Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma, Prof Dr. Muhammed Hamidullah’ı Anlatıyor

158
Görüntüleme

19 Aralık 2002’de kaybettiğimiz Muhammed Hamidullah Hoca ile yakınlığınızı biliyoruz. Hoca ile tanışmanız nasıl oldu?

İlk olarak hocayı 1963’de bir konferansta dinleyici olarak tanıdım.O sıralarda  (1963-1966) Ankara Üniversitesi’nde öğrenciydim ve kendileri hocam oldular.Mezun olduktan sonra , doktora çalışmaları için Paris’e gittiğimde daha sık beraber olabildim. Beş sene doktora çalışmalarım boyunca her Cumartesi-Pazar hocama gider; ilmi konularda sohbet ederdik. Engin birikimlerini aktarırdı. Zaten hayatını hizmete adamış biriydi.Bilgilerini aktarmada da çok cömertti.Talep edene öğretmek için hiçbir fedakarlıktan geri durmazdı. İrtibatımız böyle başladı diyebiliriz.

Muhammed Hamidullah’ın şahsiyetinden bahseder misiniz?

Cesur bir insandı. Doğruyu söylemekten asla çekinmezdi. Son derece dakik bir insandı. Verdiği saatte gelmeye mutlaka riayet ederdi. Müslümanın dakik olması gerektiğini sık sık vurgulardı.Prensip haline getirilmesi gerektiğini söyler; “Aman çocuklar dakik olun ” derdi. Kendi daima vaktinde gider, karşı taraftan da aynı titizliği beklerdi.
Esprili bir mizaca sahipti. Çok sinirlenmezdi. Az yer, az uyurdu. Zaten çok zayıf bir insandı. İsraftan son derece sakınırdı.Her çağırıldığı yere icabet ederdi. Konferans davetlerine  hayır demezdi.Hatta varlığından bile belki haberdar olmadığımız, uçakla 20 saat çeken, Güney Afrika’da Morituş Devleti’ne konferans için davet edildiğinde tereddüt  etmeden gitmiştir.

Bu da gösteriyor ki Hoca’ya dünyanın dört bir yanından ilgi var. Ayrıca bunu teyit eder biçimde eserlerinin pek çok dile çevrildiğini biliyoruz.Bu ilgiyi neye bağlıyorsunuz?

Hoca klasik bir din alimi gibi değildi. Yeni yaklaşımlara sahipti. Pek çoğunun yapmadığını, 1400 sene evvelki hadiseleri bile günümüze taşıyordu.Bunu bugüne uygun bir terminoloji içerisinde yapıyordu. Mesela bugün anayasa tarihini gün ışığına çıkaran O’dur. “Müslümanlarda Anayasa Tarihi ” adlı, yeni ele alımlarla konunun açıklandığı henüz neşredilmemiş bir el yazması mevcuttur.Yani Hoca kaynaklara son derece bağlı,aynı zamanda dinimizi bugün kolay anlaşılır bir biçimde aktaran bir din alimiydi.

Peki hocam; Hamidullah Hoca’ya gösterilen bu kadar iltifatın yanı sıra bazı çevrelerden de sert eleştiriler aldığını görüyoruz. Bunun sebebi nedir? Hoca’yı kimler eleştiriyor?

Eleştirilerin sebebi kıskançlık, çekememezliktîr. En acı olanı da eleştirilerin Hoca’nın eserlerini okumadan, vakıf olduğu ilimlerden uzak olarak yapılıyor olması… Hoca’yı eleştirenlerin hiç biri alim değildir. Pek çoğu Arapça biliyor bile değil. Erzurum Tıp Fakültesi’nde bir profesör vardı. Muhammed Hamidullah aleyhinde yazıyordu.O’na dedim ki: “Bak,sen dünya çapında bir alime saldırıyorsun. Bugün, başörtüleriyle okula giremeyen öğrencilerin mağduriyetini bir kez olsun çıkıp söyleyebildin mi? Senin niyetin İslamiyet’i savunmaksa bu konuda niye derdin yok?  dedim.Yani insanlar kolayına eleştiriler yapabiliyor. Bir de eleştirenlere bakın, alim değiller. Doktor, mühendis gibi meslekler…Yani çekememezlik denmeli buna.

