Derinlikler

234
Görüntüleme

Günlerdir içimde dolaşan fikir bulutlarının yoğunluğuyla dünyaya bakıyordum. Sorularım, sorgularım vardı içimdeki ve dışımdaki dünyaya ait. Neydi gördüklerimin derinliklerinde olan esrar? Kütüphanemdeki kitaplarla, yaşama farklı büyüteçlerden bakan insanlarla fikir teatisinde bulundum. Bugün, benimle aynı zamanı teneffüs edenlerle değil geçmişteki soluklarla konuşmaya ihtiyaç duyuyordum. Uykusuz, düşünce dolu bir gecenin sabah yuvarlanışında tanımlayamadığım bir heyecanla kalkıp sahile doğru yürüdüm. Güneşin doğuşunda batışının izleri vardı. Bir Kızılderili’nin Yüce Ruh’u selamlayışını resmeder gibi, güneşi bütününe vakıf oluncaya kadar selamladım. Denizin bilinmez derinliklerine doğru süzülen bakışlarımın arasından zamanın kaydığını fark ettim. Zaman ve mekandan münezzeh olan Yüce Ruhun bir parçası olduğuma göre geçmişe gidebileceğimi ve hakikatine ulaşmış kimselerle hayatın derinliklerindeki esrarı keşfedebileceğimi hissettim. 2500 yıl önce yaşamış olan Heracleitos’u görme arzusu duydum ve içimdeki dalgaları anlatabilmenin hayallerini şiirleştirdim.
Kendi kendini aşmakla hakikate ulaşılacağını bilmek, insanı istikamet üzere yollar bulmaya sevk ediyor. Derin bir nefes aldım ve “Lütfen Yüce Ruh. Beni, benden önce seninle bütünleşmiş bir ruha taşı” diye dualar uçurdum, meditasyonlar savurdum, bu talebi hücrelerimdeki quant uzayına kadar kabul ettirdim. Beş dakika gibi bir süre yoğun duygularla hayata devam ettim. Sanki zaman bir anda makaslandı ve bir lahzada kendimi Yunanistan’da hiç tanımadığım Ephesos şehrinde buldum. Kentin yapısına ne kadar yabancıysam zamanına da o kadar yabancıydım. Zaman soğuk bir şekilde akıyor ve beni bu soğuklukla yakıyor gibiydi. Bir anda yalnızlığımı, çaresizliğimi seyretmeye başladım. Talep ettiğim zaman ve mekandaydım lakin, talep etmediğim kadar o zaman ve mekanın dışındaydım. Evler seyrek bir şekilde kente oyuncaklar gibi yerleştirilmişti. Görünüşleri ‘biz yokuz’ dercesine gösterişsizdi. Sokaklarda asfalt yerine toprağın aldığı şekil yollar oluşmuştu. Araba gürültüsü gibi ruhu yoran cızırtılı senfoniler yoktu. Buna mukabil insanlara terapi yapan kuş sesleriyle sokaklar dinlenme yerleri gibiydi. Sanki yapılan binalar, değişiklik olsun diye doğa tablosunun içine vurulmuş birkaç fırça darbesi olarak meydanlarda geziniyordu. Gökyüzü farklı renklerde terennüm ediyordu. Bulunduğum sokağı güzelce temaşa ettikten sonra içimden bir ses “Artık Heracleitos’u arama vakti” diye uyarıda bulundu. Yürümeye başladığımda insanların konuşmalarını anladığımı fark edince gökyüzüne tebessümlü balonlar uçurdum. İnsanlar bilgelik kelimeleri yiyor, içiyor gibiydi. Bir müddet yürüdükten sonra zayıfça, sakallı bir adama rastladım. “Afedersiniz, Heracleitos’u nerede bulabilirim?” diye sordum. Adam bilge bir tavırla “Kendinde bulursun” dedi ve yoluna devam etti. Nasıl bulabilirdim? Elimde ne adres ne de bir nişane vardı, Heracleitos’a dair. Bu arada ‘kendinde bulursun’ cümlesinin manasını da anlamaya çalışıyordum. Yürümeye devam ettim, hem de hiç arkama bakmadan… Madem ki, Heracleitos’u kendimde bulacaktım o takdirde gözümü, gönlümü detaylara değdirmeden yoluma istikamet vermeliydim. Ne meşakkatli bir yolculuk diye düşündüğüm esnada “Sen istedin biz de verdik” diye bir ses hem içimden hem dışımdan gelir gibi oldu. Ayaklarımın yorgun yürüyüş geçitlerinin gölgelerine doğru oturdum. “Yüce Yaratan, bilmediğim zaman ve mekanın mahkumu olmayı değil kendimdeki mahkumiyeti kaldırmanı talep ediyorum. Ne olur beni bana bırakma” nidasıyla gözlerimi kapattım ve bir süre boşluğa doğru yayılmaya başladım. Tekrar yürümeye karar vererek derin bir nefesteki derinlikleri nefesledim. Birden aklıma yaşlı adamın “kendinde bulursun” sözü geldi ve akabinde gözlerimi gönlüme doğru çevirdim, içimdeki aynayı müşahede ettim. Taaccüp verici bir hadiseyle karşılaştım. Evet, evet Heracleitos’un yerini görebiliyordum. Aynamdaki adresle birlikte coşkun bir neşeyle koşarcasına istikametime doğru yöneldim. İçimdeki aynaya tekrar bakınca aynanın, mekanın doğruluğunu tasdiklediğini anladım. Milyonlarca heyecan kabarcıkları alemlerimde dans edip, senfoniler icra ediyordu. Yoğun gökkuşağı renklerinin verdiği cesaretle Heracleitos’un kapısını çaldım. “İçeri gel, bilgeliği arayan kişi” diye içeriden kelime çiçekleri savruldu. Nice karışık kum fırtınasının taarruzu altında içeri girdim ve ıssız bir odanın loş renkleri arasında aydınlık kelimelerin kokusunu estiren bilge Heracleitos karşımdaydı. Kendimi zorlayarak “Merhaba Efendim, nasılsınız?” diyebildim. “Biz her lahza da iyiyiz. İçimizdeki iyilikle dışarıyı görürüz”diye cevap verdi. Sonra “Bilgeliği arayan kişi, söyle bakalım, kendinde bizi bulmaktaki muradın neydi?” diye sordu.
