Randevu

198
Görüntüleme

Karşı tepelere vuran günün ilk ışıkları, dağlardan toplanıp gelen esintinin serinliğine engel olamıyordu. Bahçedeki yaşlı dut ağacının dalındaki kuşların cıvıltıları sabahın korosuna çoktan eşlik etmişti. Kümeslerinden azat olmuş tavuklar sabahın bereketini kaçırmamacasına çimlerin arasında kaybolmuş yemleri bir bir ayıklamayla meşgullerdi. Hamide hanım, yılların alışkanlığıyla sabahın seherinde uyandı. Bahçeyi süpürüp, çay suyunu ocağa koydu. Küçük odanın kapısını açtığında, sevgiyle parıldayan gözleri Fatih’e bakıyordu. Kıvırcık sırma saçını okşayarak:“Fatih,  Kalk hadi oğlum. Bugün ablanın hastaneye randevusu var”, dediFatih annesini görünce yatağından doğruldu. Zor açılan gözlerini ovuşturarak:“Tamam anne! Hemen kalkıyorum” dedi. Rahmetli babası vefat ettikten sonra ‘anne’ kelimesini daha bir manalı ve içten söylüyordu…Bu içtenlik kazanmış duyguları öylesine gelişmiş bir durum değildi. Daha yirmi üçünü doldurmadan ailenin ağır yükü omuzlarına çöreklenmiş, her akşam dönüş yolu gözlenen biri haline gelmişti. Büyük umutların bağlanıldığını hissetmesi onu daha da hassas hale getirmişti.Evdeki bu hava yıllar önce babasının vefatıyla başlamıştı. Kireci sararmış evin duvarına astığı pala bıyıklı kartal bakışlı fotoğraf, babasına aitti. Kendi eliyle çerçeveletmişti. Salonun duvarında her an göze ilişmesi suretiyle evdeki izi canlı kalıyordu. Babası Süleyman amca, sert bakışlarına karşın yumuşak kalbi, hoş sohbeti ile çevresinin beğenisini kazanmıştı. Zorlu hikayesini direksiyon başında kurmuştu.Irak’a giden tarihi ipek yolunda tespih tanelerini andıran kamyonlardan birinin şoförüydü. Zift ve mazot kokularının yayıldığı asfaltları ile sonu gelmez kuyruklarda, yolların ‘kaderi’ olduğu bir hayat geçirmişti.Bazen, günler hatta haftaları alan uzun zamanlarını kamyon kuyruklarında beklemeyle geçirirdi.  Yıldızların gökyüzünü süslediği gecelerde kamyon kasasının yanı başına attıkları birkaç iskemlede, şoförler çaylarını yudumlar, kaç gündür yüzüne hasret kaldıkları çocuklarından, borçlarından dem vururlardı.Geçiş sırası gelenin kavruk yüzünün kıvrımlarına zoraki bir tebessüm belirir, öylece sınır kapısından geçerdi… Berrak gecelerin birinde, ihtimal Fatih’le en son telefon konuşmasını ya da hanımına alacağı hediyeyi düşünürken direksiyon başında kalp krizi geçirmiş, dünya kapısından geçmişti. Yollara yazdığı umudunu yine yollara gömmüştü…Süleyman amcanın ani vefatı aileyi yasa boğmuştu. En çok da Fatih’i üzmüştü. Mühendislik diplomasını aldığı gün babasını çok aramıştı. Hayat, gençliğinin baharında acı ve sahici yüzünü Fatih’e göstermiş, tebessüme durmuş çiçeği solmaya yüz tutmuştu.   …Halime hazırlanmıştı. Bir an hatırasına bir şey gelmiş yüz ifadesiyle Fatih’in yanına yaklaştı:‘Aşk olsun Fatih! Ne yazmışsın bilgisayara böyle?’‘Hayırdır abla ne yazmışım?’‘İnsan bilmez mi ne yazdığını?  