Şiirler ve Şairler; Ahmet Veske

323
Görüntüleme

Bir yazar için en zor iş, galiba kendisinin de icrâ-yı sanat ettiği bir sahada başkaları hakkında fikir beyan etmesidir. Bu yazı dizisine başlarken niyetim, birlikte zihin ve gönül atlarımızı koşturduğumuz bu arsada, birbirimize ait bilgilerimizi tazelemek ve bu hengamede kendimize bir alan açmaktı. Bu alan tabii ki birbirimizi al takke ver külah övmek değildi. Belki eleştiri sahasına giden yolda tıkanmış mevzileri açmak, bunun için de birbirimizi fehm ve idrak etmekte gösterdiğimiz adaleti üzerimizden atmaya vesile olabilmekti. Bu yazılara ilk tepki, benim şair nasib etmek gibi bir işe niyetlendiğim geldi. Bunu bundan önce de birkaç defa söylemek ihtiyacı duydum. Böyle bir yetkinin kimsede olmadığı ayrı; böyle bir nasib işinin olabileceğini zannetmek bile şiiri ve edebiyatı anlamamaktır. Ama olsun tepki almak bile bir şeydir. Eleştiri dedim: Hece Dergisi’nin Mayıs ayında çıkaracağı Eleştiri özel sayısı için açtığı soruşturmaya verdiğim, ancak sonradan eksik kaldığını hissettiğim cevabı burada tamamlamak niyetindeyim: Eleştiri ortaya konulmuş ve üzerinde anlaşılmış olsalar bile, belli ilkeler adına konuşmaktan başka bir şey olsa gerektir. Konuşulanlar doğru olsalar bile. Eleştiri, onu yapanın kendi düşüncelerini yeniden okuması veya üzerinde konuştuğu eserle ilgili kendi deneyimlerini ifade etmesinin bir başka şekli diye düşünülmelidir. Çünkü eleştirmenin doğru söylediğini zannettiği şey, eleştireceği eserin sahibine karşı içinin derinliklerinde beslediği herhangi bir duygunun dışa vurumu da olabilir. Bazen suskunlukla da kendini gösterebilir. Günümüzde yaygın olan durum budur. Ne yönden bakarsanız bir çete görünümünü andıran bir yapılanmadan kaynaklanmaktadır bu durum. Oysa eleştiri bir kat’i neticeler manzumesi değildir. Bir yeniden okuma ve esere çeşitli yönlerinden bakmayı sağlama çabasıdır. Ben okuduğum ve kendime göre şiir tadı aldığım eserleri yeniden okumak konusunda hem ısrarcı hem de titiz davranmaya çalışıyorum. Dikkat edilirse bir yahut iki şiir üzerinde yoğunlaşmaya, okuyucuda diğer şiirler konusunda ön yargı oluşturmamaya çalışıyorum. Yani buralarda yazılanların bir araya gelmesiyle, kendi zevklerime göre seçtiğim, hatta kendi keyfime göre okumaktan zevk aldığım şiir ve şairlerden oluşacak “bir tezkire” peşindeyim. Her kesin yapabileceği bir iş bu. iddialı değil; ama bugün yazanı okuyucusundan çok olan bir sanat dalının sahih örneklerinin biraz daha iyi okunmalarını sağlamak cehdimde ısrarlıyım. Bu tezkirede adı geçenler dışındakileri kale almamak gibi bir niyet de taşımadığımı belirtmeliyim. Şiir olarak en girift meselelere insan ruhunda ve zihninde ayna tutmak, üstelik paslı olan aynanın silinmesine de izin vermeyen bir sanattır. Yani kendini ve şairini ele vermez, kuşatılmasına da şimdiye kadar kimse başarılı olamamıştır.
Benim yaptığım iş, bir araya geldiklerinde uzaktan birbirlerinin şiirlerini iyi okuyorlarmış gibi görünen dostları belki sınamak olacaktır. Susmak belki bir eleştiri yöntemidir; fakat bu yolda yanlış şeyler söylemek bile insanları yüceltiyor gibi yapıp kirli bir takım yakıştırmalarla karalamaktan daha ahlâki olduğuna inanıyorum.

