Dilemma

191
Görüntüleme

Talebeleri teheccüd namazına kaldırmak üzere evden çıktı. Caminin avlusuna girdiğinde medresenin küçük penceresinden gecenin karanlığına süzülen idare lambasının ışığını gördü. Gençler namaza kendileri kalkmıştı. Güldüğünde ortaya çıkan gamze sol yanağında beliriverdi. İlim tahsil ettiği yıllarda bir arkadaşının kendisine söylediği sözler aklına geliverdi:- “Abi, geceleri uyanıyorum ve ne kadar uyumak istesem de bir daha uyuyamıyorum. Bari kalkıp teheccüd namazını kılayım diyorum. Namazı kılıp yatağa girsem de nafile… Gene gözümü uyku tutmuyor, gözümü kırpmadan öylece bekliyorum. Bari kalkıp biraz ders çalışayım diyorum… Hayır, abi sandığın gibi değil !Evimi, ailemi özlediğimden değil bu uykusuzluk hali. Daha şevval ayında evdeydim. Hem önümüzde kurban bayramı var. Hoca Efendi memleketi uzak olanları zilhiccenin başında gönderebileceğini söyledi geçen gün. Ben çok düşündüm, bu gece yarısı uyanmaların sebebini. Sonunda şu kanıya vardım: Abi bu medreseden yüz yılar boyu ne kadar çok öğrenci gelip geçmiştir bir düşünsene. Talebeler yüz yıllar boyu, teheccüd vakti kalkıp namazdan sonra ders çalışmışlar bu medresede. Bu hal, bu ruh, duvarlarına sinmiş medresenin. İşte bu yüzden uyuyamıyorum. Mekân uyutmuyor demek ki.”Çok ilginç bir tespit olduğundan aklında kalabilmiş fakat doğruluğuna pek de ihtimal vermediği bu fikrin, aslında hakikati yansıttığını düşünmeye başlamıştı. “Teheccüd namazına kalkarak ders çalışma geleneği, bizim medresenin duvarlarına da sinmiş olmalı.” Düşüncesi, yanağında beliren gamzeyi derinleştirdi. Aldığı sağlam usul dersinin etkisiyle, haram lokma yiyen çocuğun arsız olması halini, ruhun maddeye işleyebileceği fikrine delil olarak getirdi. Peygamber Efendimiz de, daha önce bir kavmin helak olduğu bölgeden geçerken adımlarını hızlandırmamış mıydı? Zahiri ilimlere verdiği önem sebebiyle batınî konularda da düşüncelerini delillendirme yoluna gitmiş olması Yahya Hoca’nın keyfine keyif kattı.Medresenin kapısına geldiğinde, kendilerine güvenmediği gibi bir düşünceye kapılmamaları için öğrencilerinin yanına çıkmadan geri dönmeye karar verdi. Ve fakat geldiğini anlamalarını sağlamak için de bahçe kapısını sertçe çekmeyi ihmal etmedi. Başını kaldırsa değecekmiş gibi duran yıldızların altından eve doğru yürüdü. Geçmişin gece hatırlandığında insanın içine neden bu kadar çok işlediğini düşündü.Kitaplarının bulunduğu ahşap dolabı alışkanlıkla değil, büyük bir farkındalık içinde çektiği besmele ile açtı. Yaşının ilerlemesiyle, kalbinden geçirdiklerinin veya ağzından çıkanın zaman zaman insanın başına geldiği gibi bir inanca sahip olmaya başlamıştı. Gençliğinde hararetle karşı çıktığı batınî konulara ilgisi artmaya başlamıştı. Tüm iyi niyetini korumaya çalışarak çekmişti besmeleyi.  Kapağı aralamasıyla kesif bir küf kokusunun burnuna hücum etmesi bir anda oldu. Yaşadığı hayal kırıklığının kırıştırdığı yüz hatları bu kokudan duyduğu hoşnutsuzluğu anlatıyordu. Oysa bu dolabı yaptırmak için neredeyse üç aylığını marangoza vermek durumunda kalmıştı. Paraya tamah ettiğinden değil dolabın derdine çare olamayışından dolayı yaşadığı tükenmişlikle omuzları düştü. Oysa kitaplarını korumak için ne tavsiye ediliyorsa yapmıştı. Evin içinde mütemadiyen tütsüler yakmıştı. Tavsiye üzerine kitaplarının arasına bu kurtların hazzetmediği söylenen çeşit çeşit bitkiler, türlü türlü çiçekler koymuştu ama çözüm olmadı. İşte son çare olarak, eşinin karşı çıkmasına rağmen yaptırdığı bu kitap dolabı da işe yaramamıştı. Hanımını, eşyalarını koyması için dolabın alt tarafına onun için geniş bir göz yaptıracağını söyleyerek ikna etmişti. O da onca yıl hiç kullanmadığı, bu saatten sonra da kullanmayacağı