Rasim Özdenören’le Alaeddin Özdenören Hatıraları Üzerine Söyleşi

189
Görüntüleme

Rasim Özdenören ile Alaeddin Özdenören’in hatıraları üzerine söyleştik.
Mütevazi yaşamını sürdürdüğü bilgi ve hikmetin bereketine şahit olduğum evinde bizi kabul eden Rasim Özdenören ile, Alaeddin Özdenören’in hatıralarını konuştuk. Sizinle paylaşıyoruz.

Sayın Rasim Özdenören, size uzun ve bereketli ömür, Alaeddin Özdenören’ e rahmet dileyerek sormak istiyorum; ikiz kardeş olmanın, birlikte aynı alanları paylaşmanın nasıl bir duygu olduğunu bize anlatır mısınız?

Biz dünyaya gözümüzü açtığımızda dünyayı tanımaya başladığımız anda birbirimizi de gördük tanıdık. Farklı yaşlardaki kardeşler arasında genelde ilkin büyükten küçüğe, sonra da küçükten büyüğe doğru gelişen kıskançlık duygusu bizde hiç gelişmedi, daha doğrusu bizde böyle bir duygu hiç varolmadı.Büyük kardeş için sonradan gelen küçük kardeşe yönelen ana baba ilgisi ister istemez bir kıskançlık duygusu doğurur. Çünkü sonradan gelen ilk gelenin pabucunu dama atar. İkizlerde ise ikisinin de pabuçları dama atılmamıştır. Hele de bizim gibi çocukluğun bitme yaşlarına kadar bir örnek giyindirilip kuşandırılan kardeşler arasında kıskançlık duygusu hiç yaşanmamıştır. Bu duygunun bizde yer etmemiş olması yalnızca iki kardeş arasında kalmaya da inhisar etmemiştir. Biz ikimiz başkalarını da asla kıskanmadık. Bilakis birbirimizin başarısı bizi ne kadar mutlu ediyor ise başkalarının başarılarından da aynı ölçüde mutluluk duyduk ve başkalarının başarısının sürmesi için yardımcı olmaya çalıştık. Alaeddin’in ve benim karakterlerim arasında başka farklılıklar olmakla beraber, ikiz kardeş olarak paylaştığımız temel davranış ortaklığının değindiğim bu kıskançlık duygusunun yok oluşunda buluştuğunu düşünüyorum.
Bu karakter farklılıkları nelerdi ?
Alaeddin gözünü daldan, budaktan esirgemeyen bir karakter yapısındaydı. Macerayı severdi. Bense kendimi hep ihtiyatlı olarak bilirim. Alaeddin hiç hazırlıksız, elini kolunu sallayarak bir yolculuğa çıkabilirdi. Bende ise bir yolculuğa çıkmak hafakanlar uyandırır. Uzun uzun hazırlık yaparım. Alaeddin bir kitabı çabuk okur ve anladığını kabul ederdi. Bense hem ağır ağır, sindire sindire okur hem de okuduğumu anlayıp anlamadığımı, doğrusunun benim anladığım husus olup olmadığını sora sora okurum. Bu ipuçları sanırım iki farklı karakterin özelliklerini yansıtır.
Sizin yıldızınızın biraz daha parlak olduğunu, Alaeddin Özdenören’in ise biraz geride, ziyası kayıp, daha geç doğduğunu söylesem sizin tespitiniz nasıl olur? Neden böyle olmuştur?

