Bir Ruh Hikâyesi ve Seyahati

224
Görüntüleme

Bir hikâye başlayacaktı… Bilinmeyene, görülmeyene, duyulmayana doğru akan… Ve ardından bir seyahat… Hikâye başlar ama bitmez, bitirilmezdi… Seyahat ise hikâye devam ettikçe sone ermez, erdirilmezdi… Hikâye ile birlikte düşecektim ben de bu seyahatin tam içine… Bitmeyene, bitirilmeyene; sone ermeyene, erdirilmeyene… Sonsuzluğa ulaşacaktı böylece…Ve başladı hikâye… Zihnim karışık, duygularım silik ve aklım; temkini elden bırakmıyordu. Yüzlerce suret gözümün önünden bir fotoğrafın kareleri gibi hızlıca ve belli belirsiz geçiyordu. Gökyüzü kendini göstermiyor, yıldızlar kendini göstermiyor ve güneş; inatla belli belirsiz bir görünüp bir kayboluyordu… Tabiatın tüm görkemi adeta bir tuvalde kendini sergiliyordu. Ve ben aklıma, duygularıma hâkim olmaya çalışıyordum. Beklemem gerektiğine karar vererek tüm karmaşıklığın içinde durdum… Sormadan beklemek ve sabretmek en mantıklı tavırdı karmaşıklığa… Ruhumun gerçek hikâyesi başladı böylece… An an, dakika dakika düşünce ibrem sürekli artıyor ve yolumun mesafesini kestirememek beni isteksiz kılıyordu. Gideceğim yola kendi isteğimle ve zorluklarını tahmin ederek çıkmıştım. Silik bir seyahatti bu; netleşmeyen, hep bir yerlerde güneşini kaybeden, bazen kararan, bazen puslanan ama hep ışığı arayan bir seyahat… Bu seyahat sürecini bizzat yaşamalı, aklımı, duygularımı kısacası tüm benliğimi bu sürece teslim etmeliydim… En az ruhsal ve bedensel hasarla zaman ve mekân süzgecinden geçerek kendime bir şeyler katmalı ve yolumun nihai noktasına ulaşmalıydım… Ve bir dua ettim rabbime bu yolculuğun başlangıcında… Yüreğimi sıcak, ruhumu korkusuz, bedenimi çevik, zihnimi berrak, ifadelerimi gönül okşayıcı ve varoluş iklimimi kötülükten ırak eyle Rabbim… diyerek attım adımımı. Ve bir çizgi çizmiştim kendime, kendime yönelik çizilenleri hükümsüz kılmak istercesine yapmıştım bunu… Ruhumun gerçek seyahati başladı böylece…Acılarım her geçen zaman katmerleşiyordu. Ruhumu esir alan ve beni sürekli düşünmeye ve var oluşun tüm sancılarını çekmeye sevk eden bu acıları nasıl tarif edebilirdim? Bilmiyordum… Beni içine alan ve ruhumu kuşatan ve ruhuma işleyen bu halin, acılar deryasının bendeki izdüşümlerinin yaşamımdaki somut göstergeleri, bu durumun zihinsel ve duygusal boyutlarının dayanılmaz ağırlığı beni nereye götürmekteydi? Anlam veremiyordum…İnsan ruhu… Çok derin, çok boyutlu ve çok karmaşık… Sorularla dolu bir bilinmeyendi sanki ruhum… Her soru cevabını nasıl içinde barındırıyorsa, ben de sorularıma cevap bulabilmek için ruhumun derinliğine inmeye çabalıyordum. Bu çabalar acılarımı katmerleştiriyor ve ruhumu yoruyor ve benliğimi tıkıyordu… Bu haletiruhiyenin; benliğimde, karakterimde hangi izleri bırakacağını çok da kestiremiyordum… Belki de Tanrı vergisiydi bu yaşadıklarım…Bu yolculuğun zaman zaman iç depremlerini yaşadım… Bir boşluğun içinde zaman ve mekân belirsizliği yaşıyor gibiydim. Öncesine dair yaşantılarımı düşünüyor ve sonrasında hayatımın yönünü netleştirmeye çalışıyordum. Zihinsel ve duygusal olarak kurgulamalarım an geliyor ve bir bir çöküyordu. Bu çökmelerin, kırılmaların, yıkıntıların yeniden imarı beni yıpratıyor ve ruhumun derinliğinde acılarla baş başa bırakıyordu… Acılarımla yüzleşiyordum: Yüreğimde bir sancı var. Ruhumun derinliğinin sarmalında bir mücadele var. İçimde bir arayışın arzusu var. Kendimi arayış. Kendi derinliğimde kendimi aramanın isteği… Ruhumun derinliğine inmeli ve var oluşun tüm sancılarını çekmeliyim. Aşkın ruhuna dokunmalı ve aşkın derinliğinde kaybolmalıyım. Kaybolma halinin beni demlendirmesini beklemeliyim.  