Aksâm-ı Kelâm

278
Görüntüleme

İncire ve zeytine yemin olsun ki, inmedim Tur-î Sina’dan. Çarıklı yalnızlığımla dönüp dolaşıyordum cinayet mahallinde. Yakılan ateşi görmüştüm, sonra dökülen kanı. Biliyordum ve susuyordum. Ayet ayet soyunuyordum muhannetliğimden. O anı bekliyordum bir ömür boyu. Uçup gidecekti can kafesimden gönül kuşu. Uçup gidecekti ve ben incir ve zeytin yeminiyle kalakalacaktım. İncir, tane tane muhabbet rayihası; zeytin, muhacir uzletlerin görünmez libası. Biliyorum aynı rüyaya uyanacağım, yemin üzere, sükûnet.

Yayılmış ince deri üzerine serpiştirilmiş tekmil varlığıma yemin olsun ki, dönmedim sözümden hiçbir vakit, uymadım geçip gidenlere. Hayatlar yanıyordu halesinde. Çarmıha geriliyordu sığ sularda büyük balıklar. Kalır mı hiç taş taş üzerinde. Hayatlar, toprağından kopmuş mezardır. Uzak düşüyordu başlar gövdelerden. Ömrüm kendine benzemiyordu. Bir hüznün vardiyasında bahtımı karşılıyordu cellât. Geçip gidenlere dönüp bakmıyordum. Bakılmıyordu. Aslımı sorguya çekemiyordum. Dökülmüştü dişlerim, kırılmıştı kanatlarım, kayıptı kelimelerim.

Kaleme ve satır satır yazdıklarına yemin olsun ki, kurutmadım ruhumun mürekkebini saman sarısı zamanlarda. Boynumda kementti leylî meccanî imgelerim. Yol kenarında ölüme sayeban serviydi birbirinden kopuk cümlelerim, birbirine muhbir hecelerim. Bir garip sürgünlüktü benimkisi. Heybemde kurşun kurşun eritilmiş kelimeler, kalbimin diyeti, bir tutam har. Savruk beldem, mükellem kasem. Yitik cennetim, aksâm-ı kelâm.

Düştüm yola bir fecir vakti. Dedim, her şeyin çiftine de tekine de yemin olsun ki, kutsal kılınmış bir yalnızlıkta yitirdim belleğimi. Görmedim aslımı karanlığı kuşanmış gecelerde, kaçtım, kaçtım kendimden gün ortasında ışığımla çarpıla çarpıla. Gecesini kaybetmiş bir yarasaydım, bir benzerinden ayrı düşmüş ayrıksı şürekâ. Yoktu bir benzerim. Simetrisi bozuk gözlerim, pek garip. Rayından fırlamıştı ukbam, ifşa olunmuştu sırrım. İçimde yanıp duran kevirdir lügatler.

O şehre yemin olsun ki, kıblemi bulmak içindi içimde yaptığım başı sonu belirsiz bütün yolculuklar. Beytullah’ın tepesinde çırpınıp duran yaralı bir güvercindim, yerden kaçan göğe bakan. Biçilmiş ekindi tayin edilen zaman, dökülecek kandı her halükarda hüsranda olan, zayi insan. Hükmü yoktu Mekke’sini yitiren şehirlerin. Hükmü yoktu Besmelesiz göklere salıverilen beyaz güvercinlerin. Hükmü yoktu yemine vurulmayan şehirlerin.