Aslında Alaeddin benden daha önce başladı her şeye. O, hayatının başlangıcında bana göre daha atak davrandığı gibi şimdi hayatını noktalarken de benden daha atak davranmıştır. Alaeddin ilkokulda iken ve daha sonraları şiir yazardı.Ortaokulu bitirdiği yıl(bu aslında orta ikiden üçe geçtiği yıl oluyor, 1955 yılı) bir arkadaşıyla ortaklaşa bir roman yazma teşebbüsleri de olmuştu. Bense o yıllarda okuyor olmakla birlikte yazmayla hiç işim olmadı. Ancak bende yaptığım işe karşı bir vefa ve ısrar duygusunun mevcut olduğunu düşünüyorum.Ben yazmaya başladıktan sonra, bazı arızi durumlar haricinde hiç terk etmedim. Sürekli yazdım. Alaeddin ise aklına estiği gibi yaşadığı gibi, aklına estiği gibi de yazmıştır.
Edebiyat Dergisi, Mavera Dergisi, İstanbul-Eyüp Sultan’daki Ev-Erenköy’deki Üstad Necip Fazıl’la sohbetler-Sezai Karakoç’la ilk beraberlikleriniz(tanışmanız) nasıl olmuştu? Kahramanmaraş’tan Ankara’ya, Kahramanmaraş’tan Balıkesir’e süren yolculukta geride kalan izler size neler söyler?

Bu soruda bahsedilen uğrakların her birinin, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Edebiyat Dergisi, Mavera Dergisi, Ankara, Kahramanmaraş, Balıkesir ayrı ve uzun öyküleri var. Dilerseniz onu başka bir sohbete bırakalım. Ama Alaeddin’nin hayata gözünü yumduğu Balıkesir molasından biraz bahsedelim. Bizim Balıkesir’le ailevi, organik bir ilintimiz yoktur. Alaeddin’in oraya gidişi bugünden geriye bakıldığında adeta kaderin bir şevki gibi görünüyor. Alaeddin emekliye ayrıldıktan sonra Sincan’da küçük bir daire aldı ve oraya yerleştiler. Oğlu Hakkı orada okula başladı. Ancak onun okula başladığı sırada okul yolunun çamurlu olduğunu fark etmişler ve başka bir semte taşınmak istemişlerdi. Buldukları evin sahibi o evin haziran sonunda tahliye edileceğini bildirmiş, tarih Alaeddin’e de uygun düşünce sözlü bir mutabakata varmışlar. Alaeddin haziran sonunda kendi evini satmış olarak yeni evi satın almak üzere gittiğinde, o zat “ben evimi satmaktan vazgeçtim”demiş. Biz duruma işte tam bu safhada vakıf olduk. Alaeddin’in elindeki parayla çok aramamıza rağmen Ankara’da yeni bir daire bulamadık. Alaeddin Sincan’da sattığı evi yeniden satın almak istedi fakat yeni ev sahibi Alaeddin’den kendi satın aldığı fiyattan iki mislini teklif etti. Bu sırada, Balıkesir’de emekliliğini sürdürmekte olan kayınbiraderi akıllarına geldi ve ellerindeki parayla orada uygun bir daire bulup bulamayacaklarını sordular. Balıkesir’e gidişin hikayesi kısaca budur.(1997 gibi) Aslında Balıkesir’le hanım tarafının da ailevi bir ilişkisi söz konusu değil.
Edebiyat dünyası az ya da çok biliyor. Sizinle ikiziniz arasında bir mesafe var gibiydi. Bu, ayrı kentlerde bulunmanızdan mı yoksa başka nedenler de var mıydı?