Sürekli sorulan aynı sorular ve sorulara verilen aynı cevaplar ve bunların sonuçsuzluğu insana kendini önemsiz hissettiriyordu. “Bu süreç beni nereye götürür, bana katma değer olarak nasıl bir katkısı olur ya da benden neler alıp götürür, geriye ne bırakır” sorularına karşılık cevap “Bilmiyorum” oluyordu… Zorlayan tarafı da bu bilinememezlikti… İnancım kendimi teslim ettiğim ve sıkıca sarıldığım tek dayanağımdı ve inancım gereği sabretmeliydim ve sabrediyordum… İnsan çok da farkında olmadan bu sürecin tesiri altına giriyordu… Son üç yıldır bu sürecin bendeki ağırlığı artmaya başladı. Ruhum bazen acıların yakıcılığı ile adeta inliyordu… Ve Tanrı’ya yönelmem gerektiğini tüm acımasızlığıyla hatırlatıyordu bana. Evet, tam olarak olmasa da bir tarif yapacaksam bu şekilde açıklayabilirdim… An geldi; hey şeyden, herkesten uzaklaşmak istedim… Ama başaramadım… Kaçmak en kolay olanıydı, zor olan ise sabretmek, direnmek ve yola devam etmekti… Zaman zaman ket vursam da yüreğime, durdursam da benliğimi, aylarca hapsetsem de ruhumu; gizli bir el, sır, gizem, nihan düşmem için zorladı beni acılar deryasına… Ve düştüm böylece ruhumun derinliklerine, acıların tam içine… “Ne acılar, ne acılar gizliydi bu korkunç yalnızlığın içinde” diyor Balzac… Acılar kökten gelirdi… Kök korkuya dayanmışsa acılar hep korku verirdi. Balzac’ın acıları da böyleydi… Bende de ne acılar ne acılar gizliydi. Yüreğimin uçsuz bucaksız derinliğinde, ruhumun insafsız yalnızlığında, yalanlarla dolu beşeriyet baharımda… Ama benim acılarım korkunçluk hissi vermediler bana… Sonbaharda esen ılık rüzgârlar gibiydi… Okşayan, derine indikçe eriten, yakan; bir bir fazlalıklardan arındıran ama hiçbir zaman korkutmayan…Zihnim ve duygularım bu sürecin üzerimde bıraktığı tesirleri inkâr etse de, ruhumdaki fırtınalar her şeyi anlatmaya yetiyordu… İnkâr, kendimi kandırmak olurdu bu durumda… Sonunda kendimi kandırmaya çalışmaktan vazgeçip zihnimi ve duygularımı sonsuzluğa açtım… Belki de sonun başlangıcıydı bu… Ruhumdaki sonsuzluk ve derinlik hissi belki de yücelikler bölgesinde yalnız bırakacak beni… Öyle değil midir yücelikler bölgesinde yaşayanların kaderi? Belki de her şeyi terk ederek bir yerlerde Tanrı ile yaşayacağım… Kim bilebilir…“Yüce bir ereğin coşkusuyla erimeyi göze alamayan, hakikat çizgisinde kristalize olamaz” diyor Sezai Karakoç. Erimeyi hakikat uğrunda göze almak ve hakikatin direncini kırmaktır belki de nihai nokta… Umutluydum… Kutlu bir hakikat yoluna mütevazı bir yolcu olmaktı derdim… Ezici bir kış yalnızlığının ardından coşkun bir bahar kendini gösterecektir. Bahar gelince, tavırlar, davranışlar, arayışlar daha umut dolu ve insanın olma çabasında daha net göstergeler haline bürünecektir. Kişilik, kimlik, estetik o zaman netleşecek ve insan durduğu noktanın farklılaştığını, yüreğinde ve aklında beşeriyetin fazlalıklarının ağırlığından kendini kurtardığını hissedecektir.Umudumun göstergeleriydi bu cümleler… Bazen kalın çizgilerle zihnimde beliriveren cümlelerim ise motive ediyordu beni: Anlam arayışının peşinden gitmeliydim bıkmadan, yorulmadan… Varlığın anlamını keşfetme gayreti göstermeliydim yorulmadan, usanmadan… Bazen durmalıydım ve fark etmeliydim zamanı ve mekânı… İçinde bulunduğum dünyayı… Farkında olan insan anlayabilir varlık kavramının muhteviyatını…İnsanoğlunun müthiş imtihanını, aşkını…Gökyüzündeki yıldızları, yağan yağmuru, esen rüzgârı…Nisyanını, nedametini… Günü geldiğinde toprağın güneş ışınlarına hasretinin sona erdiği ve topraktan sevinç buharlarının gökyüzüne yükseldiği gibi, hakikatin direncini kırarak, hakikat ışınlarının etkisine gireceğim… Ve ruhumun hikâyesi sonsuzluğa ulaşacaktı böylece… Şimdi… Gözlerim yanıyor…  Kalbim acıyor… Ruhum inliyor… Sen! Ey aşk! Nihayete ermeden bedenim, göster sırrını… Üfle ruhuma… Yoksa yanacak bedenim… İçimdeki sırrım… Nihanım…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Kırmızı M.A. N ve Babam / Ayla Coşkun Ceren
Suçlu Kim? / Duran Çetin
Seçim / Ay Vakti
Araftaki / Zülâl Sahra
Ruh / Müjdat Er
Tümünü Göster