Hoca’nın bu eleştirilere karşı tavrı nasıldı?

Hocamız boş şeylerle uğraşmazdı. Eleştirilerle de hiç uğraşmadı. Kütüphanede çalışırken de, hayatının her safhasında da faydasız laflara başını kaldırıp bakmazdı bile. Erzurum’da Hoca’yı eleştiren gruplar vardı. Biz Hoca ile misafirhanede kalıyorduk. Bir gün o fikirden iki kişi kapıyı çaldı. O sırada Hoca orada değildi. Ben buyur ettim. “Hamidullah Hoca’ya bir şey arz edeceğiz” dediler. Ellerinde bir dosya kağıdı, beş on maddelik bir eleştiri listesi… “Biz toplandık, Hoca’nın hatalarını, not ettik ve O’na getirdik.” dediler. Sonra durumu Hoca’ya aktardığımda tutumu şu oldu :Tebessüm ederek ; ” Söyle,müsaade etsinler ellerini öpeyim. Eğer 75 yıllık ömrümde hatam bu kadar az ise…” Hoca kendine gelen eleştirileri dinler fakat asla sinirlenmezdi. Bununla birlikte şunu da söyleyelim:Övgüleri dinlemezdi. Bildiğini demekten, yaşamaktan asla çekinmeyen bir insandı dedik. Hoca’nın İslamiyet ve Hristiyanlık adlı bir kitabı vardı. Neşredildiğinde müellifin adı yoktu, yalnız mütercimin (İ.S.SIRMA) adı vardı.Çünkü Katolik papazların rahatsız ettiğini söylüyordu. Ama Beyan Yayınları’ndan çıkacak olan kitabın yeni basımında müellifin adını yazacağız.

Eleştirilerin niteliği nasıldı?

Niye Alemlerin Peygamberi demiyor da İslam Peygamberi tabirini kullanıyor gibi şeyler…Demagoji yani. Bazen tasavvuf çevrelerinden de eleştiriler aldı. Kompleks bir insandı. Mütevazi bir lojmanda kalıyordu. Alt katı mescitti. Rahmetli her akşam ve yatsı namazlarını cemaatle kılardı. Akşamdan yatsıya kadar da orada murakabe yapardı.Yani takvaya çekilirdi. Resulullah’ ı, kendi hayatını düşünürdü. Ama bir de bakardınız dünyanın tam içinde, hayatın…

Mesela Hamidullah Hoca, Miraç hadisesine alışılmışın dışında yaklaşmış, Miraç’ın sadece ruhen gerçekleşmiş bir olay olduğunu söylemiştir. Bu konuda da eleştirilmiştir. Miraç meselesini açıklar mısınız?

Mesele şundan ibarettir: Hoca hiçbir bilgiyi kaynaktan uzak bir yorumla ortaya koymazdı. Bu hadiseyi de kaynaklara inerek, Hz. Aişe’den nakledilen bir rivayete dayanarak ele almıştı.Bu rivayete göre “Miraç hadisesi rüyada gerçekleşti.” Diyelim ki, Miraç böyle gerçekleşmiş. Bu durum Miraç’ın doğruluğuna bir şüphe getirmez ki. Vahiylerin birçoğu da rüyada gelmedi mi? Hoca ne dese eleştirecek bir şeyler buluyorlar. Burada da Hoca , Hz. Aişe’nin ifadesini sadece naklediyor, ama  hiçbir zaman ruhen-bedenen olmamış demiyor. “Ben rivayetleri aktarıyorum” diyor.

Zaman zaman fikirleri tehlike unsuru olarak görüldü mü?

