Kalb-i Selimi Bulan Er, Eroğlu Nuri ve Şiirleri

210
Görüntüleme

Kalp, sûfî nazarında, Tanrı hakikatini yansıtan bir aynadır. Mutlak güzelliğin tecelli ettiği bu aynanın bir diğer adı da gönüldür. Gönlün, yegane sahibi kendinde hakikati ve güzellikleri yansıyan Tanrı’dır. Burası Tanrı evidir. Burada cereyan eden ve edecek olan faaliyetlerin faili de O’ndan başkası değildir. Aşığın bütün arzusu, bu eve girip sahibini tanımaktır. Dost gönülde aranır. Dostu tanımak, yaratılışın sebebidir. Bu bakımdan sûfî bütün bir hayatını gerçek dost olan Yüce Yaratıcı’yı tanımaya vakfedecek; dosta gönülden gidileceği bilinci ile bir yandan gönlünü mamur ederken, öte yandan da hem cinslerinin gönlünü yıkmamaya gayret gösterecektir.

Gönlü mamur etmek, tasavvuf edebiyatında, kalb-i selîm sahibi olmak şeklinde de ifade edilmektedir. “Kalb-i selîm” deyimi yerine günümüz Türkçesi’nde “temiz kalb” deyimini kullanmaktayız. Sûfilik yolunun temel amaçlarından biri, sâlikin tezkiye-i nefs (nefsi arındırması) ile iç aydınlığına kavuşmasıdır. Dolayısıyla kalb-i selîm sahibi olmak, bu yolun hedeflediği duraklardan birisidir. Yine kalb-i selîm, değiştirme ve çevirme anlamlarına da gelmektedir. Kavrama bu anlam çerçevesinde baktığımızda; nefsi, emmâre olarak girdiği bu dünya hayatı içerisinde arındırarak mertebe mertebe kâmîleye dönüştürme sürecini görebiliriz. Bu itibarla kalb-i selîm, kâmileye ulaşan nefse ait olan kalp olsa gerektir. Nefsin nihâî mertebesi olan kâmile, ahlâkî en yüksek sıfatlara sahip olunan haldir. Bu mertebeye ulaşan nefsin her hareketi iyilik, her davranışı ibadet, her konuşması ilim ve hikmettir. Bu hale sahip olan gönül mâmur olmuştur.
Bu yazıda kalp, gönül, kalb-i selim gibi kavramlarla sûfî lisanından konuşmama, hali hazırda okuduğum bir kitap sebep olmuştur. Bu kitap, mutasavvıf şairlerden Elmalılı Eroğlu Nuri’yi ve şiirlerini konu edinen Eroğlu Nuri Divânçe-i İlahiyat (Haz. Dr. Musfa Tatcı, Kültür Bakanlığı yayınları, Ankara, 2002, Xl+236)’tır. Burada kitapta anlatılanlardan yola çıkarak şairin hayatına ilişkin bazı bilgileri vermek yerinde olur. Böylece hem kalb-i selîme ulaşmış önemli bir sûfî kişiliği tanımış, hem de müşahede ve murakabe ile kalp aynasına yansıyan mazharları şiir diliyle terennüm eden bir şairi tanımış olacağız.
Bugün yeterince tanınmasa da döneminde pek çok sufi ve şairi etkilemiş olan Eroğlu Nuri, Antalya’nın Elmalı kazasında yaşamış; Anadolu’nun kültür merkezlerine uzak bir beldesinde aşk çerağı yakmış büyük bir azizdir. Onun doğum tarihi ve doğum yeri hakkında kaynaklarda bilgi bulunmaktadır. Bununla birlikte XVI. asrın sonları ile XVII.asrın başlarında yaşadığı sanılmaktadır. Eroğlu mahlası, Nuri adıdır. Ancak yazar şairin adının, Elmalı İlçe Halk Kütüphanesi’nde bulunan bir mecmuada Yahşi olarak kaydedildiğini söylemektedir.                       
İsmim Nuri can gıdası                        
Aslıdır verir Huda’sı                        
Eroğlu’dur en gedâsı                        
Biz esmâ-yı halvetîyiz

Eroğlu’nun öğrenim hayatına ilişkin değerlendirme yapmak için de herhangi bir bilgiye sahip değiliz. Sadece onun tasavvufi eğitimine dair kaynaklarda az da olsa bilgi bulunmaktadır. Buna göre o, Abdülvehhâb-i Ummî’den inâbe alarak Halvetî erkanı üzerine manevi eğitimini tamamlamıştır. Abdülvehhâb-i Ümmî’nin ümmîlik sıfatı, Yunus Emre’den de hatırlanacağı gibi, gelenekte var olan sufî anlayışın kavramlarından biridir, iyi bir öğrenim görse de sûfi, nihai rehber olarak gördüğü Hz. Peygamber’e uyma niyeti ile ümmiliği ihtiyar eder. Eroğlu’nun manevi öğrencilerinden olan Sinan da Ümmî sıfatını kullanmaktadır. Lakin Eroğlu’nun bu sıfatı kullandığına tanıklık eden herhangi bir ifadesi bulunmaz.
Eroğlu’nun ailesi hakkında da geniş-bilgimiz yoktur. Niyazi Mısrî Hatıratında şeyhi Ümmi Sinan’dan bahsederken, şeyhinin mürşidi olan Eroğlu’ndan da bahseder. Mısri’nin verdiği bilgilere göre, şairin Finike civarında oturan Zuhurî adında bir oğlu vardır. Zuhûrî de babası gibi şiirler yazmıştır. Şair şiirlerinde çiftçilikle ilgili motiflere sıkça müracaat eder. Yazar da buradan yola çıkarak, mesleği hakkında kesin bilgimizin de olmaması dolayısıyla, onun ziraatla uğraştığını düşünmektedir. Bu doğru olması kuvvetle muhtemel olan bir değerlendirmedir. Çünkü elinin emeği ile geçinmek, sufiliğin temel umdelerinden biridir. Şair şöyle diyor:                        