Edebiyat dünyasının hakkımızda bildiğini söylediğiniz şeyin ne olduğunu ben bilmiyorum. Alaeddin’le biz ortaokul ikiye kadar aynı sınıfta okuduk. Alaeddin o sene sınıfta kalınca lise bitirmesine kadar farklı sınıflarda okuduk. Ben liseyi bitirince, 1958 yılında yüksek tahsil için İstanbul’a gittim ve Hukuk Fakültesi’ne  başladım. Bir yıl sonra, Alaeddin ana-babamızla beraber İstanbul’a geldi. Lise sonda takıntısı olduğu için son sınıfı Eyüp Lisesi’nde tamamladı ve Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’ne girdi. O tarihlerde ilkokullarda vekil öğretmenlik diye bir kadro vardı. Alaeddin tahsilini vekil öğretmen olarak çalışarak tamamladı.Fakülteden sonra Kahramanmaraş, Mersin, Çorum Liseleri’nde Felsefe Öğretmeni olarak görev yaptı. 1970’li yılların ortalarında o zamanki Gazi Eğitim Enstitüsü’ne felsefe hocası olarak tayini yapıldı. Daha sonrada Ankara Fen Lisesi’nde görev yaptı. Bu göreve devam ederken Kültür Bakanlığı’na Bakanlık Müşaviri olarak nakledildi ve bu görevden emekli oldu.Tahmin edileceği gibi ikimizin arasında mekan olarak hep bir mesafe söz konusu olmuştur. Ama biz, kardeş olarak bağlarımızı hep sürdürdük. Bana hep öyle gelmiştir ki, Alaeddin beni benim onu sevdiğimden daha çok sevmiştir. Bir başka bağlamda anlatmaya çalıştığım ilgi çekici bir psikolojik durumun sözünü etmem gerekiyor burada. Seven insanların birbirlerine karşı tahammülsüzlüğü durumu… Ben Alaeddin’i sevdiğim için onda kusur olmasını istemezdim. Kusur diye gördüğüm bir davranışıyla karşılaştığımda da ona tahammül etmekte zorlanırdım. Ancak dikkat edilsin ki, buradaki tahammülsüzlüğün kaynağı sevgidir.
Sizin hikayede, ikizinizin ise şiirde yolculuk yapması, tahlil açısından baktığınızda, ikizinizin şiirini nereye oturtuyorsunuz?

Alaeddin her ne kadar çocuk yaşlarda şiir yazmaya başlamış ise de şiirini bilinçli olarak yazmaya başlamasının tarihi 1950’li yılların ikinci yarısından sonraya rastlar. O dönem; ikinci yeni şiirinin dolu dizgin hükümranlığını ilan ettiği yıllardır.Ancak bir yandan da Orhan Veli şiirinin etkileri canlı olarak sürmektedir. Alaeddin’in şiiri ikinci yeninin Türkçe’ye kazandırdığı ifade imkanlarını kullanmıştır diyebilirim. Bu, onun şiirinin ikinci yeninin dümen suyunda olduğunun anlamını taşımıyor. Gerçekten de onun bazı şiirlerinin izleğini oluşturan nostalji, zaman, güzelleme, aşk, ölüm, yalnızlık, metafizik coğrafya, hafakan, hastalık gibi hususlar, onu ikinci yeni şiirinin içeriğinden ayırmamızı gerektirir. Bu şiirin hüzün dolu arka yapısıda ikinci yeni şiirinde görmediğimiz bir başka farklılıktır. İkinci yeni bağlamında konuşulduğunda onun şiiri Akif İnan’ın ve Erdem Beyazıt’ın şiiri ile birlikte Cahit Zarifoğlu şiirinden daha uzak düşer. Adını andığım bu şairler 1960 kuşağının bence temel nirengi noktaları olarak ele alınmalıdır. Daha sonraki kuşakların neşvünema bulmasında bu şairlerin kurdukları ve geliştirdikleri dilsel ortam, vurgulanması gereken bir katkıya sahiptir. Kendilerinden sonra gelenlere deyim yerindeyse bir basamak, bir nefes alma penceresi açmışlardır diyebilirim. Bu şiir olmasaydı ikinci yeninin kendini iyice soyuta hatta anlamsızlığa inhisar ettiren şiir telakkisi kısır ve tıkız bir noktaya saplanmış olarak kalabilirdi.
Cahit Zarifoğlu’nun Yedi Güzel Adamı’nı nasıl tanımlıyorsunuz? Edebi yolculuklarında ebediyete uzanan çizgi duruşları neydi?Yedi Güzel Adam’ın geride kalan 4.5.6. ve 7. şahısları için neler söylersiniz?