Hoca hayatı boyunca oryantalistler tarafından taciz edildi. Fransa’dan oryantalistlerin ihbarıyla sürgün edildi. Kendi ülkesi Hindistan’a gitse asılırdı. İngiltere’ye gitse asılırdı. Hoca’nın  pasaportu da haymatlos  (vatansız)  pasaportuydu.

Sizce Muhammed Hamidullah’ı diğer din adamlarından farklı kılan neydi? Hoca’yı selefiler, kelamcılar, tasavvufçular, filozoflar…  bunlardan birine dahil görmek doğru olur mu? 

Hoca bir din adamı değildi. Bir din alimiydi. Bir bilim adamıydı. Anlattığını yaşadığı için. Hoca bir müctehitti. Yani tüm İslami ilimlere vakıf olup hüküm verebilecek durumdaydı. Bir veliydi. Çok cesurdu. Çoğunun diyemediğini diyebilmiştir. Sünneti yaşayan bir müslümandı. Yenilikçi ama günlük hayatta gelenekçi idi. Kendini ön plana çıkarmaktan uzak duran bir insandı. Fotoğraf çektirmeyecek kadar rezerv koyardı, kendini sakınırdı. Bir gün Hoca’nın da ödül alacağı bir ödül töreninde, sahneye kendisi çıkmadı. Sadece yerinden kalkıp teşekkür etti. Törenden sonra fotoğraf çekilecekti. Öyle bir ortamda fotoğraf çektirmeyi reddetmedi. Biz de hocayla yakın bir vesikamız olacağından pek memnunduk.Ertesi gün hemen gazeteyi aldık. Bir de ne görelim! Eliyle yüzünü kapatmış… O fotoğrafta Hoca’nın yüzü yoktu ama izi vardı.
Bir oryantalist İmam Gazali’nin İhya’u Ulumid-din’inini işliyor, ders veriyordu. Hoca’mızın da bu derse katıldığını biliyoruz. Ama Hoca’nın bu kitabın her konusuna vakıf olduğu da şüphesiz biliniyordu. Bir gün dayanamadık; durumu kendisine sorduk. Dedi ki: “Benim bu konuyu çok iyi bildiğimi O da biliyor ve ben oradayken yanlış bir şey söylemekten sakınacaktır.” İşte böyle, yeri geldikçe Hoca bize fikir bekçiliği de yaptı.
Ömer B. Abdülaziz , Huİefa-i Raşidin’den… Muttaki bir Müslüman. “Takvayı anlatanlar çoktur ama uygulayan azdır” der. Hoca yaşayanlardandı. Bir gün Cezayirli bir arkadaş Paris’te bir toplantıda Hoca’ya: “İslam’a nasıl hizmet edelim ?”diye sordu. Hoca’nın cevabı: “İslam ‘ın sizin hizmetinize ihtiyacı yok. Siz sınıfınızda çok çalışkan olun. Öyle çalışkan olun ki,öyle güzel ahlaklı olun ki,öyle güzel yüzlü olun ki, tebliğe gerek kalmasın.”

İzinden gittiği bir üstadı ya da gönül bağının bulunduğu bir grubu var mıydı?

Hayır. Hoca sünnetin ışığında yaşayan, günlük hayatta gelenekçi fakat yeni düşünceler üreten bir insandı. Rehber olarak da Kur’an ve sünneti izlerdi. O’nun davranış modelini bunlar oluştururdu.

Muhammed Hamidullah pek çok yerde bulundu. Erzurum, Paris, Fas, Endonezya, Hindistan..

