Aydınlanmanın Karanlığı

152
Görüntüleme

Etki(nlik) alanları, dil ve yöntemleri hatta yöneldikleri istikamet birbirinden farklı gözükse de, hem düşünce hem sanat faaliyetlerine duyulan ihtiyacın, hikmeti aramanın uzağında bir amaç güttüğü düşünülemez.  Sanat ve düşünce faaliyetlerinin beslendikleri, dönüp aynı zamanda besledikleri ortak paydayı oluşturan alan iyi bilinmelidir. Birinin boş bıraktığı alanı diğeri doldurur. Böylece imkânlar elverdiğince anlamsal çerçeve tamamlanmış olur. Yani anlam inşa etme faaliyetini bir tek alanla sınırlı tutamayız. Felsefi anlamda hakikatin, sanatsal değer olarak estetiğe bakan bir tarafı olduğu gibi, her bir güzelliğin de mutlaka hakikate, iyiliğe denk düşen bir tarafı vardır. Socrates’in Gorgias Retoriğinde ilk temel çıkarsamalardan biri budur. Sanat alanının genişlemesi düşüncenin, düşünce alanının genişlemesi de sanat alanının daralmasını gerektirmez. Bilakis ister biçim ister içerik olarak birinin gelişmesi beraberinde diğerini de geliştirecektir. Önemli olan bütüncül kavrayıştır. Ama bundan da önce parçalanmaması gereken bir gerçeklik olarak, ‘hayat ve insan bütünlüğü’ kavranmalıdır. Bütünlüğü olduğu gibi kavrayarak insan ve hayat gerçekliğini anladığımızda, yaklaşımlarımızı hayatın tam orta yerinde var olan bir realiteye göre ortaya koymanın gerekliliği de kendiliğinden ortaya çıkar. Eğer bunu başaramıyorsak, orada hastalıklı bir yapıya kanıt olacak sakat bir kavrayışın olduğunu anlatmaya bile gerek yok. Bu açıdan bakıldığında tüm yansımaları ile dinin, düşüncenin ve bunlara bağlı olarak hissi, duygusal, ruhsal tüm dinamiklerin ‘hayatın tam orta yerinde’ bulundukları açık bir realite olarak görülür. Din, ‘hayat ve insan gerçekliği’nin tam orta yerinde bir öneme sahiptir. Akıl da, ahlak da, geleneksel ve gündelik pratikler de, tarihsel tecrübeler ve nasslar da, sezgi de bütünlüğü tamamlamaları açısından, biri diğerinden az öneme sahip değildir. Sadece akıl veya sadece sezgiyle bir tasavvur oluşturulabilir. Farklılıkların kendi sınırları içinde kalarak sürdürdükleri tartışma ve hatta çatışmalardan güzel sonuçlar da ortaya çıkar. Öyle de olmuştur nitekim. Örneğin İslâm kültür ve düşünce sistemi, zengin varlığını bu çerçevede sürmüş yoğun tenkit ve eleştiri geleneğine borçludur. ‘İslâm Düşüncesinin Yapısı’ adlı eserinde Süleyman Uludağ, tarihsel derinliği ve güncel uzantıları ile bütünüyle bu konuya yoğunlaşır. (1) Uludağ’ın açık bir dil ve içtenlikle önerdiği gibi, ortaya konan tasavvurları, diğerini yok sayıcı bir mantıkla genele teşmil etmek doğru değildir. Bir alanda yoğunlaşmak, diğerini reddetmeyi gerektirmez. Hatta her bir hassasiyetimiz ve melekemiz diğerinin mütemmim cüzüdür, karşıtı değildir. İnsan bütünlüğü derken bu tamlığı, tamamlanışı kastediyoruz. Anlaşılması zor bir hakikat değildir bu. Her bir insan kendi var oluşunu yokladığı zaman, bu farklı güzellikleri görecektir. Her bir hassasiyetimiz bizim farklı güzelliğimiz