Mahsuscuktan mı Seviyoruz?

128
Görüntüleme

Mahsuscuktan sevebilir mi insan? Mahsuscuktan bir sevgi olabilir mi? Her geçen gün mahsuscuktan sevmenin yaygınlaştığı; sevginin özünden uzaklaşıldığı bir zamana doğru ilerliyoruz. Çalışmalarımız, umut ve hayallerimiz mahsuscuktan sevmekten etkilenmeye başladı. Hayata bakışımız gittikçe daha da duyarsızlaşıyor. Birileri açlıktan ölüyormuş, birileri açık hava hapishanelerinde işkence görüyormuş, birileri göğe bakarak umutlarını yitiriyormuş, birileri ağlıyormuş umurumuzda mı? Umurumuzdaymış gibi yapıyoruz filan. Oralar bizim diyarlarımız tabii diye sahip çıkıyoruz mahsuscuktan. O’nu çok seviyorum diyoruz ama sevginin bedelini ödemeye gelince uzaklaşıyoruz. Sahiden seviyor muyuz? Bunu kalbimize sormamız ve kendimizi dinlememiz gerekiyor. Vicdanımıza sormamız ve cevabını almamız gerekiyor en kısa zamanda. Vakit kaybetmeye daha fazla tahammülümüz yok, olmamalı! Daha fazla sevdiklerimizi üzmemeli, daha fazla Saraybosna’yı, Gazze’yi, Endülüs’ü, Somali’yi, Vietnam’ı, Kamboçya’yı, adını bile bilmediğimiz diyarları yalnız bırakmamalı. Daha fazla onlarla küs durmamalı, onları yalnız bırakmamalı… Konuşmalı, muhabbet etmeli, anlamalı, sonra da ağlamalı… Mahsuscuktan sevgilerle örülmüş dünyada gerçek sevginin ne olduğunu yitirmiş bir insan yığınının ortasında kalmış olmanın hüznü, kalbimizi daima sarsmalı… Sarsılmalı ve harekete geçmeli…Eğri oturalım doğru konuşalım: Eğer sevgilerimizde titremiyorsak, biz de mahsuscuktan sevmeye başlamışız demektir. Mahsuscuktan; yalandan; seviyormuş gibi yaparak. Seviyormuş gibi yapmak ama sevmemek! Oysa kalbimizden taşmalı sevgimiz. Taşmalı ve gözlerimize sözlerimize davranışlarımıza nüksetmeli. Sevginin taştığı bir kalbe sahip olmanın mutluluğunu tadabilmeli… Hayallere ve umutlara ulaşma noktasında sevginin tezahürüyle dinç kalabilmeli… Severek hayatın güzelliklerini fark etmeli. Severek yaşamalı ve severek ölmeli… Yaşamın sırrının sevgi olduğunu söylemeli kalpler. Tüm kâinatın sevgi üzerine kurulu olduğunu görebilmeli kalpler. Göklerdeki ilahi koronun tüm evrenden geldiğini işitebilmeli kulaklar. Sevgiyle bütünleşerek metafizik dünyada hakikatlerle tanışmaya hazır olmalı…Gazze’yi mahsuscuktan sevmekHani insanın o olmadan eksik olduğunu düşündüğü anda garip bir şekilde kendisini bütünleştirenin o olduğunu hissettiği anlar vardır ya, işte şehir sevgisi de böyledir… İnsan kendisini şehirle bütünleştirdiği zaman sevdiği şehirden uzaklaşmak istemez. Uzaklaşsa bile ruhundan bir parça bırakır o şehre, daima orada bütünleşir şehirle, hiç ayrılmaz. Mahsuscuktan sevdiğimiz şehirlerden biridir Gazze. Sevdiğimizi söyleriz ama sahip çıkmayız. Sahipleniriz, “bizimdir” deriz ama “sahip çıkma” bambaşka bir şeydir. Sahip çıkmak her türlü zor şarta rağmen bedel ödemektir. Ama sahiplenmekse sanki üstü açık bir söylem gibi hem söyleyeni hem dinleyeni tatmin etmez, biraz havada kalır. Söylemiş