insandır,” demişler. Bazılarına bakıyorum, bir çırpıda koca bir roman yazıveriyorlar. Bense bir hikâye için bazen aylarca uğraşıyorum. Kâğıtlara âdeta yüreğimi koyuyorum. Benden bir parça kopup gidiyor sanki. Sonra dönüp bakıyorum; yazdıklarıma ben de şaşıyorum. Bunları bilemediğim bir mekânda, bilemediğim bir zamanda yazmışım gibime geliyor. Yazarlık kursları filan açıyorlar ya; bunlara bir türlü akıl erdirememişimdir.Ş.A -Necip Fazıl’ın ‘Büyük Doğu’da telif ödediği bir hikaye yazarısınız. Hikayenizle alakalı neler söylersiniz?Bugüne kadar birçok ödül aldım, birçok telif aldım ama hiçbiri Necip Fazıl’ın bana verdiği o telifle ölçülemez. Çok iyi hatırlıyorum o hikâyeyi verdiğim zamanki halimi; ne kadar da çekinmiştim. Üstad alışılagelmişin dışında bir hikâyeye ne gözle bakardı? Sait Faik’i, Sabahattin Ali’yi beğenmeyen bir Necip Fazıl, benim gibi henüz işin başında sayılabilecek birine pirim verir miydi? Üstad seni arıyor dediklerinde bu nedenlerle çekine çekine gitmiştim Büyük Doğu’ya. “Necip Fazıl kimseyi beğenmez, derler,” diye söze girdi. Benim hikâyemi çok beğendiğini, bir takdim yazarak yayımlayacağını söyledi. Oğlu Osman’ı çağırdı ve bozdurması için 500 lira verdi. Osman parayı bozdurup getirdi ve Üstad bana 250 lira uzattı ve “Bu senin telifindir. İlerde daha fazla vereceğim,” dedi. Donup kalmıştım; asla beklemediğim bir olayla karşılaşmıştım. Ne diyeyim ki: Anlatılamaz bir heyecan ve sevinç içindeydim. Gerçekten de Büyük Doğu’da çok güzel bir takdimle hikâyeyi yayımladı. Düşünebiliyor musunuz “Muhtaç olduğumuz İslami sanat ve edebiyattan çarpıcı bir örnek” olarak Büyük Doğu okurlarına sunuluyordu hikâyem… Bu hikâye o dönem Büyük Doğu okurlarının hala belleğinde. Onlarla karşılaştıkça kendimi yeniliyormuşum gibime gelir.Ö.E- Roman sadece yazılıp bırakılan bir edebi tür olmaktan çıkmış, üzerinde çeşitli fikirlerin yürütüldüğü, teorinin yapıldığı bir alan haline gelmiştir. Günümüzde yazılanlardan hareketle ‘ideal roman’dan bahseder misiniz ? Benim sürekli kafama takılan soru şudur: Roman, sanayi devriminin türettiği sınıfların çoçuğudur. Tabii ki modern romandan bahsediyorum. Bu sınıflar, birbirlerine diş bilerler. Birbirlerinin yerini almak, daha doğrusu sınıf atlamak için kıyasıya savaşırlar. Bizde ise çeşmeden her su içişte Allah’a şükreden mümin ve mütevekkil insanlar vardır. Bunların öyle dünya hırsı filan da yoktur. Bu toplumun Batılı anlamda romanı olabilir mi? Nitekim olamadı. Tanzimatla başlayan taklit Servetifünun’a büyük bir kırılma yaşadı. Tanzimat romanı hiç olmazsa bizim insanımızı anlatma gayretindeydi. Halit Ziya romanı ise uydurma dünyalarda yaşayan uydurma insanların romanıydı. Düşünebiliyor musunuz ki, Süleymaniye’de oturan Mai ve Siyah’ın kahramanı Ahmet Cemil, Süleymaniye camisini görmüyor. Halit Ziya, dünyanın neredeyse 7 harikasından biri sayılan koca mabedi yok sayıyor. Bu nasıl bir anlayıştır? Oysa Hıristiyanlığı çekseniz, Batının ne edebiyatı kalır, ne musikisi, ne resmi…Tanzimatla birlikte başlayan aydınımızın kendine güvensizliği ve Batı karşısında ezilmişliği bir türlü bitmedi. Bitmek ne kelime; daha da derinleşiyor. Bu aydın kendi halkının değerlerine düşman. Böyle bir aydın kimin romanını, nasıl yazacak?Ayrıca Batılı anlamda roman bir itiraftır: günahın, suçun ve ihanetin itirafı… Bu da bizim örfümüze, inancımıza ters bir şey… O halde bize roman lazımsa, başka türlü olmalıdır.