Şair Ahmet Veske, bende yıllar önce imzalanmış bir kitabı bulunan, ama şimdi görsem tanıyamayacağım bir gönül eri. Açıkçası şimdiye kadar okumadığım kitabını okuyunca mahcup olduğumu itiraf etmeliyim. Böyle niceleri kütüphane raflarında okunmayı bekliyordur kim bilir… Böylece yeni bir konuyu da gündeme getirmiş oluyoruz. Yeniden birbirimizi okumaya başlamak.
Ahmet Veske’nin başka kitap yayınlayıp yayınlamadığını bilmiyorum. Elimdeki kitap, Beyan Yayınları’nın 285, şiir dizisinin de 28.inci kitabı olarak yayımlanmış. 20 adet şiir var. Birinci şiir “Anne” şiiri. Adı “benimse gözlerim akan sularda”.
Ahmet Veske her yerli şair gibi, beslendiği memelerin hakkını yemeyen biri. Bizim medeniyetimizin temellerinden olan hüzün, burada adı ikide bir ulu orta anılmadan uç veriyor şiirinde:

“ben ve ellerim uzaklarda senden
kelimeler gözyaşlarında asılı
bilirim yollarımı gözetleye durur da
otururken köşesinde yalnızlığın iğreti
yüreğin ezik ezik olmasın anne”

Anneden uzaklık öyle el değmemiş bir hasret ifadesi değildir. Anne her dokunuşta canımızın beslendiği toprağa, böylece rahmete değmek, anne memesiyle can çeşmesinin musluğuna ağız dayamaktır. Ahmet Veske burada anne dizinde oturan çocuğun halini belli ki yaşamış ve bize aktarmış: Kelimeler gözyaşlarında asılı. Ve yalnızlık: Öyle bir yalnızlık ki, iğretisi de olan köşeleriyle çepeçevre bir fanus. Annenin köşesi: Ama hemen yanında umudu var. Gözetlenen umut bize bir ayağı yalnızlıkta, bir ayağı oğlunun kalabalığında bir özel durum tarifidir. Bu durumu tasavvufta “halvet der encümen” tabir edilen hülle izaha kalkışmak belki iddialı gelebilir; ama durumun giriftliği de bize hemen bir başka ışık göstermiyor. Çünkü burada iğreti duran hal yalnızlığa dair değildir. Annenin oturduğu söylenilen köşeyle birlikte, köşeye ait olmayan ama köşesiz de sabitlenemeyecek bir soyut alandır. Köşenin duvar köşesi olarak açıklaması yoktur. Ama maddi bir açıklaması olsa bile seçilen “köşe” kelimesi şiir içerisinde bir yalnızlığı belirten eden kavramdır. O zaman aynı anda köşesinden alınıp kalabalığa bırakılan annenin iğretliliği yine sürdüğüne göre, hem kalabalığı hem de yalnızlığı birbirine ilintili; ne ilintilisi birbirinden ayrılmayan iki durum olarak kabul etmemiz gerekir. (Gerçi kalabalıkları anlatan bir belirgin kelime yoktur, ama annede bir eylem olarak, yolların gözetlenmesi, içinin ihtimal ezik ezik olacağı gibi bilgileri ihtiva eden haberlerden çıkarıyoruz). Bir de asıl yalnızlık belirtisi olarak şairin elleri ve kendisinin uzaklarda olduğunun bilgisi var. İşte somut bir durum. Demek ki annenin yalnızlığı şiirde bazen izafi, bazen de gerçek bir yalnızlık olarak karşımıza çıkıyor . Bu durum dönüp, şairin kendisinde de belirebilir. Bir yalnızlık, bir annenin kalabalığı… Annenin yalnız olması bu kalabalığı eksiltmiyor. Şair annesine çeşitli yönleri olan bir köşe seçmiş zaten. Hem bu köşe şairin kendisinden doğup anneye aktarılmış; hem de şairde annesine ait bilgiler ortaya çıktığında ikinci üçüncü varlıklar eklenmiştir. Mesela kelimeler, gözyaşları. Bunlar şairin anne dediğinde hemen ortaya dökülen unsurlar olarak yukarıda ifade etmeye çalıştığımız duruma şairi de dahil ediyor sayabiliriz. Nitekim bu duyarlılık,” yürekleri hemen bir üst mısrada geçen “ak bir yazmadır gece” ile de gecenin morluğunda bir kaybolan, bir ortaya çıkan parmakların bitişiğindeki çeşitli vakitlerin (kuşluklar, seherler, gece) merkezine yerleştirilmiş bulunmaktadır.
Ahmet Veske şiire ne zaman başladı bilmiyorum. Ve bu sesi nereden ve nasıl buldu açıkçası merak ediyorum. Kendisi ile çağdaş ve yaşıtlarında pek bulunmayan bir üslup sürekliliği var. Şiirleri söylerken belli ki, kendi iç sesiyle beraber duruyor. Arada bir iki etkilenme gibi görünen söyleyişler, şiirin iç yapısını etkilemediği için bir kaynaşma bile sayılamayacak bir ses olarak geçip gidiyor.
Ahmet Veske şiirlerinde görülen en önemli özellik hiç kaybetmediği sıkı duruşu. Bu duruş şiirini okuyanın tecessüsünden koruyor. Yâni sırrını ele vermiyor. İlk bakışta verdiği izlenim cesaret kırıcıdır:
“Hele bir söz eyle sevdadan /yıkılan yerlerimi sonra gösteririm.”
Şiirin muhatabı da olsa okuyucu da olsa, bu mısralardan sonra, hadi bakalım diyebilir. Oysa şair yeni yeni tariflerle okuyucuyu hatta şiirini oyalıyor:
“Bilmek yetmiyor ayrılığı / bir gurbeti bilmek yetmiyor.
Hüznüm yapraklarını döktüğü o son yazda / emir sultan’da gök ağladı biz ağladık / ağladık incelikte bir teşbihe dizerken yüreklerimizi / sonra sığındık alınlarımızın yazılmamış bölümlerine /Notlar düştük yetim gövdelerimize”(Sayfa 27)

