Bir Varmış Bir Yokmuş

311
Görüntüleme

                                               -ninelerden masal, televizyondan ninni-Başlığa takılıp ‘Bize masal mı anlatacaksın?’ diye masalları peşinen basite alıp, dudak bükerseniz içerlenirim. ‘Masal’ deyip geçmemeli, durup biraz üzerinde düşünmeli. İster tarzları, dilleri, kurguları, düzlemleri, içerikleri bakımından, ister kişiliği geliştirici özelliği ile hayat içindeki yeri bakımından meseleye yaklaşınız. Masallar hayata ve insana çok önemli farklar, zenginlikler katıyordu. Masallarla beraber hayatı, anlamı, varlığı zenginleştiren, çeşitlendiren incelikler, espriler, bunlar gibi onlarca fıtri yetenekler körelmeye yüz tuttu. Sırf bu açıdan bakılsa bile, duyarsızlığımızın, masalsız yaşamın bir armağanı olduğu da görülecektir. Ruhsuz dünyanın bireysel yalnızlığımıza kapattığı hücremizde büyüyen benliğimize bir armağanı. Burada büyümek küçülmek anlamındadır. Çünkü artık, zevklerimiz karşısında diz çöken akla mantığa ters gelen şeylere bir çırpıda masal deyip geçecek kadar büyüdük. Kim masallardan ne zarar gördü? Masallarla büyüdüm. Ninelerinin masalları ile hayal dünyasını genişleten son kuşağın şanslı üyelerinden biri olmalıyım. Büyükannem, özellikle uzun kış gecelerinde dizi dibine çevrelenen biz meraklı torunlarına, ballandıra ballandıra, -şimdi anlıyorum ki- merak duygumuzu çok iyi yönlendirerek ne masallar anlatırdı ne masallar. Hayal ve gerçek arası bir aralıkta düş kovalamaktan yorgun düşüp, oracıkta sızıp kaldıktan sonra, hayat kaldığı yerden rüyalarda da sürer. Orada hayat, düşlerin gerçekliği, gerçeklerin rüyaları tamladığı kesintisiz bir bütünlüğe sahiptir. Çatışmaz geceyle gündüz. Dünle bugün, hayal ve gerçek çatışmaz. Bilakis birbirini besler, birbirinden beslenirler. Adeta hayalle beslenmeyen gerçek çiğdir, yavandır. Gerçeğin bir hayal bağlantısı, hayalin gerçek boyutu olmalıdır. İşte masallar bizi hayatın ve hakikatin asla tek açıdan kavranamayacak, tek boyuta indirgenemeyecek bu geniş, rahat düzleminde alıp varlığa katıyor. Ben de o geleneği sürdürerek çocuklarımı masallarla büyüttüm. Kırkımdan sonra o masallara karşı yeniden ilgim uyandı. Bin bir gece, Ezop, Grimm ve Anderson masalları. Şimdi hiç biri kalmadı onların. Masallar unutuldu. Masal bilenlerimiz birbiri ardınca yitti, yitirildi. Var olanları da televizyon susturdu, susturuyor. Şimdi hiçbir diziyi kaçırmayan ebeveynlerle, her biri bir afet olan çocuklar arasında televizyon kanalı tartışması, belki kavgası var. Yapımlar hedef seyircileri için, uğrunda aile içi kavgaları bile göze aldıracak ölçüde merak uyandıracak yeterli unsura sahip. Bazen bir gerilim, bazen ustalıkla öne çıkarılan tutku, ihtiras, bazen modern insan ilişkilerinin büyüttüğü sırlar, cazip hale getirilmeye çalışılan mahremiyet. Hepsi bir düğmeye basmak kadar ötede ve hepsi hiçbir düş gücüne gerek bırakmayacak net açıklıkta gözler önünde. Belki bir adım ötesinde onlar sadece dizi kahramanı olmakla kalmıyor, bireyler üzerinde ailenin fertlerinden daha etkili olacak kadar kudret ve canlılık kazanıyorlar. Ninelere gelince. Ya çaresiz olarak kendilerini bu renkli camburtu cumburtu seline bırakıverdiler, ya da yün örmeyi çoktan unutmuş olarak seri imalat ve ‘kullan-at’ çağına ayak uydurmayı başarmış nostaljik kalıntılar olarak, köşelerinde uyuklaya uyuklaya yat saatini bekliyorlar. Belki arada ta’zire muhatap olarak. Çocuklara masal anlatmaya gelince. Artık kim ne yapsın ninenin masallarını? İşte