Hoca Hindistan’la  Pakistan’ın ayrılmasına karşıydı. Bu karşıtlığı , O’nun vatanından sürgün edilmesine neden oldu. Vatanından ayrıldı.”Ölmek için bile vatanıma gidemiyorum” derdi. Bundan sonra da İslam’ı yaymak için hep gezdi. Paris’te tek gözlü bir evde kalıyordu. Ev denemez, oda. O’na dedik ki   “Hocam sizi İstanbul’a götürelim.
Size İSAM’ın ayarlayacağı bir yer tahsis ederiz. Burada sabahtan aklama çalıştığınız gibi orada da çalışırsınız. Öğrencilerimiz sizden istifade eder.” Dedi ki: “İstanbul’un bana ihtiyacı yok siz gibi kardeşlerim var iken. Ama Paris’in bana ihtiyacı var.” Yani Hoca sırf hizmet için şartları kötü bile olsa Paris’i tercih etti. Hayatını hizmete adamış bir alimdi O.

Muhammed Hamidullah ömrü boyunca İslam adına çalıştı. Peki geride bir Muhammed Hamidullah çizgisi oluştu mu?

Hayır, böyle bir çizgi yok. O peygamber çizgisindeydi. Hep “Tüm Müslümanlar kardeştir” derdi. “En günahkar kardeşim bana nasıl olursa olsun kafirden daha yakındır” derdi. Bir gün Erzurum’da İmam Hatip Lisesi ziyaretinde öğrencilere : ” Siz İmam Hatiplileri sevmeyenler olabilirsiniz. Ama siz en büyük mesleğe sahipsiniz. Siz Peygamberin meslektaşısınız.” dediğini unutamıyorum. Her akşam cemaatle namaz kılar, murakabe yapardı. Allah’ın Resulünü  çok düşünürdü. Ayrıca bir yerde yanlış bir şey duyduğunda hiç çekinmeden tartışırdı. Hayatı boyunca hep çok mütevazi yaşadı. Yani çizgisi Peygamber çizgisidir.

Öğrendiğimize göre Hoca vefat ettiğinde evinde hiçbir şeyi yokmuş. Mütevaziliği gözler önüne serildi. Hoca’nın bu mütevazi yaşamını biraz aktarır mısınız?

Evet, ölümünde hiçbir şeyi yoktu.Fransa ‘da o tek gözlü evde kitap ve notlar dışında hiçbir şey yoktu. Kitaplar vefatından sonra Amerika’ya götürüldü. Zaten sürgün sonrası kitap ve notlar dışında bir şey edinmedi. Hiç israf yapmazdı. Küçük metro biletlerinin arkasına bile notlar almıştı. Küçük emekli maaşı ile geçiniyordu. Hamidullah Hoca kitaplarından da hiç telif almadı. Bunun yerine kitapların fiyatının indirilmesini isterdi. Nitekim de öyle yapılmıştır. Hoca’yı Erzurum’da, üniversitede hocalığı sırasında istememesine rağmen senatör yaptılar. İtinalı giyinmesi gerekiyordu. Bir gün evinde idik. Bize pek iş söylemezdi. O gün bir talebi oldu. Gömleği eskimişti. Evvelden yakası çıtçıtlı gömlekler olurdu. Yakasını gösterdi. İyice eskidi. “Bana” dedi “Bunlardan dört beş tane yaptırabilir miyiz?” Çünkü her gün gömlek değiştirmeye ne vakti vardı ne imkanı. Yıkamaya, ütülemeye… Kirlendikçe yakasını değiştirirdi. Veli hayatı yaşıyordu. Dediğimiz gibi takvayı anlattığı gibi yaşayan ender müslümanlardandı. Çok basit bir yaşamı vardı. Süt yoğurt yerdi. Çok da az yerdi. 1,85 cm boyunda bir insandı. Son zamanlarında 40 kg ağırlığında idi.Yani bir deri bir kemik derler ya… Paris’te bir yolculuk esnasında bir lokantaya gitmiştik. Self servis yapılan bir lokanta… Tabak aldı. Balık, pilav, salata koydu. Bana uzattı. “Siz buyurun” dediysem de bana verdi.   “Ben de size hazırlayayım ” dedim, müsaade etmedi. Kendine yalnız salata aldı. “o zaman ben de sadece salata yiyeyim” dedim. “Hayır,sen hepsinden yiyeceksin” dedi. Çok az yerdi. Çünkü vücuduna ağırlık yapmak istemezdi. Misafirliklerde olsun başka yerlerde olsun “Çay kahve ne istersiniz?” denildiğinde “Bir şey içmiyorum” derdi.Çay kahve dışında başka sıvılardan da fazla tüketmezdi. Erzincan’da bir konferanstan sonra Hoca’yı Ekşisu Maden Tesisleri’ne gezmeye götürdük. İkram ettiler. “Hocam, illa iç” dediler “İçmem” dedi. “Şifalıdır” falan  dendiyse de  “içmem” diyordu. Ve sonunda  “Niçin içmiyorsunuz?” diye sorduk. “Levhaya baksana, içinde şu kadar şundan,bu kadar bundan varmış. İnsan bunu içince derhal abdest bozmaya gider. Ben abdestimi bozmak istemiyorum.” Hiç abdestsiz gezmezdi. Esprili bir insandı.
Hoca bir gün makalesini daktilo etmek için daktilomu istedi. Ben götürdüm. Aynı akşam yatsıdan sonra kapı çalındı. Hanım açtı. “Hoca geldi.” diye haber verdi. Bir yandan da “Daktiloyu niye Hoca’ya taşıtıyorsun?” diye de azarladı beni. “Ne daktilosu?” dedim. Birde baktım ki Hocam daktiloyu getirmiş. Daktilo Hoca’dan ağır… “Hocam niye getirdiniz? Ben getirirdim” dedim. “Sen niye vaktini harcayasın?’ dedi. İşte böyle tevazu sahibiydi.
Hoca’nın Paris’te bulunduğu bir sıra bizim hanım hastaydı. Paris’ten mektup yazıp hanımın hastalığını soracak kadar da yakından ilgilenirdi insanlarla.

