İki Kocaman Şeker

Karışık bir gün… Hani ben bugün ne yaptım diye düşünürsünüz de aklınıza bir şey gelmez, şaşırırsınız, öyle günlerden işte. Oysa aklınızda bir sürü saçma sapan detay; “Filanca bey niye öyle söyledi, falan hanım raporu okudu mu acaba?” Bir işe yaramayacak binlerce saçmalık aklınızı alır. İşte böyle bir gün. Eve gidiyorum ama arada bir kaybediyorum kendimi, bir bakıyorum ki köprüyü geçmişim, derken bir manavın yanında sağa sola bakınıyorum. Sanki araba kendi kendine gidiyor.
Bakkalın yanına gelince duruyorum. Ekmek almak lazım, bir de içecek bir şey, bir şey ama ne? Soda, bir gazoz ya da sadece su?  Bakkalın kapısında dikilenlerin arasından sıyrılıp geçiyorum. Bir elim gazetelere çarpıyor, hışırtıyı umursamadan yürüyüp gidiyorum.
Herşeyi öylesine karışık koymuşlar ki, ekmekler ötede bir yerde, tozlu bir dolabın içinde, yanında detarjanların kokuları birbirine karışmış, tuz ruhu öteden sinsi sinsi bakınıyor. Aklım zaten karışık, bu bakkaldan başkası yok muydu? Küçük kasabaların kurnaz tüccarlarını andıran, sinir bozucu bir koca burunlunun dükkanı burası, her zaman suratını asan, bozuk parası çıkmadığında hep beni çarpan herifin teki. Ama, eve de en yakın bakkal burası.
Rengarenk etiketler, tozlu raflarda gelişi güzel dizilmiş malların garip düzensizliği yorgun gözlerime ok ok saldırıyorlar. Elimi atıp buz soğukluğunda bir ekmek alıyorum, alıyorum ve parmaklarım belli belirsiz yokluyor yumuşaklığını. Süngerimsi bir dokusu var ekmeğin,  rutubetli bir tat geliyor dilime düşündükçe.
Öteden bir yerden de birkaç soda alıyorum, şişeleri şıkır şıkır birbirine çarptırarak kasanın yanına gidiyorum. Şekerlemeler, içime ayrı bir neşe katıyor, sonra somurtuyorum kendi içime. Aman. Ne şekeri? Bin kilo oldum zaten…
Önümde bir kadın, boyanmış sarı saçlarını düzeltiyor, tombul ve ojesiz parmakları ile. Gözleri, alınmış kaşları… Biraz zayıf olsa, biraz da neşeli baksa çok güzel bir kadın olacak belki. Sonra onun yanındaki kısa boylu adamı görüyorum, onun da saçları sarı ama boyatmamıştır herhalde, koca adam, ayıp..
Adam aldıklarını sayıp döküyor bakkala. Döküyor ama beriki bir kurnaz ki, dinliyormuş gibi yapıp göz ucu ile poşetin içindekileri kesiyor. Hani bir şeyleri kaçırıyor mu diye. Bir ekmek almışlar, biraz peynir falan…  Büyük tuşları olan adi bir hesap makinesine vura vura hesaplıyor adam. Hesabın bir kısmını da kafasından yapıyor belli ki, dudakları bükülüyor, gözleri kısılıyor.
“Düz hesap, yedi beşyüzelli!” diyor.  Sarışın adam, elini cebine atıyor, bozuk paralar, beşyüzlük, birmilyonluk… Çıkartıp metal tezgahın üzerine bırakıyor buruş buruş, sonra da sayıyor. “Bir, iki , üç..” Yedi milyonu tutturunca, kadına dönüyor ve soruyor :”Sende beşyüz var mı?” Demek bu kadınla evliler… Yakıştırıyorum doğrusu, her ikisi de sarı saçlı nasıl olsa. Doğrusu, adam zayıf, ufak kalıyor kadının yanında. Hep gizli gizli alay ediyorlardır bunlarla. Kendileri de bazen kafaya takıyorlardır eminim.
Kadın elini cebine atıyor, işte bir beşyüzlük. Ama ellisi yok! Bakkal yüzünü buruşturuyor, kadın çantasını karıştırıyor, adam da uflayıp puflayarak ceketinin cebine bakıyor bir kez daha.
Bakkal bir süre aramalarını bekledikten sonra “Tamam abi, sonra verirsiniz” diyor, sıkıntılı bir sesle. Alelade bir teşekkürle, poşetlerini alıp kapıya doğru yürüyorlar, iyi de ediyorlar, elimde şıkırdayıp duran soda şişeleri, ekmek… Sıkıldım burada beklemekten. Eve gitmek, her zaman ki gibi hiç bir şey yapmamak istiyorum.
Tam kapıdan çıkacakken, kadın bir plastik kutu içinde, büyük büyük şekerler görüyor. Şeker ama nasıl? Şu lolipopların dev gibi olanları, ben nasıl oldu da görmedim? İçinden oyuncak da çıkıyormuş, hani yalayıp yiyorsunuz, minik minik parçalar çıkıyor. Sonra onları birleştiriyorsunuz, şirin bir şey oluyor, ne bileyim bir ayıcık, ya da kafasına basınca kuyruğunu oynatan tombul bir tavuk.
Kadının yorgun yüzü aydınlanıyor, elini hemen daldırıp birini seçiyor. Evirip çeviriyor. Çocukları var belli ki, ona alacak. Çocuğun evdeki yüz halini düşünebiliyorum: Kapıyı açacak, sabah beri beklediği annesi babası gelmiş, oyuncaklarını fırlatıp koşacak. “Anne anne, bugün kreşte Aykut düştü, elinden kan aktı!” diyecek heyecanla. Anlatmaya başlayacak.