üçüncü sınıf bir Hollywood filminde ustalıkla hazırlanmış bir öldürme sahnesi odalarımıza, rüyalarımıza kadar kan sıçratarak, çocuğu, çocukla beraber aile boyu herkesi ekrana kilitledi. Yaşadığımız hayat masallara ihtiyaç duyurmayacak kadar gerçek ve görsel. Niçin gerçek ve görsel dedim? Artık ‘masallara karnı tok’ gelişkin zihin sahibi insanlar döneminde yaşadığımı biliyorum(!) Masallara karnı tok ama bütün günlerini, giderek bütün bir ömrü istila eden televizyona aç! Çağdaş insan gözüyle yaşıyor. Görmek veya göstermek olsun da ne olursa olsun. Aklı, ruhu, kulağı, kalbi; boşluğu kaldırıyor ama gözü boşluğa dayanamıyor. Ya göz doldurmak ya da gözünü doldurmak istiyor. İzlemek bir ihtiyaca ve zorunluluğa dönüştürüldü. İzlemek ve izlenmek boş benliklerin yeni hastalığıdır.  Her şeyin görselliğe ayarlandığı bir dönemde, anlatanın ve dinleyenin kafalarında uçuk kaçık hayallerin, çağrışımların canlanması, o hayal ve çağrışımları neredeyse bir değere dönüştürecek ölçüde içselleştirmeleri artık primitif tiplerin göstergesi sayılıyor olabilir. Şimdi sinema endüstrisi, o tadına doyumsuz masalları eşsiz görsel efektler zenginliği ile size müthiş eğlenceli bir şölen olarak sunabilir. Kurduğun, belki yaşantının değişen her evresinde, edindiğin her bir tecrübeyle yeniden tahayyül edip tipleştirdiğin kahramanlar işte etleri ile kanları ile karşınızdadır. Evet, karşımızdadır ama işte o kadar. Zihnimiz o efektlerin, ne kadar muhteşem olurlarsa olsunlar o senaryoların sınırlarına sıkışıp kaldı. Belki çoğu zihin, sıkıştığı aralıkta düş üretme, hayal kurma yeteneğini yitirdiğinin farkında bile değil. İnsanı gerçek dünyada etkisiz kılmak isteyen egemenler, onu düş sarmalı içine çekerek uyutmanın en etkili aracı olarak, televizyonu kullanıyorlar. Yani bir yanıyla televizyon sizi nezih, soylu düş ve çağrışım dünyasından, hayal dünyasından uzaklaştırıyor. Ama diğer yanıyla da o büyülü camın hemen ötesindeki, sokağındaki, mahallendeki, yaşadığın kent ve ülkendeki ve en nihayet yaşadığın dünyadaki gerçeklerden de koparıyor! Her programda ayrı bir formatla uygulanan gelişkin propaganda teknikleri, bizi yapay anlara mahkûm ediyor. Kurgulanmış anlar içinde her şeyimizle istenilen yöne yönlenmiş, kurgulanmış bireyler olup çıkıyoruz. Birbirinden yalıtılmış ama tuhaf bir şekilde aynı duygu ve davranış özelliği ile tek tipleşmiş kocaman bir kitlenin moleküle edilmiş, bireyleri… Televizyon bir türlü gelişemeyen, bu gidişle de gelişemeyecek olan herkesi, biz ileri yaş çocukları ninnilerle avutmak için kullanılmaktadır. Televizyon bu anlamda büyüklere masallar anlatmaktadır. Masallar bütün gerçek hayatı istila etmiş durumdadır. İnsan artık masal içinde yaşamakta, o masalın büyülenmiş insanlarını canlandırmakta, o rolü canlı olarak oynamaktadır. Bu cümlelerden çelişkili bir durumun ortaya çıktığı düşünülmesin. Ben masalın kendi yerinde ve kendi miktarı kadar, ihtiyaç duyulan dönemde anlatılmasından, dinlenmesinden yanayım. Bunun bir ihtiyaç olduğuna vurgu yaptım. Ancak modern dönemlerin siyasal, ekonomik hesaplarla üretilen televizyon ve eğlence kültürü içinde, konu farklı bir mahiyet kazanmaktadır. “Televizyon kişilerin ilgisini gerçek olaylardan gösterilerle, bunun da ötesinde olayları gösteriye dönüştürerek dağıtmaktadır. Bu dağıtış izleyiciyi salt izleme eylemi içinde bırakır. Televizyonun kişileri gerçek yaşamdan uzaklaştırıp uyuşturduğuna ilişkin suçlamaları, bu gösteri izleme eğilimi