Kaderim

Polislerin arasından yalpalayarak geçti. Gözü kararıyor, başı dönüyordu ama yine de ayakta durmaya çalıştı. Zaten bir insanın yaşantısı bundan ibaret değil miydi, “Ayakta durmak!” Bunun uğruna ne kadar büyük fedakarlıkta bulunduğunu düşündü bir kez daha. “Kaderim” diye cılız, yırtılmış bir ses çıktı dudaklarının arasından. Gözleri doldu, başı iyiden iyiye döndü. Bir koruyucu el, bir sahiplenen baş olsaydı çevresinde, ona gitseydi ve sığınsaydı. Deseydi ki, “Ben ömrümü bu yıkık sokaklar arasında, pis adamların koyunlarına girerek geçirdim. Beni koru, beni kolla artık.” Ve o da, şefkatle kollarını açıp başını okşasaydı. Bir baba gibi, bir dost, bir arkadaş gibi. Onun ağlamasına eşlik etseydi ve her şeyin daha iyi olacağını anlatsaydı, inandırıcı bir sesle…
Ayakta durması gerektiğini düşündü. Dudaklarını titremesini kesmek için ısırdı, rujlarının arasından tenine saplandı dişleri. Dişlerinin üzerine 12 numara kırmızı ruj bulaştı, kanıyormuşçasına. Tekrar adım adım yürümeye çalıştı. Burnunu çekti ve içini açtı. Adımları ile sokak başına geldiğinde, bir yılışık şoförün dikiz aynasından pis bakışlarına hedef olacağı taksiyi durdurdu. Önemsemedi. Evinin adresini verdi ve gözlerini dışarıya dikti. Hayatın akışına baktı. Yürüyen, duran, otobüs bekleyen, kaldırım kenarında laflayan insanlara baktı. Onlardan biri olmak istedi o anda. Bu taksi, bomboş gitsin istedi, orada yürüyüp bir otobüse binmek, bir eve varıp, binanın karşısındaki bakkaldan ekmek ve ufak bir salça almak, güzel boyalı bir apartmanın merdivenlerini atlaya atlaya giden komşu çocuklarına aldırmadan, tıkır tıkır çıkıp evine varmak ve salçalı bir makarna pişirmek… Bir insan olmak. Bir komşu, bir müşteri, bir sekreter, muhasebeci ya da her neyse… Bir… Bir anne olmak… Ama bir hayat kadını olmamak… Ama her şey olup bitti artık.
Taksiye parasını verdi. Artık kendisini laf atmaya değer bulmayan mahalle serserilerinin arasından yürüyüp, dökülmüş boyasının altından başka dökülmüş boyaların göründüğü ve asla silinmeyen bir küf, rutubet kokusunun her yeri sardığı apartmanına girdi. Yine tıkır tıkır tırmandı bu apartmanı. Ama başka bir tıkırtı ile. Bitkin ve bıkkın bir tıkırtı ile tırmandı. Evinin kapısını açtı, yüksek topuklu ayakkabılarının içinden ezilmiş ayaklarını çıkardı. Ayakkabıları, diğerlerinin arasına fırlattı. Bir bunalım sırasında alınmış lüks çekyatın üzerine kendini attı ve tavana dikti gözlerini.
Ölecekti. AİDS olmuştu. Ve ölecekti. Bu amansız hastalığın adını bile taşıyamayacak kadar güçsüz bu bedeni, uzun süredir korktuğu belayı başına sarmıştı işte. Ölecekti. Bu kadar basit. Ne bir ilaç almaya ne de bu hastalık için o pahallı doktorlara gitmeye parası vardı. Hem olsa ne olacaktı? Sadece birkaç ay geciktirmekten başka yapılabilecek bir şey var mıydı? Ölecekti. Bu hayattan çekip çıkartılacak ve tüm hayatı boyunca özlediği hiç bir şeye kavuşamayacaktı. Eskiden bir ümitle güzel günleri bekleyebilirdi. Şimdi? Ya şimdi neyi bekleyecekti ki?
Gözleri doldu ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Neden sonra, ağlarken uyuya kaldı. Ağlamak ve ardından uyumak oldukça rahatlatmıştı doğrusu, öyle ki hatırlayamadığı ama güzel olduğundan emin olduğu bir rüya bile gördü.