olmak için söyleriz sahiplendiğimizi, sahip çıkmadaysa artık bir zorunluluğa dönüşmüştür içimizde var olan sevgi, hüzün…Gazeteci Murat Sabuncu’nun “Gazze: Mahsusçuktan bir aşk hikâyesi” adlı kitabı şöyle başlıyor: “Birazdan Gazze’ye gidiyorum. Sadece haber yapmaya değil ama. İçime yolculuğa çıkıyorum.” İçinde taşıdığı hüznü görmeye, aşkı yaşamaya, duygularını hissetmeye çalışan bir yazar olarak Murat Sabuncu, mahsuscuktan sevmeyi sorguluyor bu kitabında. Mahsuscuktan sevdiğimiz şehri; Gazze’yi; dünyanın en büyük açıkhava hapishanesinin bulunduğu şehrin insanlarını okuyoruz. Yazarın şimdiye kadar Gazze’yi sevenlerin Gazze’yi hesapsız kitapsız olduğu gibi mi sevdiklerini yoksa sağlayacağı avantajları sağlamak için mi sevdiklerini sorgulaması, okura sadece Gazze’yi değil, hayatabakışındaki mahsuscuktan sevgilerini de hatırlatıyor. Jean Baudrillard içinde yaşadığımız durumu bir simülasyon olarak tarif etmiş, gerçek dünyanın ne olduğuna ilişkin olana veren tüm hipotezleri eleştirmiştir. “Hakiki dünyayla birlikte görünümler dünyasını da yok ettik” diyen Nietzsche, Baudrillard’dan çok daha önce hakikatlerin öldürülmeye başladığını haykırmıştır. Şüphesiz hakikatlerin öldürülmesi, imajların ve imgelerin hafızalara kazınmaya başlamasıyla insanoğlu artık ne yaptığını bilemeden yaşayacak bir hale getirildi. Ne yaptığını bilmediği gibi ne yapması gerektiğinden de uzaklaşan bir insan, nasıl olur da hakikatler dünyasıyla iletişim kurabilir?… Nasıl olur da hakiki anlamda sevebilir?…Afrika’yı mahsuscuktan doyurmakHer yaz Afrika’da açlıktan ölen çocukların ölümlerine şahit oluyoruz. Bu yaz da nitekim öyle oldu. Üç haftalık bir süreçte yaklaşık 30 bin Somali’li çocuk, aç ve susuz bir şekilde dünyanın gözünde öldüler. Ne yaparsak yapalım, nasıl yaklaşırsak yaklaşalım olaya, bakış açımız ve iyi niyetimiz nasıl olursa olsun gerçek değişmeyecek. İnsan emeği ile üretilen her ürüne gittikçe kul köle olan bir insanlık, nasıl olur da bu gerçeği değiştirebilir ki, bu da ayrı bir konu. Öyle değil mi? Tok açın halinden anlamaz derler büyüklerimiz. Modern dünyanın hızına kapılmış, eşyaya kurban olmuş, gözü para makam ve mevki ötesinden başka bir şey görmeyen insanımız nasıl duyacak Somali’de çığlığı? Hadi duydu diyelim, nasıl algılayacak?… Anlamın yerine göstergeyi yeğleyen; hakikatin yerine imajları algılayan bir insana gerçeği nasıl anlatabilirsiniz? Charles Bukowski’nin açlığa dair yaptığı ironideki işareti “İlaç göndermeye karar vermiştik Afrika’ya. Ancak bütün ilaçların üzerinde ‘tok karnına’ diye yazıyordu…” nasıl izah edebilirsiniz? Tok karnın ne olduğu bilmeyen bir ülke düşünün. Hayatta kalma savaşı veren ailelerin yüzlerindeki endişeyi, çocuklarına bakışını, ölmeyen umutlarını, hayata bakışlarını düşünün… Sonra kendi halimizi düşünüp karşılaştırma yapalım. Vicdanımıza bırakalım sözü, dilimiz lâl olunca konuşmaya çalışalım. Konuşamayacağımızı bile