ve zenginliğimizdir. Hayatı farklı boyutlarıyla kavramak için, tüm farklı boyutlarımızla kavramak gerekir. Kendi varlığının sadece tek boyutuyla bakana, hayat da sadece tek boyutuyla gözükür. Bu kadar basit. Doğal olarak, burada, her bir hassasiyete hak ettiği kadar ve oranda değer atfetmenin gerektiğini de ifade etmiş oluyoruz. Hemen her toplumda ve dönemde, birini diğerinin lehine veya aleyhine hayatın dışına iten anlaşış ve uygulamalar görülmüştür. Bunun sonunda akla dayalı bir toplum kurulmak istenirken, duygusuz bir dünya inşa edilmiştir. İnsanın kalp, gönül ve ruh gerçekliği inkâr edilmiş; hisse, ilhama, keşfe açılan kapılar kapatılmıştır. Sonuçta donuk; katı kalıplar içinde; esnek, estetik boyutunu yitirmiş bir dünya kurulmuştur. Benzer şekilde aklı dışlayan yaklaşımlar da adeta bir rüyanın, ölçüsüz, uçarılığın, keyfiliğin egemen olduğu kaygan, uçucu, ölçüsüz bir ortam oluşturmuştur. Ölçü yitirilince veya belli olmayınca anlaşma zemini daralmış, iletişim kanalları tıkanmıştır. Zor şeylerden bahsetmiyorum. Bu o kadar böyledir ki, konunun yazıyı basitleştirdiği bile söylenebilir. Konuyu önemli kılan, her insanın kendine ve hayata dair olanları birebir gözlemekle kavrayacağı yalın gerçekliğin, katı taassuba indirgenmiş ideolojik tahammülsüzlükle saptırılmış olmasıdır. Saptırma belli bir zaman, belli bir yer aralığında kalsaydı zararı yoktu. Öyle olsaydı, sapma görmezlikten bile gelinebilirdi. Ne ki, 18. yüzyıl sonrasında sözüm ona aydınlanmacı pozitivizmle beraber insana, yaşama dair bütün düzlem, bağlam ve değerler altüst edildi. Su yokuşa akıtıldı. Tek boyuta indirgenmiş hayat ve tek boyuta indirgenmiş insan, doğasına ters istikamete zorlandı. Sanat da, düşünce de kendisi için tayin edilen tek istikamete yöneltildi. Üstelik bütün bunlar özgürleşme adına yapıldı. O zamana kadar insan, ‘anlamak’ ve ‘anlatmak’ gibi asil bir amaç güdüyordu. Felsefeden sanata kadar tüm soyut etki ve etkinlikler başkasını sınırlamak, biçimlendirmek, belli bir paradigmanın kalıbına girmeye zorlanmak gibi saçma ve gayri insani bir amaç gütmüyordu. Tüm farklılıklar, hayat ve varlık bütünlüğü içinde kendi işlevlerine sahiptiler. Hadi diyelim ki kimi istisnai durumlar olmuştur. Ama istisnalar kurumsal zulme dönüşmemiş, resmi paradigma olarak dayatılmamıştır. Orpheusçuluktan, kadim felsefeye oradan İslâm kültür havzasına kadar var olduğunu gördüğümüz düşünce ve sanat geleneği, belli bir hoşgörü ölçüsünü koruyarak sürüp geldi. Bütün bu geleneklerin özünde, en büyük fonksiyonu gündelik hayatımızı idame etmemize yaramak olan pratik aklın önceliği ve egemenliği yoktu sadece. Akıl; insan olmanın, muhatap olmanın, muhatap alınmanın kabul edilmesi zorunlu ilk kategorisidir. Ama sadece akıl melekesi, insan varlığını tanımlamak için yeterli görülmüyordu. Niçin? Doğamız ve gerçek öyle de onun için. Sözünü ettiğim tüm gelenekler, akılla beraber kalbi, hissetmeyi felsefe yapmanın en önemli aracı