Ö.E- 1988’de bir dergiye verdiğiniz röportajda roman için ‘Çağın sanatı olma özelliğini sürdürecektir’ diyorsunuz. Bunu biraz açsak, bugün için neler söylersiniz? Bu soru, bir bakıma önceki soruyu açmış gibi oldu. Kaldığımız yerden devam edebiliriz. Evet, yine aynı düşüncedeyim. Roman, çağın sanatı olma özelliğini sürdürecektir. Fakat bize bir başka roman gereklidir.Ö.E- Bir konuşmanızda ‘Romancı milletin her şeyini duyan, hisseden demektir’ diyorsunuz. Bunu bugün yazılan eserlerde görebiliyor musunuz?Az önce de söylediğim gibi milletinin değer yargılarına düşman ve milletine küçümser gözle bakan aydının yazacağı ve yazdığı roman değil beni, dünyada kimseyi ilgilendirmez.Biz 6 bin yıllık Anadolu kültürünü yazmalıyız. Latin Amerikalı yazarlar, Maya kültürüyle Hıristiyanlığı ve çağdaş kültürü harmanlayarak insanlığa yeni bir mesaj verdiler. Asturias, Marquez ve benzerlerinin yaptığı budur. Biz he 6 bin yıllık Anadolu kültürünü, ki tarih Sümerlerle başlar, tasavvuftan da yararlanarak İslam potasında yoğurup çağdaş dünya kültürüyle harmanlayabilirsek, insanlığa önemli bir mesaj vermiş, hatta yepyeni bir ruh üflemiş oluruz.Ben işte bunun yolunu açmaya çalışıyorum. Batı tarzı roman beni ilgilendirmiyor. Evet, romanı, Batılılardan öğrendik ama ona kendi damgamızı vuramazsak boşuna kürek çekmiş oluruz. Taklitle bir yere varılamaz. Kaynağımız bellidir.Ö.E- Donuklar adlı eseriniz hakkında Mehmet Niyazi Özdemir şöyle diyor: Bu roman kültür seviyesi yüksek bir ülkede yayımlansaydı, ondan söz etmek için gazete sütunları dar gelir, manşetler kullanılırdı. Fikir ve sanat çevrelerinde ne demek istediği hakkında ne tartışmalar yaşanırdı.Eserinizle alakalı yapılan bu yorum için sizin düşünceniz nedir?Değerli romancımız ve fikir adamımız Mehmet Niyazi Özdemir’e çok teşekkür ediyorum. Şimdi size inanamayacağınız bir şey söyleyeyim: Bu romanı yayınlayan yayınevinin editörü bana, yayın kurulundan geçen diğer kitaplarımı yayınlayamayacağını söyledi. Nedeni ise, “Donuklar”ın az satılması. Bu arkadaşımız üstelik şair olduğuna inanıyor. Bir şairden böyle bir romana karşı âdeta tavır almasına ne dersiniz? Hal böyle olunca müsaade edin de şairi böyle olan bir toplum için Niyazi Beyin tespitinin ne kadar yerinde olduğunu kabul edelim. Bu beni asla umutsuzluğa düşürmedi. Ben bu romanın da ötesinde romanlar yazmaya devam edeceğim. Aydınlar anlamamakta, dahası görmemekte dirense de benim milletimin, benim çalışmalarıma çekilmeye çalışılan perdeyi bir gün yırtıp atacağına inanıyorum. “Donuklar” hiç şüphesiz Niyazi Beyin dediği gibi, Türk romanının dönüm noktası olacaktır. Bu romanda benim milletim acılarıyla, umutlarıyla, menkıbeleriyle vardır. Dolayısıyla burada bütün bir insanlık tarihi de mevcuttur. Bu romanı okumayanlar, Ortadoğu’da olup bitenleri anlayamazlar. Bir yazarın kendi romanını anlatmaya çalışması ne acı değil mi?Ö.E- ‘Donuklar’ yoğun soru cümleleri ve cevapları ile okuru bu sorularla baş başa bırakmakta ve oluşturduğu soyut zinciri açmak adına okuru fazlasıyla zorlamaktadır. Ölüm ve ötesi bir bütünlük içinde kaleme alınmıştır.Eserinizin 1970 yılında ‘Diriliş’ dergisinde başlayan serüveninin bugüne gelişi hakkında bizleri bilgilendirir misiniz?Az önce de söyledim, ben kendi milletimin, İslam ümmetinin ve bütün insanlığın serüvenini buraya koydum. Dostoyevski, romanı bizden öğrendiniz, diyen Batılılara diyor ya: Biz ona Rus damgasını vurduk, artık romanı şimdi de siz bizden öğreneceksiniz… Alçakgönüllü olmanın burada yeri yoktur. Evet, ben de şimdi “Donuklar” yazarı olarak, çok üst düzey bir roman yazdığımı söylüyorum. Yıllardır söyleyip yazdığım yegâne kaynağımız olan tasavvuf kültürünün romanda nasıl kullanılabileceğini gösterdim. Bir gün bunu herkes itiraf etmek zorunda kalacaktır.  