Hayata karşı direncim kalmadı yazmışsın. Bu günlerde bir derdin var senin… Hadi saklama ablandan söyle.’Fatih bir an şaşaladı. Bakışlarını başka yere çekerek, bir an için düşündü. Hatırlayınca yüzü kızardı. Mahrem bir sırrın ortaya çıkması mahcubiyetinin belirdiği bir yüz ifadesiyle: ‘Yok be Halime abla, yok bir şey… Arada yazarım bir şeyler’ dediSarı sıcak güneş tepede, her yeri sıcağa boğuyordu. Biçerdöverler, tarla başlarında sarı arılar gibi durmadan çalışıyordu. Ekmek derdine düşmüş patronlar, işçiler, şoförler…  Mezopotamya’nın bereketli arazilerinde rızık derdine düşmüşlerdi. Diğer yandan genel seçimlere de günler kalmıştı. Adaylar, yüzlerindeki iğreti tebessümlerle tokalaşma yarışmasına girmişçesine, her yere yetişmeye çalışıyorlardı. Parti arabalarından çıkan yüksek ve anlaşılmayan homurtular kulak tırmalıyordu. Biri diğerinin gölgesinde kalmama telaşında aday fotoğrafları her tarafta göze çarpıyordu. Arabalarda, binaların yüksek katlarına asılmış parti pankartlarında sloganlar yazılıydı; “Her şey insan için,” “Sizin adayınız ”  “Öz be öz yerli adayınız” …… Arabasının camından içeriye akan yaz sıcağı, Fatih’in kavruk çehresiyle birleşiyor, sıcak hava genzini yakıyordu. Son günlerde içinde düğümlenen, kendisinin de anlam veremediği iç sıkıntısını bastırmak istercesine tebessüm etmeye çalışıyordu. Halime dikiz aynasına yaptığı kaçamak bakışlarla direksiyon başındaki Fatih’in ruh halini tahlil etmeye çalışırken, bir yandan da gereksiz sorularla onu hüzünlü atmosferden bir nebze de olsa uzaklaştırmaya çalışıyordu.Hastaneye giden dönemeçteki yeşilin yanmasıyla gaz pedalına dokundu. Uzaktan kaptırıp gelen parti konvoyunun camlarından sarkan parti bayrakları, rüzgârda sallanıyordu. Konvoyun en önünde hızı yüz otuzu çoktan geçmiş beyaz transitin kırmızıda durma imkânı olamazdı. Fatih, homurdanan beyaz bir canavar kesilmiş transitle göz göze geldi. Halime’ nin haykırışları caddenin orta yerine yayılıyordu… Zamanın çıldırdığı, her şeyin birden anlam değiştirdiği o kısacık zaman diliminde kim bilir ne gelip geçti hayalinden…Beyaz canavar kesilmiş transitin sapacağı başka bir yer yoktu. Üzerine üzerine geliyordu.Karşı tarafa bir iki metre kalmıştı. Fatih soğukkanlılığını bozmamaya çalıştı. O kısacık zaman diliminde bildiği bütün hünerlerini direksiyonda deniyor, refleksleri çok hızlı çalışıyordu.Can havliyle, son defa gaz pedalına yüklenip karşıya geçemeye çalışacakken gürültü koptu. Kolu ve ayakları kırık Halime’nin dudaklarında Fatih.. Fatih..  Sesleri duyuluyordu. Fatih’in cansız bedeni sedyeyle taşınırken, polisler cani şoförü kelepçeleyip götürdüler. Yolun kenarında durmuş beyaz canavarın üzerinde ise ‘her şey insan’ için yazıyordu

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

On İki / Hilal / Ay Vakti
Teklif / Şeref Akbaba
Bir Mısrada Meçhul/Bir İsimde Bin Ses Bir Başkasın... / Mehmet Ragıp Karcı
Prof. Dr. Durali Yılmaz İle Söyleşi / Şeref Akbaba & Öznur Ertekin
Yalnızlığın İblis Gözlü Nazarı / Mehmet Baş
Tümünü Göster