bohçalara sarılı çeyizini koymuştu. Son zamanlarda farelerin kemirmesinden korktuğunu fazlaca dillendirir olmuştu. Bunda galiba kızlarının büyümesinin de etkisi vardı. Senelerce görüşmediği yahut yeni tanıdığı insanlara gösterme bahanesiyle açtığı çeyizi teker teker inceler, çeyizin farelerin gazabına uğrayıp uğramadığına bakardı. Hanımı için ilave ettirdiği, dolabın alt gözüne, hızlı bir el hareketi ile kapağını açarak baktı. En azından bu bölmede dışardan göründüğü kadarıyla sorun yoktu. Bu sayede, dolaba yaptığı masraf için gelebilecek tepkileri savuşturması kolay olacaktı. Yaklaşık üç aylık gelirini harcadığı bu dolap kitaplara çözüm olamamıştı ama farelerin giremeyeceği kadar da kavi idi. En azından hanımının işine yaramıştı. Babasının sözlerine hak vermeye başladı. Evlerine ölçü almaya gelen marangoza yapacağı dolabı “ayın eskisinde” kesilen ağaçlardan yapmasını tembihlemişti. Mahalle camiinin direkleri ve çatısını taşıyan ağaçlar hemen hemen iki yüzyıllık vardı ve daha dün kesilmiş gibi diri duruyorlardı. Kurtlar diş geçirememişti. Caminin direklerini ve tavanındaki ağaçları her görüşünde aklına hep babasının kame i ayların ikinci on beşini ifade eden “ayın eskisi” lafı gelirdi. Ağaçların senelerce ışıltısını kaybetmeden parlaması ve insanın burnuna gelen türüm türüm kokusu caminin insana huzur veren uhrevi havasına ayrı bir soluk katıyordu.Yıllarca gurbette ilim tahsil etmişti. Okuduğu medreseden icazet aldığı gün, hocaları tarafından kendi el yazmaları, hepsi birbirinden değerli nadide kitaplar hediye edilmişti. Devlet-i Aliye’nin kütüphanelerinde bulunan, bu ve buna benzer kitaplardaki bir babı okuyabilmek için, günler süren yolculuğa çıkan insanlar vardı. Kendisine bilmedikleri mevzuları sormaya gelenlerin çoğunun bu kitapların yüzü suyu hürmetine geldiğini içten içe seziyordu. Ne zaman, sordukları sorulara cevap verebilmek için bir kitap çıkarsa, gelenlerin çakmak çakmak olan gözlerinden anlamıştı bunu. Bulundukları yerde medresedekiler haricinde hemen hemen hiç kitap yoktu. “Yıldızname”ye bakan bir iki kişi vardı; ama o kitabı ciddi bulmuyordu. Zaman zaman halka, bu kitaplarda yazılanların ilmî olmadığı, bunlara inanmamaları gerektiği yönünde uyarılar yapardı.Hiç tasvip etmese de, ilk duyduğunda çok gülmüş olsa da kitaplarının kurtlar tarafından delik deşik edilmesine gönlü razı olamazdı. Yılların birikimi olan ve nadide hatlarla yazılmış bu eserlerin lodos yemiş kar gibi erimesi ve kendisinin bunu durduramaması, onun hiç de tasvip etmediği bir kararı zor da olsa almasına sebep olmuştu. İçi içini yiyordu. Hafifçe titreyen ellerle dolabın üst rafından kamış kalemini ve is mürekkebini çıkardı. Bu iş için ayırdığı kadife parçasıyla çok da bastırmadan kalemin ucunu sildi. Az sonra yıllarca insanları yapmaktan men ettiği hurafe olarak gördüğü işlerden birisini yapacaktı. Günahı ilk işlerken yaşanan gerginliğin, tedirginliğin yanına bir de bu eklenmişti. “Yapmadığınızı niçin emrediyorsunuz?” düsturunun yükselen sesini bastırmaya çalıştı. Dolaptaki tüm kitapları indirdi. Rahleyi önüne doğru çekti. Her zaman çalışırken dikkat ettiği kıbleye yönelme âdetini usta bir acelecilikle unuttu. Besmele çekip çekmemek konusunda kısa bir süre yaşadığı tereddüdün ardından kalemini mürekkebe batırdı. Bütün kitapların uygun gördüğü yerlerine “Ya Kebikeç” yazdı.Mehmet Bey sabahleyin içinde acı bir pişmanlıkla uyandı. Gece geç saatlere kadar bilgisayar başında oturmuş, vaktini internet karşısında geçirmişti. Kılmadığı yatsı namazını kalkmayacağını az çok bildiği halde geceye bırakıp yatmıştı. Kahvaltı için eşinin kendisine seslendiğini duyunca yüzünü iyice buruşturdu. Sabah namazını da kaçıracak şekilde deliksiz