Gerçek aşık dost yolunda ün eyler                         
Darb-ı tevhîd ile bağrın hûn eyler                         
Değirmen döneyi döğer un eyler                         
Derviş  hû  der döner kafir mi  olur
                        
Lu’be almaz mü’min olan kardaşlar                         
Münafık mü’mini dahl ile taşlar                         
Gör çiftçi harmanı devr işe işler                        
Mümin  hû  der döner kafir mi  olur

Çiftçilik yaptığı kuvvetle muhtemel olan şairin bu işten kendisine yetecek kadar bir gelir sağladığı düşünülebilir. Lakin bir şiirinde fukaralık sebebiyle üzerine bir nemed (keçe hırka) alamamaktan şikayet etmektedir.  Bunun  için Allah’a  münacat eder:                        
Şovukdan var şikâyetim                         
Âh bir nemed ver İlâhî                         
Budur özge hikâyetim                         
Ah bir nemed ver İlâhî

Şairin bu duası kabul edilmiş olmalıdır. Nitekim o şükür-nâme niteliğinde şunları söylemektedir:                        
Duam makbul oldu yine                         
Çok şükür buldum nemedi                         
Kadr ile ıyd oldu câna                         
Çok şükür buldum nemedi

Bilindiği gibi nemed yün elbisedir. Sûfiler gibi ledünni anlamları da simgeleyen yünlü bir elbise giyerlerdi. Buradan bakıldığında, yokluk sırrına, yahut gerçek anlamda tevazuya ulaşamadığını da söylemiş olabilir. Ne var ki, bir süre de olsa nemed diktirecek ekonomik imkandan da mahrum olması kuvvetle mümkündür.

Kısaca elimizdeki kitaptan yola çıkarak şairin hayatına dair temel bilgileri burada özetlemiş olduk. Bir de onun kalb-i selimi bulmasına imkan veren tasavvufi muhitine dair bazı değerlendirmeler yapmak yerinde olur sanırım. Eroğlu, Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşmasında önemli fonksiyonlar icra etmiş olan Halvetîye’ye mensuptur. Bilindiği gibi bu tarikat içerisinden pek çok yeni kol ve şube ortaya çıkmıştır. Bu kollardan birisi de Yiğitbaşı Velî olarak da tanınan Ahmed Marmaravî tarafından kurulmuştur. Şairimiz, kolun pirinin adından yola çıkılarak Ahmediyye diye anılan bu kol içerisinde iç aydınlanmasını gerçekleştirmiştir. Halvetîler daha ziyade halvet zevkiyle yaşayan sûfîlerdir. Bunlar tenha yerlerde yapılan ibadet ve zikirden hoşlanırlar. Şair böylesi bir manevi atmosferi, doğrudan doğruya Yîğitbaşı’nın yetiştirdiği Vahib Ümmî adıyla tanınan Elmalılı Abdülvehhâb Efendi’den almıştır. Halvetilikte sohbet ve zikir esastır. Bu meslek, nefsi tasfiye usulünü benimseyen ve öğrencilerini yedi esma ve makam geçirterek sülük ettiren bir tasavvuf mesleğidir. Bu esnada rüyalar ve rüyaların tabiri çok önemlidir. Müridin bulunduğu esmadaki halleri rüya ile anlaşılır. Rüyanın misal aleminin sırlarını içerdiğine inanılır. Bu sebepten Halvetî geleneğinin mürşitleri, rüya tabirinde çok mahirlerdir.
Kısaca sûfî ve şair kişiliği ile gönül dünyamızın önemli mimarlarından biri olan Eroğlu Nûrî ve şiirlerini esas alan çalışmasıyla Dr. Mustafa Tatcı, bir yandan şairi bize tanıtırken, öte yandan da Anadolu’da derin tesirler icra etmiş olan tasavvufi geleneğin önemli okullarından biri olan Halvetîlik hakkında önemli bilgiler vermektedir. Bu bakımdan elimizdeki bu eser, sadece bir edebiyat incelemesi değildir. Anadolu’nun velüd toprağında yetişen büyük bir azizin iç alemine doğru bir yolculuk yapmamıza imkan vermektedir. Dolayısıyla elimizdeki bu çalışmayı, hem tasavvuf şiirine meraklı okuyucu ve araştırmacılar için hem de kalb-i selime, ruhî huzura ve sükûna ulaşmak isteyen okuyucular için önemli bir hazine olarak takdim edebiliz.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Sefer Der Vatan / Şeref Akbaba
Yaz Boz Tahtası III / Alaeddin Özdenören
Mor Işıklar / Recep Garip
Savaş Hazırlıkları / Mehmet Aycı
Sondan Baş Çıkar, Baş Sona Kalır / Nihat Dağlı
Tümünü Göster