Vasiyet

202
Görüntüleme

Ağlamaktan feri sönmüş gözlerle “hocam çocuklara dikkat edin” dedi. Sonra sözlerine devam etti.  “Beni her zaman dinler, sözümden asla çıkmazdı. Bu kez dinlemedi. Yapma Elif, beni bekle! Gelince konuşalım,  dedim. Beklemedi.”Oysa ben ona bu soruları sorma cesaretini kendimde bulamamıştım. Gerçi böylesine acılı haldeki birine bu tarz sorular sorulabilir miydi? Bir polis edasıyla ona olay nasıl cereyan etti diyemezdim. Bu yersiz soruları sormak neyi değiştirebilirdi ki? Nasıl olsa Elif yeniden çıkıp gel(e)meyecekti. O bir kez terketmişti ailesini ve içinde yaşadığı tüm çevreyi. Kimbilir o son kararı vermekte ne kadar güçlük çekti. Belli ki başka da çaresi kalmamıştı. Yoksa biliyorum onun gibi birinin canına kıyabilmesi öyle kolay  değildi.Ona ait sahnelerin olduğu son bir yılımı bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçirdim. Bu sahnelerin hiçbirinde birkaç dakika önceki gibi kedere boğmamıştı bizleri. Her zaman neşeli tavırlarıyla dikkati çeken, kimi zaman sınıftaki haylaz tavırlarıyla öğretmenlerini çileden çıkaran, bazı zamanlar derslerden kaçıp okul kantininde diğer kafadarlarıyla çene çalan Elif, bu son yaptığıyla hepimizi şaşırtmıştı. O an kendime söz geçirmekte zorluk çekiyor, duygularımı dizginleyemiyordum. Bir yandan abisinin birkaç dakika önce bitkin bir halde söylediği sözleri düşünürken diğer yandan ötede bir köşede acıyla baygınlık geçiren anne babasına gözüm ilişiyordu. Tabutuna yerleştirilerek cenaze aracına konulan Elif’e son kez sarılmak istiyordu gözü yaşlı annesi. Ama bu mümkün değildi.  Onu son bir aydan beri hiç görmemiştim. Bundan bir ay önce benden anlayamadığı konular için yardım istemişti. Çoğu zaman yaptığı şeydi. Öğretmenler odasında ya da koridorda yakalar “hocam şu kafiyelerden hiç anlamıyorum. Bana bunları bir ara yeniden anlatır mısınız? derdi. Her defasında isteğini yerine getirir, ondan söylediğim saatte gelmesini isterdim. Elbette söylediğim saatte hazır olurdu, lakin hiçbir zaman asıl gayesi ders değildi. Aslında onu anlayabiliyordum. Hiç kimseyle paylaşamadığı, paylaşmak istese de hiç kimsenin sabırla dinlemek istemeyeceği sırlarını anlatırdı. Kimbilir, belki de edebiyat öğretmenlerinin bir çekim kuvveti vardı. Ya da öğrencilerinin duygusal buhranlarını en iyi onlar anlayabiliyordu. Belki de sırf bu yüzden okulda en çok sır saklayanlar edebiyat öğretmenleriydi. Onunla birkaç soru çözdükten sonra suratını ekşitmeye başlardı. Onun bu tavrından artık sıkıldığını anlardım. Kendince dersi kaynatmak için araya laflar sokuştururdu. Bazen de çantasından defterini çıkarır yazdığı şiirleri okuturdu. Şiirleri için benden iltifat bekliyordu. Ama hiçbir zaman ona bu iltifatları yapmamıştım. Adına bencillik ya da ukalalık mı denir bilmiyorum. Ona istediği iltifatları çok görüyordum. Yine de hiç usanmadan yazdığı şiirleri bana okuturdu. Anladığım kadarıyla benim bu sert eleştirilerime kırılmıyor ya da umursamıyordu. Onun amacı sanatsal bir şaheser ortaya çıkarmak değildi. İstediği tek şey duygularının bilinmesiydi. Evet, belki de duygulu, içli bir kızdı. Ama hiçbir vakit bunu başkalarına belli et(e)mezdi. Onun yaşında olan genç kızlar süslenme telaşına düşmüşken o okuldan kaçıp soluğu Ülkü Ocakları’nda alırdı. Tavırları erkek gibiydi. Sırf bu yüzden sınıftaki arkadaşları onu Reis diye çağırıyorlardı. O ise bu hitaba karşı hiçbir alınganlık belirtisi göstermiyordu. Aksine hoşuna gidiyordu. Sınıfın erkekleriyle sözlü sataşmalar, horozlanmalar gibi belli başlı hasletler onun için normal şeylerdi. Ara sıra “Elif böyle erkek gibi davranma! Bak sonra kısmetini kapatırsın.” derdim şakayla. Bu sözlerimi de pek