Hamidullah Hoca evli değildi .

Evlenemedi. Çünkü evlilik çağında memleketini terk etmek zorunda kaldı. Sürgün edildikten sonra Mekke’ye gitti. Sonra Almanya’ya. Fransa’da kaldı. Bu aralar evlenmeye imkanı olmadı. Sonra da kısmet değilmiş.

Maalesef günümüzde Müslüman devletlerin zayıf olduğu bir gerçek. Muhammed Hamidullah bunu neye bağlıyordu? Birliktelik için tasarıları var mıydı?

Hocamız Müslümanların İslamiyeti iyi bilmediğini düşünüyordu. Kur’an -.sünnet iyi bilinmeden hiçbir yere varılamaz. Öncelikle İslamiyet öğrenilmeli.  Ve öğrenilenler mutlaka hayata geçirilmeli derdi. “İnsanların devletleri vücutları gibidir” derdi. Şu da bir gerçek: demek ki Müslümanlar bugün böyle bir yönetime layık. Hiçbir şey bilmeyenin ekonomisi de yönetimi de,her şeyi de hiçbir şey olur. Kendimizi Kur’an’la kontrol etmeliyiz.

Hoca’nın son zamanlarından bahseder misiniz?

Son zamanları hasta olarak geçti. Son zamanlarında yeğeni Şedide Hanım bakıyordu.Ben de Amerika’ya gittiğinden sonraki her yıl ziyaret etme mutluluğuna eriştim.Hastalığı sırasında yanında bulunabildim. Hastalığı 10 yıl sürdü. Kulağı duymuyordu. Kafası gidip geliyordu. Bir gidişimde beni tanımadı. Ama bir yıl sonraki ziyaretimde tanıdı. Konuşamıyordu. Ama hiç şikayet etmezdi. Ağırlaşmadan önce bana yazdığı bir mektupta benden istediği kitapların parasını soruyordu. Ben de utanıyor yazamıyordum. Diyordu ki:   Ben ki 78 yaşında. 26.Muharrem. 1326 doğumlu. Artık ölüme yürüyorum. Yükümü üstümden atmak isterim. Çünkü bu ülkede ne bir çocuğum, ne bir akrabam, ne de bir eşim var. Ben bir garibim.” gerçekten O bir garipti.