Babası eğilip yanağına bir öpücük konduracak, sonra kendi yanağını uzatacak. Çocuk değil cümlesini, kelimesini bölmeden öpmeye çalışacak, ağzından komik şeyler çıkacak bundan dolayı. Sonra annesi ayakkabıları içeri alıp, çocuğu kucalayıp, boynunu koklayacak. “Bak şu yaramaz Aykut’a” diyecek, “Çok mu kanadı eli?”
Derken içeriden büyükannenin sesi gelecek, “hoşgeldin oğlum” diyecek, adamın elindekileri alacak. Belki de torununu şikayet edecek biraz “Babası bugün bu çok yaramazlık yaptı, hiç inmedi koltukların tepesinden!” diyecek.
Sıcakcık bir yuva… Annesi elinde güzel, eğlenceli bir şekerle gitse ne iyi olur değil mi?
Adam, “Yahu, çocuk musun? Ne yapacaksın bu yaştan sonra şekeri?” diyor.
Birden o sıcak ev boşalıyor gözümde. Kapıyı açacaklar, bir soğuk esecek evden dışarı, karanlık koridor üzerlerine üzerlerine gelecek. Her yeri düzenli bulacaklar, her zaman olduğu gibi. Sessizce salona yürüyecekler. Üzerlerindekileri koltuğun üzerine bırakacaklar her ikiside, sabah yine oradan almak için. Adam televizyonun karşısına geçecek uzaktan kumandasını alıp, kadın da ellerini yıkayıp, mutfağa girecek. Ufak bir demlikle çay koyup, kahvaltılık bir şeyleri masaya bırakacak.  Adam tvde seyrettikleri ile ilgili bir şeyler söyleyecek arada bir :”Duydun mu, şarkıcı Tonguç da boşanıyormuş” ya da “Yahu şu doları tutamadılar gitti!”
Ev yine de sesle dolmayacak.
Kadın tabii ki çocuk değil, belki otuz yaşın üzerinde. Otuz beş diyeceğim ama o kadar göstermiyor. Ama şeker elindeyken yüzü çocuk kadar masum, gülümsüyor.
“Alayım işte!” diyor, “Merak ettim!”
Adam da dışarıdan cevap veriyor, “Al alacaksan, hadi!”
Bakkal da katılıyor bu kesik sohbete: “Beşyüzbin onlar yenge. Oyuncak da var içinde.”
Kadın iki tane alıyor, elini cebine atıp bir milyon bulmaya çalışıyor. Kocası, bir kez daha köpürüyor, “Yahu, ne yapacaksın iki taneyi?”
Kadının yüzündeki gülümseme duman gibi dağılıyor, uçup gidiyor. Ne yapacak iki taneyi? Kendisi yiyemez ya kocaman şekeri? Ama belki birini kocasına verir, yemeklerini yedikten sonra pijamalarını giyerler. Biri üçlü koltuğun bir ucuna oturur, diğeri öteki ucuna. Tüylü bir battaniyeyi üstlerine örterler, güzel de bir film bulurlar tvde. Sonra şekerlerini açarlar. Çocuklar gibi kikirdeyerek yerler.
“Benim şekerim çilekli çıktı, seninki?”
Heyecanla cevap verir diğeri. “Elmaymış. Ama biraz yapış yapış…”
“Versene bakayım, tadı nasılmış?”
Sonra heyecanla bitirirler, içinden bir ufak oyuncak çıkar.
İkisi de oyuncaklarını heyecanla yaparlar, minicik tarif kağıdına göre.
Sonra birbirlerinin gözlerine bakarlar. Bakarlar. Bakarlar… Gözleri birbirlerine “Seni seviyorum” der, “Canım, tatlım, birtanem” der. “Ne iyi etmişim ki seninle evlenmişim” der. Allah bilir, başka neler söyler…
Sonra koltuğun içine gömülür her ikisi de, kıvrılır, filmi seyrederler. Tatlı tatlı uykuya dalarlar.
Hayır. İki tane şekeri ne yapacak? Bırakıyor birini kadın. Elini cebine atıyor, bulamıyor bir beşyüzbin. Sonra cüzdanını açıyor. Yan yana duran düzgün, temiz paraları görüyorum. Birini çekiyor. Bakkal, “Bozamam yenge” diyor.
Kadın gözlerini indirip, şekeri bırakıyor yerine. “Sonra alırım” diyor, yapmacık, çirkin bir gülümseme ile. Ve yürüyüp gidiyor.
Yürüyüp gidiyor… Karanlıkta bir sokağa giriyor ve kayboluyorlar.
Benim de canım o şekerlemeden yemek istiyor. Elimi atıyorum şekerlerin arasına, kadının seçtiği geliyor. İçimden bir ses, bunu almamam gerektiğini söylüyor. Bu kadının bıraktığı onca umudu, hasreti, güzel sözleri… Bunları almamam gerek. Çünkü o yarın akşam elinde bozuk bir milyon ile gelecek ve bu şekeri kendine, bir başkasını da eşine alıp, evine sevinç götürecek.
Sodalarımın ve rutubetli ekmeğimin parasını ödüyorum.
Yürüyüp gidiyorum.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Sefer Der Vatan / Şeref Akbaba
Yaz Boz Tahtası III / Alaeddin Özdenören
Mor Işıklar / Recep Garip
Savaş Hazırlıkları / Mehmet Aycı
Sondan Baş Çıkar, Baş Sona Kalır / Nihat Dağlı
Tümünü Göster