İbrahimî sırrın sebebi hikmeti olan gecelere yemin olsun ki, bir an için olsun gerisinde kalmadım kaderimin. Bana biçilen yazgıyı su gibi aziz ekmek gibi kutsal bildim, öpüp de başıma koydum. Sırrımdan evvel yürüdüm İsmail’ime. Biliyordum, ötelerde bir yerlerde beni bekliyordu İsmail’im ve karşılaşmamız an meselesiydi. Sapır sapır dökülen yol arkadaşlarım bunu söylüyorlardı hep. Olur olmaz zamanlarda sırra kadem basan kasideler sonra. Ömrüm derim, ne çok yanılgının bilançosu. Baba yadigârı hayatların can burgusu…

Asra yemin olsun ki, rahmet yağmurlarıyla ıslandığım ikindi vakitlerinde hüsrana uğrayanların akıbetini aklımdan çıkarmadım asla. Akıbetimden korktum. Süfyan-ı Servi gibi başımı bir daha göğe kaldıramamaktan sonra. Dardı dâr-ı dünya. Konan göçüyordu anında, nâr-ı bela. Çoktan kaynamıştı ikindi suları. Karılmıştı harcı cenaze namazımın. Saf saf dizilmiş uzak yakın dualar. Kırılmıştır bir kere ömrümün fanusu, kırılmıştır gayrı yaşamın canfesi.

Canımın teneşire değdiği kuşluk vaktine yemin olsun ki, gönlümdeki bütün kuşları saldım göğe. Rabbimden başka vekil bırakmadım kendime kayluleye yatırılmış demlerde. Eşiği atlatmaya az kalmıştı. Gölgem, sırtımı yaslandığım zamanların altında kalmıştı. Kan kusturmuştu mesafeler ayaklarımın altında sallanıp duran emanet mekâna. Bir kıl û kal kaldı taşa vurulan nihan, eşkâl-ı hüzzamdı göğe salınan kuşlar, kanat kanat şerha, söz temsili değil, duha!

Sökmek üzere olan şafağa yemin olsun ki, kısa tutmadım secdelerimi hüccet babında. Yere indirmedim ötelere kalkmış ellerimi. Yarılacaktı dehir, yörüngesini bulacaktı dünya. Mihenk taşlarıyla oynayacaktı Rahman, göbek bağından kaderine yakalanacaktı insan. Gayb olacaktı bütün olanlar ve de hiç olmayacak olanlar. Dönecekti dünya, sökecekti şafak, bir namazlık saltanatıyla kalakalacaktı insan, eski hüsran, yemin üzere.

Dökülüp saçılan geceye yemin olsun ki, sorguya çekildiğim karanlık demlerde zulmetmedim kendime, müntehir suretleri tuttum yorgun bedenime. Kurulurdu mahzun semtler yoksul suallerimde. Ne verecek birşeyim vardı sıtmaya tutulmuş ruhumdan gayrı ne de alacak gücüm vardı tecimsel günahları. Hepten bezirgânlaşmıştı levhalar. Görünmez olmuştu yol işaretleri. Gözyaşlarına boğulmuş mesrur aynalar, sırma saçlar. Daha semtime uğramayacaktı kar yangınları, cehennemden kan bedelini isteyecekti sülüsüm.

Savrulup duran gün ışığına yemin olsun ki, en güzel yol şarkımı okudum şemsle aramdaki mesafe hak ile yeksan olurken. Çelik zırhını kuşanıyordu şems ve en güzel şarkısını okuyan kuğuya özeniyordu kalbim. Bir sala okunur iki namaz arasında, Hüseynî, segâh. Meşk edilir menfasında ömrüm. Buz tutmuştur elim ayağım, kırılmıştır kolum kanadım. Sararmıştır benzi güllerimin. Bir melalle kalakalacaktır yitik bahçem.

Batmakta olan yıldızlara yemin olsun ki, biliyordum beni bekleyen sonu. Mahşerî yalnızlığından çıkmıştı yılkılarım ve tabiri olmayan rüyaların altında kalakalıyordu encamım. Gecenin pervazına konmuştur cinayetler, uykularından kaçıp gelmiştir maktuller ve kıyametin müdavimidir yıldızlara tutulmuş ayetler. Bir bilet daha kesilecektir ötelere, yoksul bir tansığın kızılca kıyametiyle.