saydılar. Akıl, hissediş ve iç aydınlık yani benliğe yöneliş, insanı Tanrı ile irtibatlı hakikat alanına, hikmete götürür. Gündelik akıl, ortak kabullerin verileri ile oluşur ve üst bilince çıkmanın sadece ilk basamağı, ilk hareket noktasıdır. Oysa sanat da, felsefe de, bilincin, sezginin üst katında yapılır. O kat geçilmeksizin sanat ve felsefe yapılamaz. Orada durup kalmakla hiç yapılamaz. Seviye ne kadar yükselirse, öznel nitelik, anlamsal düzey o oranda artar. O nedenle ne felsefe, ne de düşünme, sadece akıl yürütme ile tanımlanacak, sığ bir faaliyet değildi. İnsanın anlam arayışında son derece önemli bir noktadır burası. Bu nokta, bir başka husus için de önemlidir. O da, metafizik alanın, farklı yönlerinden de olsa düşünce ile sanatın paylaştıkları ortak alan olmasıdır. Yani felsefe hikmetin peşinde idi de, sanat hakikati aramıyor muydu? Kendi ölçütlerine göre birbirlerini eleştiriyor olsalar da, bence her iki faaliyet de insan benliğinin ve vicdanının derinliğindeki gerçeklikleri ortaya çıkarmaktadır. Aradaki fark, doğal olarak alan, yöntem, dil ve tarz farkıdır. Öz aynı membadan beslenmektedir. Farklı içerikler, bir hakikatin farklı yansımalarından veya yansıtılmasından ibarettir. Siz, felsefesini mitolojik bir formla anlatan Orpheus’un Kirke’sini, Hermes’ini veya Prometheus’unu Epimetheus’unu Shakespeare’in eserlerinde farklı bir dil, kurgu ve tiplemelerle bulursunuz. Veya Genceli Nizamî’nin, Bağdatlı Fuzulî’nin Leylâ ile Mecnun’undaki aşk, İbn Sina’nın, İbn Arabî’nin, Yunus’un, Mevlâna’nın anlatmaya çalıştıkları aşkın değişik katları, aşamaları geçerek, farklı bir dille ifade edilmesi değil midir? Dostoyevski’nin, vicdanın derinliğinde, insanı öz benliği ile yani Tanrı ile baş başa bırakan sorgulaması, Pitagoras’ın Hermetik öğretisinin başka bir açılımla örneklenmesi sayılamaz mı? Tolstoy’un okurunu yöneltmeye çalıştığı ilahi hakkaniyet duygusu, Platon’un, Efesli Herakletios’un veya Fahrüddin-i Razi’nin, onlardan da önce peygamberlerin önerdiklerinden başkası değildir.     Hakikat sonsuzdur. Öyleyse sınırlanamaz. Hiç kimse, hiçbir çaba, hakikati tam manasıyla kavrayamaz. Hakikat çok boyutlu olmak zorundadır. Değilse hakikat olmaz. Bu sebeple tüm insani imkân ve melekeleri ile hakikati algılamaya çabalamak gibi derdi olanlar, geniş açıyla bakmak durumundadırlar. Acaba kendi dünyalarını genişletecek bir şey bulacaklar mıdır? Onlar bol gönüllüdürler, derin bakış ve görüş sahibidirler, içleri geniştir. Hakikat diye bir derdi olmayanlar, başta kendi varlık amaçları ve alanlarına ilgisiz bir tutumu benimsemişlerdir. İndirgemeci, sınırlamacı bir yolla hayatı da kendilerini de kategorize etmişlerdir. Bu tutumun en kaba örnekleri, ideolojik tahakkümün her kademede uygulandığı pratiklerde görülür. Bu banal tutumlardan insana erdem ve değerler adına bir şey kalmaz. Ama geriye yozlaşmış bir hayat bırakırlar. “İdeoloji temelde insanın duygu dünyasına ve heyecan türü duygularına