umursamaz, yine kendi bildiğini okurdu. İnatçıydı. Hep bu inadıydı derslerindeki başarızlığının sebebi. Lise birinci sınıfta çift dikiş yapmış olması onu yine de akıllandırmaya yetmemişti. Ona kalırsa derslerden kalmasındaki suç kendisinin değildi. Hocalar ona takmıştı. Sınavlarda kağıdı dolu veriyor, ama o gıcık (!) hocalar ona düşük not veriyorlardı. Daha önce de birkaç kez yaptığı gibi yine söylediğim saatte derse gelmemiş, aradan birkaç saat geçtikten sonra nefes nefese karşıma geçip hiçbir şey olmamış gibi yeniden ders istemişti. Onun bu sorumsuz tavrı beni fazlasıyla sinirlendirdiğinden ilk kez isteğini yerine getirmemiştim. O ise gayet sakin erkeksi bir edayla “canınız sağolsun hocam!” deyip okuldan ayrılmıştı. O günden sonra da Elif’i bir daha görmedim. Ta ki son haberi alıncaya kadar.Öğretmenler odasında öğretmenler kendi aralarında konuşuyor, ismi geçen kızı kendilerince tarif etmeye çalışıyorlardı. “Hani şu eşit ağırlık onuncu sınıftaki kız yok mu? diyerek hatırlamakta güçlük çeken diğer meslektaşlarının da hatırlaması için özel bir çaba sarfediyorlardı. İçlerinden bir tanesi çıkıyor, “geçen gün geldi, hocam intihar etmek günah mı? diye sormuştu. Meğer ta o zamanlar aklında kurguluyormuş. Nasıl da düşünemedik.” diyordu.  Kimin aklına gelirdi ki? Gelmezdi. Özellikle de benim aklıma hiç gelmezdi. Benim nazarımda onu intihara sevk edecek hiçbir derdi yoktu. Her şeye karşı umursamaz bir tavır takınan, yaşıtları gibi aşk meşk peşinde de koşmayan bir kız neden intihar etsindi? Ama olay hiç benim sandığım gibi değilmiş. Son zamanlarda onun da bir delikanlıyla gezdiğini görenler varmış. Demek o da diğer yaşıtları gibi gönlünün sesine kulak vermiş ve öyle hareket ediyordu. Peki ama bunu neden bugüne kadar hiç fark etmemiştik? Belki de ona böylesi bir durumu pek yakıştırmıyordum. Bunu düşünürken onun da bir kalp taşıdığı gerçeğini sanki görmezden geliyordum. Anlatılanlara göre onun ilgi duyduğu delikanlı bir çantacıydı. Elif gibi bir kız nasıl da bir çantacıya âşık olabiliyordu? Bunu hiçbir vakit aklım almıyordu. Bana onun çantacıyla arasında bir şeyler olduğunu söyleyenler başka şeyler de söylüyorlardı. Güya Elif onu seviyormuş ama o gereken ilgiyi göstermiyormuş. Bazı zamanlar ona hakaret ettiğini de söylüyorlardı. Elif’in intiharını herkes bu kişiye bağlıyordu. Söylenen oydu ki çantacı, Elif’e ağza alınmayacak hakaretler etmiş. O da bu hakaretleri kaldıramamıştı. Herkes böyle söylese de ben Elif’i intihara götüren sebebin bir aşk olduğuna hiç ihtimal vermedim. Bunun arkasında tahmin edemediğimiz başka bir sebep vardı. Ağabeyiyle son telefon görüşmesinde de söylememişti sebebini. Hayatına son vereceğini söylemiş ve daha fazla dinlemeden de telefonu kapatmıştı. Ağabeyi boynuma sarılıp ağlarken hep bu son konuşmayı tekrarlıyordu. “Beni her zaman dinler, sözümden asla çıkmazdı. Bu kez dinlemedi. Yapma Elif, beni bekle! Gelince konuşalım,  dedim. Beklemedi.” Sonra onüç katlı bir binanın onbirinci kat penceresine çıkmış ve kendini boşluğa bırakmıştı. Onun boşluğa büyük bir gürültüyle düşüşünü kimse farketmemiş, sesi duyan birkaç kişi de hemen yanıbaşlarındaki inşaattan geldiğini sanmışlardı. Ağabeyi eve gelinceye kadar da kimse Elif’in hayatına son verdiğini anlamamıştı. Odasında masanın üzerine bırakılmış bir not vardı yalnızca. “Anne biliyorum. İntihar etmek günah.  Cennete gidemeyeceğim. Ama siz yine de tabutumun üzerine bir Türk bayrağı ve bir de Kur’an-ı Kerim koyun.” diyordu.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Kırmızı M.A. N ve Babam / Ayla Coşkun Ceren
Suçlu Kim? / Duran Çetin
Seçim / Ay Vakti
Araftaki / Zülâl Sahra
Ruh / Müjdat Er
Tümünü Göster