uyumuş kalmıştı. Suçlu suçlu, hemen hiç konuşmadan kahvaltısını yaptı. Hanımı böyle durumlarda öfkesini kendisinden çıkaracağını bildiğinden ters bir davranışta bulunmaktan dikkatle sakınırdı. Hafta sonu olduğundan evdeydi. Kahvaltıyı öğlene yakın yapmalarının sebebi de buydu. Hafta sonları geç yatıp geç kalkardı. Namazları kılmamış olmanın verdiği huzursuzluğu, iyi bir şeyler yaparak atmayı düşündü. Bir tanıdıklarının “Biz okumadık bari sen değerlendir.” diyerek kendisine hediye ettiği, iki üç göbek yukarıdan dedelerinden kalma olduğunu söylediği el yazması kitaplara bakabilirdi mesela. Bir dönem bu kitapların askerlerin arama için gelecekleri haberi üzerine sandık içinde bahçeye gömülerek saklandığı hikâyesi, kitapları daha da incelenesi yapıyordu. Kitapların bulunduğu karton kutuyumasanın üzerine koydu. Yapışan sayfaları zarar görmeden açmaya çalıştı. Bazı kitapların aralarından çıkanen az kitaplar kadar eski olan çiçeklere bir anlam veremedi. Böylesine ciddi kitaplar arasında günümüzde bazı kız çocuklarının kitapları arasında ancak görülebilecek türden çiçeklerin, otların bulunması anlaşılır şey değildi. Bir diğer anlam veremediği şey bütün kitapların üzerinde yazan “Ya Kebikeç” ibaresiydi. Fakat bunun anlamını çözebilirdi. Bilgisayarın güç düğmesine bastı. İnternetten Kebikeç’in anlamını araştırdı. Buradan edindiği bilgiye göre eskiden kitapların kurtlar tarafından kemirilmemesi için yazılan bir ibare idi. Çok kitap okuyana neden kitap kurdu dendiğini de anlamış oldu böylece. Kebikeç hakkında birkaç tez ileri sürülüyordu. Bunlardan ilkine göre Kebikeç kurtların padişahıydı. “Ya Kebikeç” bu padişaha seslenmeyi ifade ediyordu. Kurtlarını benim kitaplarımdan uzak tut şeklinde bir ricayı ifade ediyordu. Bir diğer görüşe göre Kebikeç doğu mitolojilerinde, kitapları koruduğuna inanılan cinin adıydı. Mitolojiye göre kebikeç, kitapları çok seven ve onları koruyan bir cinmiş. Haşerelerden, kurtlardan, küften, kemirgenlerden kitapları korurmuş. Ancak Kebikeç’e bir kitabı emanet etmek için, kitabın ilk sayfasına Arapça; “Ya Kebikeç, hıfz el varak ila kıyame” yazmak gerekirmiş. Mehmet Bey’in pek de ihtimal vermediği son görüşe göre ise bu kelime kimyasal bir madde kullanılarak yazılıyordu. Kurtlar için zehirli olan bu madde sayesinde kitaplara güve yaklaşamıyordu. Aslında günümüz insanının kafa yapısına daha yatkın olan bu görüş, devrin şartlarına göre düşünüldüğünde pek de makul değildi. Madem böyle bir kimyasal madde kullanılıyor neden Kebikeç yazma ihtiyacı hissetsin idi insanlar? Mesela “Hafazanallah” gibi bir ibare yazarlar ve böylece hem tedbir almış hem de tevekkül etmiş olurlardı. İşte bu sebeple bu son fikri Mehmet Bey pek de benimsemedi.Mehmet yine mi bilgisayarın başına oturdun? Hani az önce kitap okuyordun sen, niye bıraktın? Ben sana bir şey söyleyeyim mi? Bu bilgisayar seni çok oyalıyor.Aslında hanımı haksız da sayılmazdı. Her ne kadar bu kez yararlı bir iş için kullanmış olsa da bilgisayar ve internet zamanı bozuk para gibi harcıyordu. Bugün kitabın, yeni fakat çok daha büyük düşmanları bunlardı. Geçmişte insanlar çaresizlikle kurtlara, küfe veya haşerata karşı çok farklı boyutlarda değerlendirilebilecek işler yapmışlardı. Peki, bugün kitabın bu yeni düşmanlarına karşı biz ne yapabiliriz diye düşündü. Acaba “Ya Kebikeç” yazan bir ekran koruyucu, bilgisayarın lüzumsuz işler için kullanılmasını veya internet başında pineklemeyi önler miydi?

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Mahmud Derviş: Övgüsü Yüksek Şair / Mehmed Işık
Süreyya’yı Taşlamak: Bir Oryantalist İftirası... / Abdullah Ömer Yavuz
Aksâm-ı Kelâm / Faik Öcal
Kırılmış İşte / Mehmet Baş
Ene’l Aşk / Adige Batur
Tümünü Göster