bile konuşalım Somali’yi, işte o zaman gerçekten de mahsuscuktan sevdiğimiz Afrika’yı, Somali’yi belki bir nebze anlayabiliriz. Afrika’da bir anne çocuğuna, “tabağını bitir” diye bağırana kadar dünyanın bütün tabaklarını kırmak isteyen Morgan Freeman’ı o zaman duyabiliriz belki de…Mesele sadece para gönderme meselesi değil. Hakikaten bu kadar basit değil. Sadece maddi yardım yaparak Afrika’yı kalbinden ve gündeminden çıkararak vicdanını rahatlatmaya çalışan insan, kendisi tok yatarken aç yatanları düşünmemek için, vicdanının sızısını dindirmek için yardım yapıp kenara çekiliyor. Kalbimizden ve gündemimizden Afrika’yı çıkarırsak, modern hayatın hızlılığı içerisinde kayboluruz, felakete doğru sürükleniriz. Hiç yardım yapamayıp kalbinden derin sızı duyan insanlar gibi duyarlı olamıyorsak, bu bizim sorumluluk almaktan uzaklaşmak istediğimizi gösterir. Sorumluluk almak demekse, ilk önce insanın kendi kalbini sorumlu tutmasıyla başlayabilir. “Ben elimden ne geliyorsa yaptım, benden bu kadar” mantığı, bizi pasif kılmakla kalmaz, bizi hayatın gerçeklerinden de hakikatten de uzaklaştırır; bizi bize ırak eder.Gelin dünyayı değiştirelim!Gelin mahsuscuktan sevmeyi bırakalım. Bu yazıyı okuyan ey okur, mahsuscuktan sevdiğin sevgileri sorgulamıyorsan, senin de akıbetin pek hayra alamet olmaz. Yıllardır Ortadoğu uzmanı olarak takdim edilen yazarların yazılarındaki samimiyetsizlik seni de rahatsız etmeli. 20 yıl önce de bugün de aynı cümleleri kuran, sahiplendiği konumu itibariyle köşebaşını tutmuş bir vaziyette geçinip giden yazarların da Gazze’ye sahip çıkması gerekiyor. O yazarların izinden giden gençlerin de kendilerine çeki-düzen vermesi gerekiyor. Filistin’de ölen her çocuğun bakışlarını hafızamıza kazımamız, her platformda ve her alanda, edebiyatta müzikte resimde şiirde kısacası sanatın her dalında dile getirmemiz; içselleştirmemiz gerekiyor. İçselleştirerek dünyayı değiştirebiliriz! İçselleştirirsek bizzat yaşamış oluruz hissettiğimiz duyguları… Afrika’yı da içselleştirelim. Somali’li çocukları düşünerek yiyelim içelim. Bakın nasıl da hayat tarzımız hemen değişecek, göreceksiniz. Sadece israflarımızla bile doyurabiliriz Somali’yi. Öyle bir israf içindeyiz ki, en başta kendimizi bile israf ediyoruz! Artık bu gidişe bir son vermek gerekiyor. Hakikate yaklaşmak için, metafizik dünyayla iletişime geçmek için, güzellikleri yeryüzüne yaymak için pasif konumdan aktif konuma geçmemiz gerekiyor. Lütfen artık seyretmeyelim. Seyrettikçe güzellikleri yitiriyoruz. Seyrettikçe daha fazla kötülük yeryüzüne yayılıyor. Seyrettikçe kendimizden uzaklaşıyoruz. Artık uzaklaşmayalım kendimizden, yeni bir başlangıçla hakikat rotasında yol almaya çabalayalım…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Afrika ve Açlık / Ay Vakti
Coğrafyası Mazlum / Nurettin Durman
Afrika Su Duası /
Afrika’da Serdengeçti Olmak / Şeref Akbaba
Azalmak / Yavuz Ertürk
Tümünü Göster