Ş.A-Günümüzde birçok roman dizilere, sinema filmlerine çevriliyor. Tabi bu dönüşüm sırasında eserler aslının çok dışında kalarak edebi kimliklerini bazen kaybediyor. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu farklı bir konu. Sen İletişim Fakültesinde doktoranı yaptın. Ben de İletişim Fakültelerinde sinema ve edebiyat ilişkisi derslerini ilk okutanlardanım. Bununla da yetinmeyip bu konuda lisansüstü çalışmalar da yaptırdım. Burada ayrıntıya girmeden bir cümleyle yetineyim: Roman ayrı bir lisan konuşur, sinema ayrı bir lisan. Romanı senaryolaştıran senarist ile bunu filme alan yönetmeni birer okur gibi düşünmeli. Onlar kendi anlayışları ölçüsünde bunu yapıyorlar. Bunun içindir ki bir büyük romanın filmi defalarca sinemaya aktarılabiliyor. Tabiidir ki her aktarımda seyirciye farklı bir açıdan yansıtılıyor. Bu farklılık onu filme çekenlerin bakış açısından ileri gelir.Ş.A-Yıllar önce bir söyleşinizde üst kimlikten söz etmiştiniz. Üst kimlik ve onu besleyen alt kimlik olduğunu söylemiştiniz. Nedir bu üst-alt kimlik?Bu konuyu bu ülkede tartışmak istemiyorum bundan sonra. Gelişmiş ülkeler bu sorunu çoktan aştı. Bir zamanlar biz de aşmıştık; hem de bugünün gelişmiş ülkeleri birbirini boğazladıkları devirlerde.Ş.A- Şöyle bir zihin algısı var. Durali Yılmaz Akademisyen olmasa, yazdıklarını üçe beşe katlayan eserler verirdi. Bu hususta ki görüşleriniz nedir. Akademisyenlik bu anlamda kayıplara sebep olmuş mudur?İlk başta da ifade ettiğim gibi, bilim ortamının sanata sınır çizdiğini seziyorum ama buradan bir türlü de çıkamıyorum. Artılarını, eksilerini hesaplıyorum ve bu ortamdan bir an önce çıkmaya karar veriyorum ama bir şeyler sürekli bu kararımı ertelememe sebep oluyor. Fakat bu kez kararlıyım: “O söz lebimde kaldı” dememek için kendimi bütünüyle romana vermek istiyorum. Dediğim gibi birileri görmemekte dirense de ben daha çok yazmaya devam edeceğim Allah’ın izniyle. Roman kesinlikle başka bir ortak istemiyor; her şeyinizle ona teslim olmazsanız başarılı olmanız zordur. En azından bana göre öyle…Ş.A Hocam bizim unuttuğumuz, sizin Ay Vakti okurlarına, genç yazarla söylemek istedikleriniz varsa lütfedin söyleyin.Çok okumak esastır. Roman yazacak insan, en azından belli başlı dünya klasiklerini iyi okumalıdır. Kendi çağının romancılarını iyi bilmelidir. Bununla da yetinmeyip tarih, felsefe, sosyoloji konusunda ulaşabildiği eserleri okumalıdır. Başta Tevrat, İncil ve Kur’an’ı çok iyi bilmelidir. Dediğim gibi 6 asırlık Anadolu kültürünün yanı sıra tasavvufa da vâkıf olmalıdır. Bunlara cesareti yoksa kendini boşuna yormasın. O da herkes gibi roman ve hikâye yazar ama bir süre sonra edebiyatın çöplüğüne atılır. Ben, az önce de söylediğim gibi, bu işin çalışmanın yanında Allah’ın bahşettiği bir lütufla da olduğuna  nanıyorum.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

On İki / Hilal / Ay Vakti
Teklif / Şeref Akbaba
Bir Mısrada Meçhul/Bir İsimde Bin Ses Bir Başkasın... / M. Ragıp Karcı
Prof. Dr. Durali Yılmaz İle Söyleşi / Şeref Akbaba & Öznur Ertekin
Yalnızlığın İblis Gözlü Nazarı / Mehmet Baş
Tümünü Göster