Bir sigara yaktı. Eli önce haplara gitti ama bu kez olmaz dedi kendine, düşünmeye, uyanık olmaya ihtiyacı vardı. Gözlerinin önüne eski günleri geldi. Mesela ismine karar verdiği gün. “Madem hayat kadınıyız,” demişti, “Adım da Hayat olsun bundan böyle!” Aniden eli kendisinin kontrolünde değilmişcesine telefona gitti. Bir an duraladı ve bir numarayı çevirdi. Karşı taraftan yaşlı bir kadın   sesi “Alo” dedi. “Anne” dedi sesinin kıvrılmaya, bükülmeye başlamasına engel olmaya çalışarak.Annesi bir an duraladı.”Kızım” dedi. “Kızım, sen misin?””Anne. Ben öleceğim anne…” dedi. Bu kez sesini ve hıçkırıklarını koyuvermişti.
Oysa yıllardır bu anı bekleyen ve kızına söyleyeceği “iki çift lafı” kendi kendine belki kırk bin kez tekrarlamış olan annesi, daha dayanıklı duruyordu sanki. “Kızım başımıza ne işler açtın bilmiyorsun. Nurhan nişanı attı, abin kahroldu kızım. Biz evi boşalttıydık da ancak geri gelebildik. Kızım niye aramadın bizi, niye bizden yardım istemedin? O adi adam başına sardı bunları değil mi? Bak baban kalp hastası, yatıyor o gün bugündür.”
“Anne ” dedi tekrar “Anne ben hasta oldum. Öleceğim.”
Annesi bu kez sesine sahip çıkmaya çalıştı. O biriktirdiği kelimeler bitmiş, içinde akıp giden sel bir anda durulmuş, başka bir iklim, bir dehşet sarmıştı bedenini. Duraladı. Ağzından “Kriz… Hasta… Amcan…” diye bir şeyler çıktı. Sonra aklından başka kelimeler geçti. “Ölecek… Kızım… Hasta…” Başka kelimeler. Sanki bu kız biraz önce başka yerlere gitmişti. Hiç üzülmemişlerdi, hiç mutsuz olmamışlardı. Hayır. Bu yaşananlardan sonra… Yine de…
“Kızım, güzel kızım. Gel neyin varsa, doktora götürelim seni. Abinle konuşurum. O senin abin, canından bir cansın. Varımı yoğumu satarım kızım, yeter ki sen iyi ol. Gel kızım, birlik olalım, dünyam kurban olsun sana!”
Ne kurdukları, ne yıllanmış öfkesi… Hepsi ama hepsi anlamsızdı. Gözleri doldu, eli ile burnunu sildi. İçine bir kaynar katran akıtmışlarcasına yandı ciğeri. Uzun uzun sustular, hıçkırıklarını bıraktılar birbirlerine. “Anne.  Ben öleceğim anne.Öleceğim…”
Çaresizlik, ümitsizlik… Annesi hayatlarını perişan etmiş bu kızı unutmalıydı, onu doktora götüremezdi, onun yüzünü bir daha okşayamaz, onun saçlarına dokunamazdı. Babasının, abisinin hayatını yıkan bu kızın bir daha bu şehre gelmesi bile düşünülemezdi. Bu daha büyük bir yıkım olurdu sadece. Bunu her ikisi de biliyordu. Her ikisi de…
“Kızım. ” dedi kadın. “Yavrum.” Sonra derin ve içten bir “Ah!” geldi karşıdan. Ve aynı ses tonu ile “Kaderim!” dedi. “Kaderim!” Ve her ikisinin de ruhu titredi. Kadın elini başının arasına aldı. “Kaderim!” dedi fısıldayarak… Telefon elinden düştü.
Birkaç saniye soma tekrar ahizeyi aldı ve “Anne.” dedi “Anacım… Beni unutma, emi” Sonra hızla kapattı telefonu.

Yüzünü kararttı, gözyaşlarını koyuverdi. Sonra eli koltuğun yırtığında sakladığı o hapların tamamına uzandı. Ümit yoksa beklemeye de gerek yoktu nasıl olsa. Bu hayat kendisine, annesine ve diğerlerine… Hepsine dar, hepsine yetersizdi. Bu roller, bu oyunlar… Başka birisi olma imkanına asla kavuşamadığı bu topraklarda ve hapsolduğu bu zamanda kendini haplarının koruyuculuğuna bıraktı son kez.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Omzumuzdaki Heybe / Ay Vakti
Yorulmaklar / Nurettin Durman
Ben Böyle İhanet Görmedim / Arif Dülger
Şeref Akbaba İle Söyleşi / Recep Garip
Nereye Gidiyorum Böyle / İlyas Altuner
Tümünü Göster