hitap ettiğinden uzun sürede yozlaşmaya, yeni düşüncelerin ortaya çıkmasına imkân vermez niteliğe kavuşmaktadır. Dolayısıyla, insan da, toplum da, devlet de kendilerine ideolojiyi sürekli bir ortam ve yaşama biçimi seçmişlerse; dünyadan, hayattan ve bunların şartlarından kendilerini soyutlamak zorunda kalabilmektedirler.” (2) Batı, ideolojik sürece girdikten sonra, hikmeti esas alan felsefe geleneğinden esaslı bir şekilde kopmuştur. O nedenle ‘Aydınlanma’ yüzyılını aynı zamanda “felsefe yüzyılı” olarak da tanımlayan görüşe katılmıyorum. Nur Erkızan bu yaklaşımı da konu ettiği bir makalesinde  “Çünkü felsefe, bu yüzyılda insanın yaşamını aydınlatıp ona yolunu gösterecek olan bir etkinlik olarak düşünülmüştür. Bu nedenle 18. yüzyıl aydınlanma felsefesinde büyük felsefi kurgulara rastlanmaz.” (3) Bu iki cümlecik ifade zaten önceki saptamayı nakzeden tespitler içerir. Aydınlanma dönemi ile birlikte, felsefe, insanın aşkın boyutuna uygun düşen yüce amaçlarından feragat etmiştir. Yazarın da teslim ettiği gibi, antik dönemde ‘teknik’ veya bir adım ötesi olan ‘pedia’ denilen genel, gündelik bilgi üretiminin hizmetine sokulmuştur. Yani felsefe bulunduğu yerden alt katlara indirilmiştir. Aydınlanmacı insan, adeta felsefeye, “madem akıl erdireceğim seviyeye çıkamıyorum, öyleyse onu akıl erdireceğim bir seviyeye indireyim” diye düşünmüştür. İyi ama bu katta ne hikmet, ne derinlik vardır. Yani felsefe yoktur. Varsa da, artık semantiğinden bile uzak ilgiler, uğraşlar içinde işlevsizdir. Anlam tutkusu ‘değiştirme’ amacı ile yer değiştirmiştir. Bu aşamadan sonra insan zihni felsefeden ideolojiye, filozoftan entelektüele doğru keskin bir dönüş, bir kırılma geçirmiştir. Biri anlıyor ve değişiyordu. Anlam ve değişim öncelikle kendisi içindi. Diğeri hem anlamaya yanaşmıyor hem de gerektiğinde zor kullanarak değiştiriyor. Biri içselleştirilmiş bilginin ahlaki sorumluluğunu taşıyor; entelektüel, dışsal amaca hizmet edecek nesnel bilgiler üretiyor ve o bilgileri bir mesuliyet hissi duymaksızın, egemenlerin kullanımına hazır hale getiriyor. Böylece, elverişli imkân bulamayan hikmet oradan uzaklaşıyor. Peki, yerini ne dolduruyor? İdeoloji. “Aydınlanma düşünürleri, insan yapısı ile aklını, içinde biçimlendikleri tarihsel ve toplumsal koşullardan bağımsız bir şekilde ele almışlardır. Bu biçimiyle akıl, duygusal ve duyumsal içeriklerinden arındırılmış olup, tümüyle soyut bir biçimde işlemektedir. Aklın yanı sıra insanın kendisi de, içinde yer aldığı toplumsal praksisin dışında, etkileşim içinde olduğu diğer insanlardan bağımsız ve tek başına ele alınmıştır.” (4) Nefsi istek ve arzular, nesnel sınırlar ve amaçların müteâl olmayan dünyasında, serbestliğini görülmemiş sorumsuzlukla yaşamaya başlamıştır. Geleneğin bağları zayıflamıştır. “Pozitivizm gelenekten kopmanın biricik aracıdır” (5) diyen Arslan’ın bu yalın ifadesi, sadece çok özet bir tespit yapmaz, aynı zamanda modern dönem olumsuzluklarının