desteklemektedir.” (1) Masallar insanı büyütüyordu. Düş evresinden düşünce evresine ve gerçeklikler dünyasına geçişte muazzam bir fon, bir kademe oluşturuyordu. O anlamda masallar insanı büyütüyordu. Masallarla büyüyen kişi, düşü düş yerinde, gerçeği gerçek yerinde konumlandırıyor, öyle algılıyordu. Yaşamın ilerleyen her evresinde, duruma en elverişli dil, muhteva, ilgi deneniyordu. Oysa televizyon ninnileri, insanı küçültüyor. “Bir görsel dil oluşturuluyor. Bizi çekecek, her kesimden, her bilgi ve deneyim birikiminden, birilerinin baktığında rahatlıkla çözümleyebileceği görsel mesajlarla sarılıyoruz. Bu mesajları çözümleyebilmenin, yaş ortalaması 13 olarak ele alınmış. Yani 13 yaşında bir çocuğun anlayabileceği görüntülerle çevreliyor bizi TV ekranları. Bu nedenle TV karşısında zihnimiz rahat. Verilen mesajlara kendimizi bırakmış gidiyoruz.” (2)  Rigel, satır aralarına kattığı yerinde eleştirileri de hissettirerek, isabetli bir tespit yapıyor. Gerçekle düşün dahası hakikatle yalanın yerini değiştiriyor.  Böylece sadece büyümemiz engellenmiyor ayrıca kocaman şımarık, azman çocuklar olup çıkıyoruz.Gelin bu anlamda masalları yeniden düşünelim, yeniden keşfedelim. Düşle gerçek ne kadar orantılı ne kadar iç içedir onlarda.  İyiyle kötü, güzelle çirkin ne kadar net. Yoksulun varsılda bulamadığı, varsılın yoksulda bulduğu erdem. Aşk, iyilik, güzellik, kahramanlık, doğalarına uygun olarak ne kadar hayatın içinden ve bir yerlerimize çarpmadan, kırıp dökmeden gelip yanı başımızda beliriverirler. Sır perdeleri kalkar, maskeler düşer, oyunlar bozulur ve o düş düzleminde aslında bütün ihtişamı ile eninde sonunda gerçekler, hakikatler ortaya çıkar. İnsanlar işte böyledir. Hayat böyle bir şeydir. Masallarda kötülük cezasız kalmaz. İyiler sonunda kazanır, mazlumlar güler. Sevgililer kavuşur. Meğer maddeten zengin olan şu kervancı ne kadar fakirmiş. Bütün güç kendisinde olan kral ne kadar zayıf. Meğer gerçek üstünlük bilgi ileymiş. Doğruluktaymış, erdemdeymiş. Özünde çirkin olan güzelleşemez, güzel olan çirkin gösterilemezmiş. Bunlar hikmet değil midir? Hakikat değil midir? Gerçek değil midir?Masallar bir şekilde ve hoş bir üslupla yaşanmış olandan süzülüp çıkmışlardır. Öyledir. Ama burada yarım ifade edilen bir doğruyu tamamlayalım: Masallar gerçekten çıkmışlardır. Masallardaki her bir karakterin, her bir kahramanın, her bir motifin, sembolün, gerçek hayatta birebir karşılıkları vardır. Yani masallar çok yönleri ile gerçektir. Bu doğru. En az bu kadar doğru olan başka bir hakikat ise asıl yaşanan hayatın masal olduğudur. Masalların gerçek olduğunu, gerçeğin masal olduğundan, olacak olmasından anlıyoruz. Herkes, her birimiz aslında sıramız geldiğince bu hakikati yaşıyoruz. Yaşamak orası için sıraya girmenin, burada bir süre oyalanmanın adıdır. İşte şimdi hayatı tüm gerçekliği ile yaşıyoruz ve fakat anılmaya değmeyecek kadar kısa bir süre sonra masal olacağız. Hatırlayan, hatırlanan bile olmayacak. Bizim için “Bir varmış bir yokmuş” diyecekler. Bu anlamda nice unutulmuş masalların isimsiz kahramanları vardır. Çoklarının mezarı bile kalmamıştır günümüze. Bu böyledir. Yaşananlar bir gün masal olur. Tıpkı romanda, öyküde olduğu gibi masalların kendine özgü gerçekleri yok mu? Nice kudretli krallar geldi geçti. Kendilerini gücün tek sahibi gören, ‘dünyayı ben yarattım’ diyen. Zamanın rüzgârı onları önüne katıp toz duman etti. Yerle yeksan oldular. Çoktan masal oldular. Onlar için doğru bilinç, bir zaman sonra masal olacaklarını bilmeleriydi. Muhteşem bir edinim; masallar bizde mükemmel bir zaman algısı oluşturuyor. Varlığı zaman ve mekân boyutuyla daha sağlıklı anlıyoruz. Her şey olması gerektiği kadar ve kendi yerinde. Nice güzeller geldi geçti dillere destan olan; bakışları eriten, gözleri kamaştıran. Ay parçası, adeta yalancı güneş. Nice yürekler eritti hayalleri. Kimdi onlar?  