Yazmak Yaşamaktır

Yazımızın başlığını oluşturan bu önermeyi “yazıyorum öyleyse yaşıyorum” şeklinde okumak, bireysel anlamda şairane bir varoluş çabası dışında pek bir anlam ifade etmese de bir bütün halinde algılanan insan topluluklarının nitelenmesinde hiç de yanlış olmaz sanırım.
Kültür tarihinin insan kadar eski olduğu halde tarihi çağların zamanımızdan yaklaşık beş bin yıl önce yazı ile başladığının kabul edilmesi, tarihin bilinen en eski uygarlığı olarak İ.Ö. 30001i yıllarda yazıyı bulan ve kullanan Sümerler’in gösterilmesi yazının yaşamsal zorunluluğunun en belirgin işaretleridir.
Her varlık bir varoluş yansımasının zorunluluğu halinde, çevresindeki eşya ve hadiselerle irtibat kurmak zorundadır. İnsan dışındaki tüm canlılar çevresiyle etkileşimini kalıtımsal olarak sahip oldukları irtibat sistemleriyle yaparlar. Hayvanların sahip oldukları irtibat aracı “dil” öznel bir formda sadece duygusal tepkileri aktaran bir yapıya sahiptir. Yani havan dillerinin hiç birisinde nesnelere dair her hangi bir işaret yoktur.Oysa insan duygularını-olduğu kadar canlı ve cansız her şeyi ve bunlarla ilişkilerini anlatabileceği bir dile “irtibat’ sistemine sahiptir. Bunun temelinde insanın, simgeleştirebilen bir canlı olması yatar.Bu anlamıyla dil, simgelerden oluşmuş bir sistemdir.
İnsanın çevresinde bulunan,gelişen tüm eşya ve hadiselere anlamlar yüklüyor olabilmesi,bunları simgeleştirmesi, bunların oldukça büyük bir yekûn tutması, konuşma dilini aktarabileceği yeni bir kod oluşu, belleğe yardımcı olması, yazının doğuşunun en önemli yönlendirici unsurları olarak görülebilir.
Yazının icadı, uzun süreden beri varolan çizim geleneğinin belli toplumsal-kültürel koşullar ve arayışların bütünleşmesinin bir sonucudur.
Modern bilim anlayışı insanın çizebilme yeteneğinin keşfini rastlantıyla açıklar. Bilinçli bir öykünmeyle bu çizebilme yeteneğinin zamanla düşüncelerin somutlaştırılabileceği bir araca dönüştüğü var sayılır.
Bilinen ilk yazının Sümerler’de kullanılmasının nedenleri Sümerler’in sosyo¬ekonomik yapısı ve dini inançlarıyla açıklanır. İnsanların sahip olduğu her şeyin Tanrı’ya ait olduğu düşüncesi,Tanrı adına toplumun sahip olduğu gelirleri idare eden rahiplerin, gelecek kuşaklara hesap verme zorunluluğunun zamanla ilkel ve bireysel hesap işaretlerini bir yazı sistemine dönüştürdüğü ileri sürülür. Sümerler’in kullandığı bu yazı üç köşeli ve uçları sivri kalemle kil üzerine yazıldığından dolayı çivi yazısı olarak adlandırılır. Bu yazının önemli bir özelliği işaretlerin sadece eşyaları değil düşünce ve heceleri de ifade etmesidir.
Uygarlk tarihinde yazının kullanıldığı ikinci toplum olarak Mısır kabul edilir. Mısır yazısı hiyeroglif temelde resim biçimindedir. Önceleri sadece nesnelerin resmedilmesi biçiminde oluşmuş ancak daha sonraları gelişerek düşünceleri ve heceleri simgeler bir hale gelmiştir. Mısır yazısında 24 harfi işareti kullanılmıştır. Ancak sesli harf kullanılmadığı için tam bir alfabe şeklini alamamıştır. Bilinen ilk alfabe ise M.0.2000 lerin ortalarına doğru Fenikelilerce icad edilmiştir.
Tarihin derinliklerine doğru bir yolculuk yaptığımızda “yazı”nın tarihi karşımıza ana hatlarıyla böyle çıkıyor.Var olabilmek için yazıyı şart koşan medeniyet anlayışı, yazmanın yaşamak olduğu gerçeğini bir kez daha karşımıza çıkarıyor.
Toplumların var oluş işareti olarak kabul edilen”yazı”, içinde bulunduğumuz bizim yerimize düşünen, bizi simgeleştiren, bizi bir anlamda kimliksizleştiren kültürel kuşatma, teknolojik hazır buluculuk, yılgınlık, atalet, üretimsizlik ikliminde, bireysel anlamda da yazmanın yaşamak olduğu anlamına gelmiyor mu?

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Sefer Der Vatan / Şeref Akbaba
Yaz Boz Tahtası III / Alaeddin Özdenören
Mor Işıklar / Recep Garip
Savaş Hazırlıkları / Mehmet Aycı
Sondan Baş Çıkar, Baş Sona Kalır / Nihat Dağlı
Tümünü Göster