Kişi soru sormak için aradığını bilmek zorundadır. Sorgulayabilmek hatta derin sorgulama yapabilmek ilgi, bilgi ve sevgi iktizâ eder. Bendeki ilgi, bilgi ve sevginin ne derecede olduğunu analiz etmek için sadece birkaç nefeslik zamanım vardı. 2500 yıl sonrasını yaşarken bir takım sorularla uğraşıyordum, 2500 yıl öncesine geldiğimde sorularım boğazımı düğümlüyordu. Sanki soruların denizin yüzeyindeki damlacıklar kadar zahirdi, lakin derinliğimdeki esrarı bâtınımdan kaybolmuştu. Varlığımın zerrelerinin dahi yokluk diye haykırışa geçtiği anda girizgâh yaparak “insanın ve doğanın derinliğini nasıl tanımlarsınız?” diye sual eyledim. Birkaç dakika başını gönlüne doğru eğdi, sözlerini dinlendirdi ve heybetli bir tebessümle “Bilgeliği arayan kişi; Doğa, gizlenmeyi sever, insan da doğa gibi batınıda mevcudiyetini barındırır.” dedi, suskunluğa yelken açtı. Zaman ikimizin arasında gidip geliyordu. Kompozisyonun girişi bir cümle, gelişmesi sadece sessizlikti. Daha ne kadar bekleyeceğimi bilmiyordum, lakin bildiğim senelerce mütefekkirine bir şekilde mülahaza ettiğim sualleri çözmüş bir bilgenin sessiz derinliğini hissetmeye başlamamdı. İnsanın, doğanın derinliğini anlamak belki de derin sessizlikten geçiyordu. Sessizliğin gizemini bozmadan latif bir şekilde söze başladı. “Demek doğanın gizlerini derin ekoloji diye tanımlıyorsunuz. İnsanın ruhunu ifade etmekle doğanın derinliğini tanımlamak aynı şeylerdir. Kendinin gizine vuslat eyleyen kişi doğadaki bir çiçeğin derinliklerine de vakıf olabilir. Kimi zaman kelime bilmez, belagatten anlamaz gibi görünen bir kişi, kelimelere muhtaç olmayan Kadir-i Mutlak gibi tavır sergileyebilir. Kelimeler ne kadar acizlik gösterseler de derinliklerinde bir çok duyguyu barındırırlar. Duyguların kelimesi yoktur. Çiçeklerin, ağaçların, yaprakların, rüzgarın, hayvanların kelimesiz seslerinde nice azamet, merhamet dolu derinlikler gizlidir. Yeter ki, sen dinlemeyi öğren. Lakin, çocukların anne babalarını dinledikleri gibi dinleme. Hakikati kavrayabilecek gibi ruhunla dinle. Bilgelik, dünya düzenini anlamaktan geçer. Dünyayı insanla tefsir edebilirsin, insanı da kendinle çözersin.
Bir denizi, kıyısında temaşa ettiğin zaman kendini yüzeysel damlacıkların yoğunluğunda seyredersin. Bir anlamda denizi senin çehren gibi nitelendirirsin. Ne zaman denizin içine kendini dahil etmeye başlarsın o lahzada ruhunla bütünleşen derinlikleri solumaya başlarsın. Her adımda daha fazla hissedilen bütünlük tezahür eder. Çemberdeki baş ve sonun bir olması gibi çokluk tekliğe tebdil olur.”