Ahmet Veske’nin bu tavrı bakımından türkülere benziyor.Türküler çünkü, her birinin  içinde  romanı  ortaya çıkaran hayat parçalarının, adına tragedya dedikleri çığlığı durur. Bu çığlık bazen çok neşeli ve hareketli seslerle ifade edilir. Bu kendini ele vermeme tavrıdır. Bu tavırda muhatabının ilgisizliği, küçümsemesi gibi etkenlerden söz edilebilir. Bu ayrı bir konu. Ama dışarıdan bakıldığında çok sıradanmış gibi duran bir türküde hiç umulmadık bir melalin dağdağasını görürsünüz. Bu hüzün ve melal yıllardır bir eriyik gibi avuçlarımızdan ve medeniyet alanlarımızın işgal edilmiş Bâtıl telezzüz hücrelerimizden akıp gidiyor.

Bu dizelerde mahcup bir kaçış ve sığınma (kendine ait halvet alanı) isteği köşe kapmaca biçiminde tezahür ediyor. Bu durum aslında çoğu şairde, kendi helezonunda kendini yitirmek tehlikesi olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak Ahmet Veske, eğer işaret ettiği alan benim anladığım gibi ise bu alanı sağlam bir kale olarak zaten seçmiştir. Burada yine dikkat edilmesi gereken nokta Ahmet Veske’nin bu güveni bulduktan sonra da sırrını söylemediği alanı terk etmiyor.
Sonra sığındık anılarının yazılmamış bölümlerine Bu bölümler şunlar olabilir:

“Bursa’da hüzündü bir bardak çayı karıştıran
Düşünmek ovalarda terleyen taylar kadar güzel şeydi
Burası olması hem benim işime geliyor, hem de galiba”

Ahmet Veske’nin şiirinin:

“Sabahları kuşlar taze bir umut taşır
Gün bu umutla başlar Rümeysa
Allah büyüktür Allah büyüktür”

Başka şiirleri yayınlandı mı şairin haberdar değilim. Bu şiir yerine oturmuş bir şiir. Burada belirtmeyeceğim bazı yerlerinde didaktizm kokan, nasihat verici, vatan kurtarıcı bazı söylemlerini de bu kadar sıkı bir şiiri ortaya koyan şairin heyecanına vermek daha doğru olacaktır sanıyorum. Bir şiirini buraya yeniden okunmak, eğer denerseniz ezberlenmek için alıyorum:

ÇEKİMLER
Bir martı çığlığıdır / deniz
Dalgalarsa alıp götürürler bir yanımı
Kentte yürekli bir sessizliğe çekilir
Hangi akasyadaki çocukluk gözyaşlarım

Artık yaşlanıyorum yürürken
Bir kopuk kesit / çocukluğum
Neyse yanık bir yemen türküsünde biz

İçten konuşurken gurbeti
Leylâ içimde çöldür
Rodrigo sevdama uyarlı

Benimle ürperir Üsküdar
Anılarım tazelenir bir vapur düdüğünde
Ve kuşlarla beraber kaçışır akşam
Yorgun gecelerin arındığı serviler.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Sürgün / Seyyid Ahmet Kaya
Bilmeni İstediğim / Ayhan Koçyiğit
Şiirler ve Şairler; Ahmet Veske / Mehmet Ragıp Karcı
Yenildim Sana Hüzün / İsmail Bingöl
Solo Şarkılar / Fatma Çolak
Tümünü Göster