Adları Yusuf’tu, Züleyha’ydı, Leyla’ydı, Şirin’di. Bir varmış bir yokmuş’un en gerçek anında zaman onların da elinden tutup götürdü. Tarih, bütün olguları kuşatan zamanın tül perdesi arkasında ‘bir varmış bir yokmuş’ tadında gülümsemekte her an. Acılar, ıstıraplar, doğuşlar, çöküşler canlanmakta belli belirsiz. Bugün anlamakta zorlandığımız, kavrayamadığımız olaylar, ne kadar gerçekti. Anlamsız sandıklarımız ne kadar anlamlıydı ki uğruna savaşlar yapıldı, can verildi, canlar alındı. Yaşadığımız günler ne kadar masal. Bir bilinse sonradan ne kadar gerçek olduğu/olacağı. Tarih bunu söyler. Ayrılıklar, doğumlar, ölümler bunu söyler. Yeni doğmuş yavrucağını ilk kez eline alan bir baba yüreği, ‘bir varmış bir yokmuş’ heyecanıyla çarpar ilkin. İşte böyle bir heyecanla kucaklanan çocuk, bir gün babasını kendi elleriyle toprağa verince, en iyi o anlar, hepimiz anlarız, anlayacağız. Düne kadar etiyle, kemiğiyle bütün bir ömür gerçek olan can kuşu nasıl da uçup gitmiştir, geride hüzünler bırakarak. İşte asıl o zaman bütün bir yaşamın, dünyanın var oluş yanılgısı olduğunu anlarız. Gerçek, bir varmış bir yokmuş perdesini aralayıp bize göz kırpınca. Anlarız gündüzler neden aydınlık, neden karanlıkmış geceler.Neredeyse en trajik olayları bile eğlence formatında vermeye çalışan televizyon karşısındaki insan, sorma, sorgulama yeteneğini yitirdi. Onun hayatla sahih bağlantısı neredeyse kesildi. Doğru olanı göremeyişi, televizyonda gördüklerini doğru kabul etmesi sebebiyledir. Charon, ‘Medya Dünyası’ adlı eserinde, konu üzerinde yoğunlaşan güzel çalışmaları olan Denise Bombardier’in ‘Görüntü Kültürünün Tiranlığı’ yapıtından, anlamı insanı ürküten bir alıntı yapar: “Bu insanlar, ekranda gördüklerinin dışındaki her şeyi yok sayıyorlar ve gerçek olarak kabul etmiyorlar”(3) Öyle koşullandırıldı. O’nun için artık ‘Bir varmış bir yokmuş’ hakikati söz konusu değil. Anlamsız bir hayat yaşamaktadır. Varlığın da yokluğun da onda bir karşılığı yoktur. O var mıdır, yok mudur belli değildir. ‘Bir varmış bir yokmuş’ seviyesi bir anlamda bir mertebedir. İleri bir idrak mertebesi. Hayatı bir varmış bir yokmuş katından görmek, o katta yaşadığını bilmek önemlidir. Bir varmış bir yokmuş. Bir bakmışsın var, bir bakmışsın yok. Masallar da tarih de bir bakıma bu hakikati göz ardı etmemek için. Kim nerede ne kadar var? Kim nerede, ne kadar yok? Var mıyız, yok muyuz? Gerçek miyiz yalan mıyız? Hayal miyiz hakikat miyiz? Bir varmış bir yokmuş. Her şey, herkes bu aralıkta akıp gidiyor. Herkes hesabını buna göre yapsın. Bir varız bir yokuz. İşte gerçek bu!________________(1) Brian Groombridge, Televizyon ve Toplum, s.27, Çev. Ayseli Usluata, İstanbul       Reklam Yay. İst. 1976 (2) Nurdoğan Rigel, Medya Ninnileri, s.31, Sistem Yay. İst. 1993(3) Der: Jean- Marie Charon, Medya Dünyası, s.193, Çev. Oya Tatlıpınar, İletişim Yay.     İst. 1992

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Kırmızı M.A. N ve Babam / Ayla Coşkun Ceren
Suçlu Kim? / Duran Çetin
Seçim / Ay Vakti
Araftaki / Zülâl Sahra
Ruh / Müjdat Er
Tümünü Göster