Derin soluklarda sessizleşti. Sonra konuşmasına devam etti.”Evet, bir hikaye anlatıp sorunun çözümünü sana bırakacağım” dedi ve hikayeye başladı. “Dünyanın küçük bir mekanında yaşayan iki dost vardı. İşleri, hayatları farklı, kelimeleri noksan, belagatleri olmayan iki arkadaş… Biri toprakla uğraşır, diğeri insanların çöplerini beldeden temizlemek rolünü üstlenmişti. İkisi de rollerinin hakkını hakkıyla verirlerdi. Akşamları birlikte çay yudumlarlar, güneşin batışını seyrederlerdi. Kimi zaman bir çiçeği uzun uzun temaşa ederlerdi. Bazen ağaçları seyretmek sessizce işlenen konularından biri olurdu. Bazen gökyüzüne doğru bakışlarını sabitlerlerdi, kuşlarla sohbet ediyorcasına… Üzgün olduklarında bir ağaca beraber dokunurlar, mutlu zamanlarda ise düşen bir yaprağı birlikte seyrederlerdi. Derinden derine sessizce birbirlerini anlamanın mutluluğu yüzlerinden okunurdu. Yıllar geçiyordu, buna mukabil kelimesiz dostlukları farklı boyutlar kazanıyordu. Hiç kimse ikisinden birinin sesli ya da uzun cümleler kurduğunu duymamıştı. Zaman sessiz ve derinden akarken iki arkadaşın aynı günün sabahında öldükleri haberi her tarafa yayıldı. Çevredeki herkesi hüzün sarıp sarmalamıştı. İki yürekli dost kasabayı birlikte terk etmişlerdi. Cenaze merasimi yapıldı ve iki dostu yan yana iki mezara defnettiler. İkisinin de annesi ellerinde bir kağıtla birbirlerine doğru istikamet almışken yolda karşılaştılar. Vasiyet türevinde not olduğunu zannedip okumak istemişler, lakin zarfın üzerinde ‘Sadece Dostum İçin’ ibaresini görünce zarfı açmamışlar. Annelerin yüzlerinde şaşkın bir ifade dans eder gibiydi. Zarfları birbirlerine verdiler, sanki oğullarının dostlarına veriyormuş gibi… İkisi de zarfları açtılar ve okudular. Bahçıvan olanın mektubundaki ibare ilginç şekiller uçuruyor gibiydi. ‘Can dostum, seni yapraklarla anladım ve yapraklarda sevdim.’ Sadece bir cümlelik vasiyet. Sonra diğerinin annesi oğlunun arkadaşının yazdığı satırı heyecanla okumaya başladı. ‘Can Dostum, ben de seni yapraklarla anladım ve yapraklarda sevdim.’ İkinci ibare sanki bir mektuba cevap verir nitelikteydi. Aslında iki arkadaştan biri öldüğü zaman diğerine takdim edilecek mektuplardı. Daha enteresan olan, ibarelerin üzerindeki tarihlerin aynı olmasıydı. Bu olayın özü herkesi şaşırtmıştı. Bir dost bir dosta kendisi öldükten sonra okusun diye bir mektup yazıyor. Aynı gün, gönülden gönüle mesaj geliyor ve dahi diğer dost da mektuba cevabını yazıyor. İki dostun ölümünden sonra ruh boyutundaki dostane bir selamlaşmaya herkes tanık oluyordu. Bu iki dostun hikayesinin hakikatinde yapraklardan birbirlerine giden yollarının sonunda yaratan ile bir olma noktası kendini zahire vuruyordu.”
Hikayeyi anlattıktan sonra yüzüme tebessümle bakarak “Derin doğa, derin insanı anlaman için derinliklerini keşfetmen gerekir” dercesine gönlüyle gönlümü selamladı. Engin bir deneyimin derin sessizliğiyle geri dönmek için ayağa kalktım ve sevgimin bütün derinliğiyle Heracleitos’u kucakladığımı gözlerimle kendisine ifade ettim. Ayrılık vaktiydi, 2500 yıl sonrasına dönüş bileti hazırdı. Vuslat insana zevk, firak ise acı verir. Lakin o andaki firakım vuslat adıyla müsemma olmuştu. Sokağa çıktım ve yürümeye başladım. Misafirlik son noktalarını sayfanın alt satırlarına yerleştiriyordu. Bir solukta İstanbul’da bir bebek gibi yeni tekâmülleşmelere doğru gözlerimi açtım ve şöyle niyaz eyledim: “Yüce Ruh, bütün derinlikler sende gizliyse, Sen beni, doğayı, Heracleitos’u, sevdiğin herkesi, her şeyi SENDE derinleştir.”

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Bana Sormayın N’olur; Anlatmak Çok Zor Olaca... / Nurettin Durman
Bir Ben Varım Burada Senin Hatırına / Erol Erdoğan
Değilse Şimdi Hiçbir Vakit / Fatma Çolak
Gitmeler / Özcan Ünlü
Yalnızlığımızdır / Alaeddin Özdenören
Tümünü Göster