Cahit Zarifoğlu’nun Yedi Güzel Adam’ı sembolik bir manayı içerir. Dini folklorumuzda üçler yediler kırklar diye anılan insan kümelerinin de mecazi anlamı vardır. Bu bağlamda yedi kişinin sayı hesabıyla tam da yedi kişi olmayabileceğini söylemeliyim. Nitekim 6. ve 7. kişiler dönemden döneme değişmiştir. Bu da öyle görünüyor ki, efsanenin bir parçası ve bir özelliği olarak tezahür ediyor. Üçünün gittiğini söylediğine göre, gidenlerin ; Cahit, Akif İnan ve Alaeddin olduğunu söyleyebiliriz. Ama geride kalanlar için ne söyleyebilirim ki ? Burası galiba ifadenin iflas ettiği noktaya denk düşüyor.
Hastalıklar onu okumadan, yazmadan alıkoyamadı. Neydi bu hastalıkların arka boyutu ve yazma tutkusu? Şiir, deneme, geride kalan dosyalar, eserleri, yarım kalan Umudun Türküsü, biraz bunları açabilir misiniz?
Alaeddin son hastalığının en kritik dönemlerinden, son nefesini verdiği ana kadar bilincinden ve hafızasından hiçbir şey kaybetmedi. 2 yıl önceki ramazan ayında yani 2001 yılının ramazan ayında Balıkesir’de oturmakta oldukları Bahcelievler semtinin camiine teravih namazlarına gidiyor. Bir teravih çıkışı yanındaki kişi kendisine ” Madem teravihlere bu camiye geliyorsun, sabah namazlarına da bu camiye gel” diyor. Alaeddin o günden başlayarak sabah namazları için de aynı camiye devam ediyor. Fakat gariptir ki, kendisine bu tembihte bulunan kişi ile bir daha karşılaşmıyorlar. O dönemler Alaeddin için okuma ve yazma yönünden bir hayli bereketli geçmiştir. Uludağ Tıp Fakültesi’nde yattığı günlerde de sürekli okuyup yazdığını biliyorum. Hastalığı dolayısıyla ses tellerinden biri veya ikisi hasara uğradığından konuşamıyordu. Meramını bir deftere yazarak ifade ediyordu. O günlerde yazdığı ve bir kısmı yayımlanmış olan yazıları, bence onun ifade yönünden en zengin örneklerini oluşturur. Şimdi dizimde bulunan kitaplaşmamış yazılarını Hüseyin SU, Hece Yayınları olarak değerlendirmek istiyor. Aslında yukarıda bir yerde teğet geçildiği gibi Alaeddin, hayatta iken bir yazar ve şair olarak pek de kadri bilinmiş birisi olmadı. Yeni yayımlanacak eserleri ile bu ihmal inşallah bir parça telafi edilir.
İkiz kardeş, şiir, bir edebiyat adamı ve ölüm size nasıl bir önerme sunuyor ?
Konuşmamızın başında ikiz kardeşler olarak birbirimizi hiç kıskanmadığımızı söylemiştim.Bu kaideyi Alaeddin’in teneşirdeki duruşu bozdu. Vakur ve muhteşem bir duruştu o. Onu ilk defa orada kıskandım. Niye bende orada, onun yanında değildim diye.(…zamanın durduğu anı yaşadım. Üstadın uzun süre sessiz gözyaşlarını Alaeddin ağabeyden arta kalan son bir mısra gibi yüreğimin derinliklerinde hissettim.)

Bu röportaj imkanını bize sunduğu için kendilerine şükranlarımızı arzediyor, kardeşi Alaeddin Özdenören’in vefatından dolayı rahmet, kendilerine sabır, sürdürdüğü onurlu yolculuğunda bereketli ömürler diliyorum.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Bana Sormayın N’olur; Anlatmak Çok Zor Olaca... / Nurettin Durman
Bir Ben Varım Burada Senin Hatırına / Erol Erdoğan
Değilse Şimdi Hiçbir Vakit / Fatma Çolak
Gitmeler / Özcan Ünlü
Yalnızlığımızdır / Alaeddin Özdenören
Tümünü Göster