Araftaki

201
Görüntüleme

Enfes serinliğiyle rüzgârlar sarıp sarmalarken Şehrayini, Eyüp Sultan’da kabristanın ücra bir köşesinde tüm haşmeti ile kalabalıkları kucaklayan şehri azizi temaşa eyleyen bir ruh o vakit neler terennüm etmededir kendinden bile firar etmeye hazır, özgeye dönük aklınca?Gecenin en bereketli saatlerine susayan, karanlığı önü sıra kovalayan bir İstanbul sere serpe uzanmaktadır önümde. Oysa şehrin sonsuz kere devinen hallerinden çok ötelerde bir hakikattir yanı başımdaki. Ölüm tüm sessizliği ve durağan ahvali ile çırılçıplak vurulur bileklerime.Mütemadiyen dipdiri, ezelden kutsanmış olanın el verdiği cami avlularında en yüce makama yükselişle kendilerini mümin addeden kulların secdede iken alınları,Neler söyler aklı figanıma, yanı başımda inleyen mezar taşları…Bir şiir söylemektedir işte o dem İstanbul, bir şiir ki yazgısından Âdem’in her daim dem vurulan, bir şiir ki donmaktadır gözlerinde son yaş İstanbul’umun, kuşların lisanında sonsuzluk türküleri…Bir şiir ki yürek mahzenlerinde uslanan elemler ecesinin başında billurdan taç olur, öyle bir şiir ki dünya gözüyle okundukça mihnet, kalp gözüyle ağdıkça kısmet olan, açıldıkça şehrin beka kapıları babı esrara anahtar olan, bir şiir ki tahlili Araf’takinden hiç sorulmaya…Şehrin sesleri, ah… Sonsuz kere lal olmuş dillerin bülbülü olacaktı. Şadırvanda çağlayan su, minareden yükselen davet, ağaçların arza sunarken yapraklarını gittikçe ufalanan o ses;  zerrelerine bölündükçe cesedinde bir yaprağın,  göğü kuşatan dallarında niyazı çınarların, yükselen Âminleri yusufçuk kuşlarının, dinle, neler anlatacaktı… Kadınların ve erkeklerin yüzlerinde yek manidar bakışla yürüyecek satır satır üzerine, son bahar. Çaycılar, simitçiler, pamuk şekerciler, sırtlarında bakırdan sürahi ile şerbetçiler, saklılarda düzen kurup, meydanlarda oyunbozanlar ve işte apaçık teslimiyetle ölüme ram eden bunca gölgeler, karanlıklar, sonra… Nurlu aydınlıklar, hâsılı kelam her zerresi ile ölüme iştiyak etmekte olan kutsal şehir, susuşlarına rağmen henüz tıklamakta olan kalbin hasretine tercüman olacaktı.…Sonsuz kere yaşamak sevdasına tutulmuş serimin hevasında esmekteyken kavak yelleri, kapatıyorum gözlerimi Beyazıt avlusunu saran ikindi güneşinin yapraklarla oynaşı altında. ‘Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor, bu şehir eski İstanbul mudur…’ feryadını işitiyorum şairin ve dalıp gidiyorum eski İstanbul hülyasına. Biliyorum o vakit, maziden yadigâr hiçbir şeyin aynı kalamayacağını ve dahi açmaksızın gözlerimi sağlı sollu kalabalığa, hissediyorum soluk soluğa kalan nefesini, canhıraş kalp atışlarında İstanbul’un.Yüreğe inen sidret imiş meğer sonsuz maviyi temaşayı men eden, şimdi göz kapaklarım mavisine kandı semanın, kandırdım kendimi dahi susuzluğa, açmaksızın gözlerimi, Beyazıt’ın gölgeli çınarları arasında uzayıp giden türkuaza.Tespih sergisi önünde kurulmuşlar büyük keyiflere, iki eski İstanbullu timsali pir i fani amcalarım-kim bilir hangi diyardan göçmen-her alıcıyı bir diğerine müşteri kaygıları ile uğurlarken, doksan dokuz ismi azam akıyor gevherimden. Parmaklarımı oynatırken yüce kelam, yürek suskusunu çoğu zaman, acı bir tokat gibi çarpıyordu yüzüme, ah olayım derken, ar ediyordu İstanbul, suretinden.Az öteden işitiyorum ney sesini, külahlı dedenin ellerinde inleyen nağmelerini o ince sazlık erinin, ah u figanını terennüm etmekte oluşunu Kevn’den bu yana sancılı yüreğimin. Oysa kalp hali dilini şerh etmekle birlikte dem be dem, söz diyemiyor bir kamış parçası kadar… Biri hasret diğeri vuslat iki kor arasında durup beklediği oluyor onun günler, gecelerce. Bulamıyor çaresini dipsiz karanlığında ene kuyusunun, cevapsız kalıyor tüm sualleri kördüğümler bağlayan ikircikli havsalasında.Ölüm saçan Siyonistlere lanet okuyan bir grup aslan yüreklinin sesi karışıyor neyin hıçkırışlarına. O vakit derin ürpermelerle sarsılıyor koskoca Beyazıt, titriyor dallarındaki yapraklar çınarların, her ikindi kızıllığından akşamlara uçan kuşların topyekûn kanat sesleri yayılıyor türkuaz esrarına. Şimdi avluyu titreten kalabalığa karışmak ile yanı başımdan akıp giden güruha alışmak arasında kalıyor koskoca İstanbul çaresizliğim…Bense gözlerimi açmaya tereddütlüyüm hala, namütenahi bir İstanbul düşlüyorum Kevser boylarında lakin gözümün ferini yakalayıveriyor şaşası ile gözler bürüyen şehrim, elemimin kimsesiz koylarında.Ne yana çevirsem yüzümü, suya döndürüyor günebakanlar gibi özümü kalbim. Oysa şahidi oluyor bedevi sarhoşluğuyla çölde ayak izlerim, ardından yol aldığım kervanlara.En ziyadesiyle düşlerini cennete vasıl, cürümüyle ellerini, gözlerini, dillerini Sekara mükellef eyliyor Araf’taki……Akşam ezanıyla dağılan kuşlar sürüsüne katılıyor kalbim. Her bakışta o manayı okuyan kaldırımlarla eş zamanlı ilerleyen gölgeler ve sahipleri Eyüp Sultan’da kalbi tavaf edercesine duraklıyordu.  Bense içimin derinlerinden duyacaktım ölümün sessiz feryadını, yumarak şehrin her türlü rengine gözümü kulağımı. Mermer sandukaların dolunay ışığında terleyen yüzlerine bakacak, toprağın tenimi bürümesi için adeta yalvaracak ve ruhumu Araf’tan biraz olsun kurtarabilmek adına ölüme daha çok yaklaşacaktım.O öyledir ki, hiç susmaz hayatın lisanında, tüm yazgı rivayet olundukta yine ölüm başlar anlatmaya, şehirler mesken olur gurbetlikte avun kalbim, ten kafesi mahzen olur demlen de konuş kalbim…Bir Araf ki İstanbul, mevt ile hayat arasındaEylemiyor gönlünü ne edersen et çaresiz iş bu ölüm ancak, anla Araf’taki…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Kırmızı M.A. N ve Babam / Ayla Coşkun Ceren
Suçlu Kim? / Duran Çetin
Seçim / Ay Vakti
Araftaki / Zülâl Sahra
Ruh / Müjdat Er
Tümünü Göster