tabanında yatan sebebi de net olarak işaret eder.Benim işim burada körü körüne bir gelenekçilik yapmak değildir. Ancak aydınlanma ile birlikte, inadına bir gelenek karşıtlığı, engel tanımayan bir virüs gibi yayılmıştır. “Pozitivizmin ait olduğu başlıca felsefi gelenek, amprizmdir. Pozitivizm, amprizmin değişik bir biçimidir. Görmek inanmaktır.” (6) Gördüğüne inanmak, görmediğini reddetmek öyle histerik bir boyuta ulaşmıştır ki, özellikle Fransa toplumu adeta cinnet geçirmiştir. Bütün bu anlattıklarımız, kimi entelektüel cemaatlerin lokal tutumları olarak kalsaydı sorun olmazdı. Hatta onlar, demokratik işleyiş içinde ötekine saygı sınırlarını aşmadan, öneriler getirebilirlerdi, getirmeliydiler. Öyle olmadı. “Aydınlanma döneminde.. rasyonel temellere dayalı bir bilimsel anlayışın toplumsal-siyasal örgütlenmeyi de belirlemesinin olumlu bir gelişme olduğu, insanlığı böylelikle irrasyonel (dinsel) öğelerin yapılandırdığı gerilikten kurtularak “özgürleşeceği” ileri sürülmekteydi.” (7) Toplum yeni efendileri daha doğrusu Olympus’u ele geçirmiş yeni tanrıları tarafından, tepeden tırnağa değiştirilmek istendi. Toplumu her şeyiyle yeni kalıplara sokma şeklinde uygulanan değiştirme politikası, korkunç tahammülsüzlükler ve şiddet üretti. Üstelik bu dönemin başlamasında ve başarılarında, entelektüellerin payı azımsanacak ölçüde değildi. “19. yüzyıla gelindiğinde, özellikle aydınlanmayla birlikte kilisenin taleplerinin ve iddialarının artık kabul edilemez olduğu ortaya çıkınca Hıristiyanlığın teologları, önemli ve etkili bir örneğini Schleirmacher’de gördüğümüz gibi, Hıristiyanlığa akıl dışında bir yer bulmak gerektiğini fark ederek, bunun Kant’ın aklın ulaşma imkânına sahip olmadığını söylediği bir alanda bulunması gerektiğini düşündüler ve bununla ilgili olarak da ancak duygu ve sezgi ile ulaşılabilen, muhtevası belirsiz, daha doğrusu muhtevasına insanın karar vereceği bir alan olarak ‘nouminous’ kavramını geliştirdiler” (8) Yine 19. yüzyılda “Fransa’da gelişen Sosyalizm ve pozitivizm ütopyaları altında büyük bir tanrı tanımazlık dalgası ve Tanrının öldüğü fikri yayılmıştı. Hıristiyanlık, yanlışlık, sadakatsizlik, bağımlılık ve kölelik gibi hususlarla özdeşleştirilerek toplumsal yaşamdan tamamen soyutlanmak istenmiş, Tanrı, kilise ve Hıristiyanlık öğretisine karşı büyük bir düşmanlık başlamıştır. İngiltere’nin tersine bu hareket halk tabanında değil üst sınıflar ve yönetici elitler tarafından üstlenilmişti.” (9) Özgürlük marşı ile yola çıkanlar, iktidarı ellerine geçirir geçirmez, feci şekilde insanların özgürlüklerini sınırladılar. Sınırlamakla kalmayıp, neye nasıl inanılacağını buyurdular, hatta toplumun inanması gereken bir yeni din icat ettiler. Bu sözler paradoksal bir ironi gibi, dozajı ayarlanmamış bir şaka gibi anlaşılmasın. Aydınlanmacılar görüşlerini din, kendilerini Tanrı sayıyorlardı. Bu ifadelerin zerre kadar mübalağalı bir tarafı yoktur. “Fransız devrimcilerinin