Tepemde ışıldayıp duran aya yemin olsun ki, bırakmadım hüznümü hiçbir vakit yerde. Yola her davrandığımda, hüznümü aldım yanıma. Yalnızlığımda çoğaldım. Şemsiyedir gece başımın üzerinde, doğacaktır elbette şakk-ı kamer. Sırtım geçmişe, yüzüm geleceğe dönük. Evvabîn sularında yıkanacağımdır. Güller dolacaktır havuzuma. Kevser gününe kalacak hesabım. İptaldir bütün randevularım hercaimenekşe kokulu havalarda. Ne bir kuş ağyarımda ne de bir ezan makamında. Kanı çekilmiş yapraklar ayaklarımın ucunda.

Kâfirlerin ruhlarını şiddetle çekip çıkaranlara yemin olsun ki, Rahman üzerine geldi nefesim, çarmıha gerilmiş nefsim kapımda. Kelebek kalbidir iki zaman. Geldim gider oldum hep Rahman’a. Kalmadım kendime hiçbir vakit. Çarpılmıştı gölgem. Yelesinden tutulmuş atlar misali suya inmiştir tul-u emellerim. Benim değildir bu dünya. Söyleyecek sözüm yoktur. Bir sineğin kanadı hükmündedir tul-u emellerim. Düşecektir müstakim kaleler, düşecektir yıldızlar. Harlanacaktır cehennem. Uçsa da kuşlarım bir fecri kâzib vakti.

Müminlerin ruhlarını kolaylıkla alanlara yemin olsun ki, Rahim üzerine indi muhabbet halkası. Siyah hırkaydı günler sırtımda. Boynuma dolanmış zincirdi sabaha akan nehirler, geceye dolan deryalar. Ben içreydi yine çengiler ve dualar. Kalıbından soyunmuştur asuman. Ötelere akacaktır dizlerimde birikmiş karanlık sular. Bir zemheride uçar kuşlarım. Ne gök karılmıştır sanki ne de yer yarılmıştır. Hadım edilmiştir dünya, ömrüm süt liman.

Art arda gönderilenlere, kasırga gibi esenleri hakkıyla yayıp ayıranlara, özür ya da uyarı olmak üzere öğüt bırakanlara yemin olsun ki, kalmadım hiçbir vakit galiz bir efkâra, kasıklarımdan tutulduğuma yağmurlarda. Sevmek gibi geliyordu ayrılıklar ve unutuluyordu bir zaman sonra çekip gidenler. Ne peygamber kalmıştı hasırda ne de kullara mesken olacaktı taze uykular. Bir ağrıya uyanacaktı işte bütün çocuklar. Ayrı ölecekti kadınlar, yoksul kefenlenecekti ihtiyarlar. Üç ağlayacaktı merhamet üzerine sorguya çekilmiş analar, bir sevinecekti İsmail’ine doymadan gitmiş İbrahim, İbrahim’ini büyütememiş son peygamber.

Pek uzak olmayan kıyamet gününe yemin olsun ki, fazla kalmadım dünyada, ancak bir akşam vakti veyahut kuşluk vakti. Açılmıştır gayrı hançeresi göğümün. Bükülmüştür belim. Kırılmıştır asam. Garip bir yolcuydum işte nihayetinde. Ölüme taşınıyordum bütün yolculuklarda anbean. Her menzil yere düşmüş bir perde, her hüzün topuğumda infial. Şems’in Mevla’sına kavuşmasına pek yakın yola düşmüştüm. Leylî meccanî ömrüm bir Hüseynî’den bir segâha geçip durmuştu, şafak sökmüştü, vakit erişmişti. Kırılmıştı kanatları kuşlarımın, duha!

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Mahmud Derviş: Övgüsü Yüksek Şair / Mehmed Işık
Süreyya’yı Taşlamak: Bir Oryantalist İftirası... / Abdullah Ömer Yavuz
Aksâm-ı Kelâm / Faik Öcal
Kırılmış İşte / Mehmet Baş
Ene’l Aşk / Adige Batur
Tümünü Göster