Sizce Muhammed Hamidullah’ın değeri yaşarken anlaşıldı mı? Yoksa pek çok alim gibi vefatından sonra mı hak ettiği hürmeti görecek?

Altının değerini sarraf bilir. Mesela bana tenekeyi boyayıp getirseler, bu altın deseler inanırım. Ama sarraf ilk bakışta altını tanır. Şu biliniyor ki bütün dünyada Muhammed Hamidullah Hoca’nın arkasından giden alimler var. 1980’de hocanın eserleri üzerine bir makale yazdılar. Sadece eserlerinin adları 16 sayfa sürüyor.

En çok kızdığı şey ne idi ve siz Hoca’yla olan yakınlığınızda en çok hangi konularda istifade ettiniz?

Eleştirilere hiç sinirlenmezdi. Dakiklik konusunda özellikle titizdi. Paris’teyken haftada bir kere bir evde sohbet verirdi. Soba yakma işini sırayla yapardık. O gün sıra bendeydi. Evi hazırladım. Saat 14:30’da ders başlayacaktı. Hoca saat 14:25’te geldi. Saat 14.45’e kadar bekledik, gelen yok. Ben sobayı söndürmek üzere eğildim. O, tanıdığım en kibar insan , kulağımı öyle bir büktü ki “Ne yapıyorsun, ders yapacağız” dedi. Ve bana sanki önünde onlarca kişi varmışcasına ders verdi. Sonunda da dedi ki:   “Biz bugün bu dersi yapmasaydık ev kapanırdı. Ders yapmak için sayıya bakılmaz.”

Bir keresinde de İstanbul Müftüsü Abdurrahman Şeref GÜZELYAZICI ile buluşmak için hocayla saat 19:00’da buluşacaktık. Saat 18:55’de geldim. Hoca oradaydı. “Hocam, daha beş dakika var” dedim. Dedi ki: “Biliyorum, sen dakiksin. Vaktinde gelirsin.Ben erken geldim ki sen bekleyip üşümeyesin”

Hamidullah Hoca’nın ilminden çok hayat tarzından faydalandım. Sünneti yaşıyordu. O’ndan adeta ilim akıyordu. Bir gece bizde sohbet  ediyorduk. İbn-i Kesir’in 4. cildini istedi. Ben İslam tarihçisiyim. İbn-i Kesir’in tarih kitabını verdim. ‘Tefsir istiyorum” dedi. “Tefsir yok” dedim. Beni azarladı. “Nasıl olmaz bu işlerle uğraşan birinin tefsiri?” Ertesi gün bana tefsir aldırdı. Paris’te bir konferansa davet edilmiştim. Hoca’yı da ziyaret ettim. Paris’e geliş sebebimi, sonra da konferans yerini sordu. Ertesi gün Hoca da gelmişti. Ben kürsüye davet edilince ,Hocam varken konuşamayacağımı söyledim. Hoca kürsüye çıktı. “Emrediyorum, konuşacaksın”dedi. Ben konuşmaya başladım. Biraz sonra Hoca, oturduğu yerden işaretle dedi ve kalktı.Ben hoca varken konuşmaktan çekiniyordum.
Hoca’dan çok istifade ettik. Erzurum’da Tayyip Hoca’yla bazen tartışırlardı ayrı düştükleri konularda. Sanki Maturidi ile Eşari tartışıyor gibi oluyordu. Doyum olmazdı tadına.

Bu Sayının Diğer Yazıları

Sefer Der Vatan / Şeref Akbaba
Yaz Boz Tahtası III / Alaeddin Özdenören
Mor Işıklar / Recep Garip
Savaş Hazırlıkları / Mehmet Aycı
Sondan Baş Çıkar, Baş Sona Kalır / Nihat Dağlı
Tümünü Göster