dinsiz oldukları sanılmamalıdır. Onlar gerçek, hem de bağımsız dindarlar idiler. Ancak dinleri Katoliklik ya da Protestanlık değil, “Akıl Dini” idi. Katolikliği ortadan kaldırmak, Fransız halkına bu yeni dini benimsetmek için inanarak çaba gösteriyorlar; bu uğurda giyotini işletmekten kaçınmıyorlar; bugünün insanına gülünç de gelse, halkın gözünde Katolikliği küçültmek amacı taşıyan ayinler düzenliyorlardı… Milli Devrim Meclisi 10 Kasım 1793 tarihinde Akıl Dini’ni resmen kabul ettiğini bir bildiriyle Fransız halkına duyurdu. Bir süre sonra da Meclis yeni dinin 15 maddelik ilmihalini yasalaştırdı.” (10) Bu dönemi inceleyenler, sadece inançları sebebiyle, başta papazlar olmak üzere, nice müminlerin idam edildiklerini, sayısız kilisenin yıkıldığını, akıl dinine inanmayanların acımasızca kurşuna dizildiğini göreceklerdir. Görsel malzeme ve sınırlarla tanımlanan akıl, arzuların emrine verildi. Bilgi, bu satıhsız formda insanın bitmek bilmez istek ve hırsları için koyulduğu yeni yolda ‘bilim’ adını alacak, adeta bütün doğruları bütün yanlışları belirleyen tek merci olacaktı. Böylece akıl ile bilim, hikmeti, vicdanı, sezgiyi, insan benliğini, benliğin amacını çoktan geride bırakmış olarak ciddi manada neye inandığını bilemeden, ama alttan alta ilahî olanı reddetme işbirliğinde birbirini desteklediler. ‘Kışkırttılar’ veya ‘şımarttılar’ desem daha doğru olacak. Akılcılık ve bilimcilik, varlıkları ve güçleri birbirlerine bağımlı iki put olup çıktı. “Bilimi, bilim adamları cemaatini biricik nihai otorite sayan her anlayış pozitivist ve bilimperesttir (Scientism)… Farklı olana var olma hakkı tanımaz” (11) Sözünü ettiğim nitelikleri ile varlığını sürdüren bilimcilik insanın yeni putçuluğudur. Egemenliğini, ruhundan yana yoksullaşmış, zaaf içinde çaresizliğini yaşayan insan üzerinde sürdürür.Neitzsche’ye göre “bilim müsamahasızdır. Zira bilim bir zaaflık alametidir. O’na göre bilim hayatın son dönem imalatıdır ve bir yozlaşma mirasıdır.” (12) Akıl ve Bilim gücü ile insan, kendi görünür dünyasında hırslarını, arzularını tatmin edecek bir egemenliği kısmen de olsa kurmadı değil. Korkunç bir facia olarak kendi algısında bir karşılık olarak tanrıyı da öldürmüştü. Ne var ki, içinde ve dışında gittiği, şu ya da bu şekilde var olduğu her yerde, her evrede, içindeki anlamsal boşluk asla doldurulamadı. Yine de benliğinin kalan son insan tarafında bir sızı; onu, üzerine basıp da yükselmek istediği hakiki gerçekliğin duvarına çarpa çarpa azap veriyordu. Ruhunu, çektiği azabın etkisi ile hissediyordu. Ey insan, oranı, şiddeti ne olursa olsun işte o azap, ruhun ve vicdanın kanıtıdır, kanamasıdır. Akılla izah edemediğin, edemeyeceğin. Çağdaş insan, hangi aklileştirilmiş gerekçelerle olursa olsun, öldürmek istediği Tanrının ve ruhunun hakikatinden, yakasını bir türlü kurtaramıyordu. Bu açıdan insanlığın evrensel şuuraltı iyi sorgulanmalı, analiz edilmelidir. ‘Ruhun Dirilişi’ adlı muhteşem eserinde “19. yüzyıl filozofları” diyor Sezai Karakoç, “ruhun ölümünü ‘şakıdılar’. Çünkü ruhlarının ölüm azabından adeta bir zevk alıyorlardı. Nietzche: “Tanrı ölmüştür” derken bir ölümü teşhiste değil, ölümün objesinde yanıldı. Ölen, ölmeye yüz tutan, ölmüş gibi, ölümün ilk baygınlığında çarmıha gerilmiş olan, ruhtu.. Nietzche yanıldı; ölen ruhtu Tanrı değil… Kendinin öldüğünü söyleyeceğine Tanrı’nın öldüğünü söyledi. Aslında bununla da kendi yokluğunu söylemek istedi.” (13) Modern insan, ölmüş ruhu ile içinde kapatılmaz, onarılmaz bir boşlukla geziniyor, o boşlukta geziniyor şimdi. “Dinin” indirgemeci pozitivist anlayışınca “yalanlığı” ortaya konulduktan sonra ve ekonomik üretim ve tüketiminin ve hatta teknolojik başarının tatminkâr olmadığının keşfedilmesiyle, modern toplum temel değerler ve hayatın asıl anlamı hususunda bir boşluk hissetti.” (14) Spinoza’da görüldüğü şekliyle materyalist doğacılık, belki bu boşluğu doldurmanın ilk makul temalarından biriydi. Şair Bernis ‘La Religion Venge’ adlı yapıtında, bir şiirinde Spinoza ve felsefesini konu eder: “Hayır, ne Straton ne de Spinoza’nın kendisi/ Bu sistemi yürekten benimsemedi/ Bir Tanrı fikri onları korkutuyordu/ ve inkâr etmeyi göze alamadıkları için/ Tabiatla özdeşleştirmeyi göze aldılar onu” (15) Burada Neitzche’ye de biraz esnek yaklaşmak gerektiğini düşünüyorum. Sonraki olgunluk süreci hesaba katıldığında, onun eleştirel bir durum tespiti yaparak “Tanrıyı öldürdünüz” demiş olacağını düşünüyorum. “Tanrıyı öldürdünüz de elinize ne geçti?”Camus, “Tanrısını içinde öldüren insan burada kalmadı, kendisini tanrı yaptı ve insan eliyle kutsal adaleti vermeye çalıştı. Sonuç: Dünya Savaşları oldu.” (16) Bu savaşlar yeni tanrıların zafer ayinleri olmalı. Hikmeti ve insan ruhunu öldürmenin zaferi! Ayinlere, inanan- inanmayan milyonlarca ölü, yaralı, aç, susuz, yoksul; yüz binlerce dul, öksüz, yetim katıldı. Açlık, yokluk, sefalet yeni dinin; pozitivizmin, insanlara armağanı veya vaat edilen cennet olmalıydı! Anlamsal çöküşün doğurduğu hiçlik duygusunu çözümleme noktasından hareket eden pozitivist eksistansiyalizm, akılcılığın yeni mezhebi olmalıydı. Peki, ne olacak? Onu bilemem. Bu soruya cevap vermek bu yazının da konusu değil. Guenon, eğer Batı önceliklerini temelden yeniden biçimlendirmez ve metafiziksel düşüncenin önceliği restore edilmezse, daha büyük felaketlerin ortaya çıkacağını öngördü. (17) İnsanlık vicdanı bu öngörü istikametinde yeni arayışlar başlatmıştır. Arayış, pozitivizm üzerinden daha elli yıl bile geçmeden başlamıştı. Şimdi düşte, tarihte kalmış gibi gözüken o güzel günleri, eski imkânlarını, zenginliğini arıyor. Aslında insanlık yeniden bütün ölü benlikleri dirilten ruhu(nu), hikmeti, sezgiyi yani tüm boyutları ile kendini arıyor. Kendini bulması Tanrıyı bulması anlamına gelecektir. İnsanın kendini bilmesi Allah’ı bilmesi demek olacaktır. Sanat ve Felsefe insana yeni ufukları, kendi gerçek ufuklarını sunacak imkânlar bahşedecektir.Paylaşmaya çalıştıklarım, son yüzyıllık siyasal, sosyal, kültürel yaşantımızda, bize de dayatılmaya çalışılan benzer zihniyetin olumsuz etkileri sebebi ile ayrıca ve özel bir öneme sahip olmalıdır. “Modernist Türk seçkinleri çok güçlü bir ideolojik pozitivizm geleneği inşa ederek, lâiklik, akılcılık ve uluslaşmaya yönelmişlerdir. Bu projenin gerçekleşmesinde pozitivist ideolojinin önermeleri hayati bir önem kazanmıştır.” (18)  Genel anlamda bütün bir yeryüzünün, özel olarak bizim düşünür ve sanatçılarımızın, eşsiz bir dünyanın ilk yansıması olarak keşfedeceği yeni ufuklar belirmeye başlamıştır. Ufukları, sanat ve düşünce, ayrı ayrı veya müşterek çabalarla yeniden keşfetmelidir. Keşfetmek zorundadır. Değilse başta akıl, aydınlanmanın içine sürüklediği karanlıktan kurtulamayacak. İhtiyaç duyduğumuz içaydınlık; düşünce ve duyuşun, akıl ve sezginin, dinle bilimin, varlık ve hakikat bütünlüğünü bozmaksızın birlikte yönelişleri ile yeniden ışıyabilir. _________________ (1)  -Süleyman Uludağ, İslam Düşüncesinin Yapısı, özellikle s. 224- 260, Derğah yay. İst. 1999) (2)  -İsmail Kıllıoğlu, Düşünce ve Özgürlük, s. 191, Timaş yay. İst. 1992) (3)  -Hatice Nur Erkızan, “Aydınlanma Üzerine”, Anlam ve Yorum (Doğan özlem Armağan Kitabı), s. 233, İnkılap yay. İst. 2004) (4)  -Ozan Erözden, Ulus Devlet, s. 34, Dost Kitabevi yay, Ankara 1997) (5)  -Hüsamettin Arslan, Epistemik Cemaat, s. XIV, Paradigma yay. İst. 1992,) (6)  -Levent Köker, İki Farklı Siyaset (Bilgi Teorisi- Siyaset Bilimi İlişkileri Açısından Pozitivizm ve Eleştirel Teori), s. 20, Ayrıntı yay. İst. 1990) (7)  -Levent Köker, age.  s. 62) (8)  -Tahsin Görgün, Anlam ve Yorum, s.45 Gelenek yay. İst. 2003) (9)  -Ömer Çaha, Sivil Toplum Aydınlar ve Demokrasi, s. 98, İz yay. İst. 1999,) (10) -Hulisi Yazıcıoğlu, Bir Din Politikası Laiklik, s.166,167, Şato yay, 2. bas. İst 2005,)(11) -Hüsamettin Arslan, age, s. XIII)(12) -Hans Georg Gadamer, “Hakikat Nedir?”, Felsefi Fragmanlar, s.12 Çev. ve Der. Medeni Beyaztaş, Efkâr yay. İst. 2004)(13) -Sezai Karakoç, Ruhun Dirilişi, s. 10, Diriliş Yay. İst. 2010) (14) -Wıllıs Harman ,  Küresel Zihniyet Değişimi, s.139 Çev. Muhammet Şeviker, İz yay, İst. 2000,)(15) -Cemal Bali Akal, Özgürlüğün Geleceği Yoktur, s. 49, 50, Dost Yay. Ankara 2004,)(16) -Metin Coşar, “Albert Camus Felsefesinde Saçma ve Başkaldırı Kavramları ile Humanite Anlayışı, Felsefe-Logos (Ortak Kitap) S. 21, s. 144, Bulut Yay. İstanbul 2003,)(17) -Mıchael Adas, İnsanın Ölçüsü Olarak Makine, s. 424 Çev. Ahmet Demirhan, İnsan Yay. İst. 2001)(18) -Nilüfer Göle, Melez Desenler, s. 116, 2. bas. Metis Yay. İst. 2002,)

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

On İki / Hilal / Ay Vakti
Teklif / Şeref Akbaba
Bir Mısrada Meçhul/Bir İsimde Bin Ses Bir Başkasın... / M. Ragıp Karcı
Prof. Dr. Durali Yılmaz İle Söyleşi / Şeref Akbaba & Öznur Ertekin
Yalnızlığın İblis Gözlü Nazarı / Mehmet Baş
Tümünü Göster