Arif Dülger İle Söyleşi

160
Görüntüleme

Nasıl yazmaya başladınız? Sizi edebiyata taşıyan husus neydi? Şiir serüveninizden bahseder misiniz?

Geriye dönüp, şöyle anı politikasında kısa bir yürüyüş yaptığımda karşıma öncelikle bir gurbet duvarı çıkıyor. İstanbul İnşaat Teknik Lisesi’nde, 1977 1981 yılları arasında yaşanmış parasız yatılılık günlerim… Taşradan İstanbul’a gelmiş bir çocuğun gurbet, yalnızlık ve maddi imkansızlıklar içinde sevgi, şefkat ve ilgi arayışlarına bürünerek hayatı tanımaya, hayatın zorluklarının üstesinden gelmeye çalıştığı bir dönem. Türkiye’nin dört bir yanından getirilmiş kültür motivasyonu ile kurulan arkadaşlık ve paylaşılan hüzün, acı, sevinç ve yalnızlıklar… Gerçi bir şair “Yalnızlık paylaşılmaz; paylaşılırsa yalnızlık olmaz.” diyor ya, o günün şartlarında işin felsefi boyutlarını algılayabilecek bir bilgi birikimimiz olmadığından, 12 Eylül’ü doğuran şartların anaforunda birbirimize sığındığımız arkadaşlarımız, hatırlanabilen geçmişin en önemli kilometre taşlarıydı belki de. Beni edebiyat özelinden önce, genelde okumaya iten, başlarda bilinçsiz bir sığınma içgüdüsü idi desem, yanılmış olamam herhalde. Arayış daha sonra başladı.

Ben de kabul ediyorum ki, hayatta başarılı olmanın gerek (ön) şartı, insanları ve çevremizi sağlıklı bir biçimde algılayıp tanımaktan geçer. Doğduğum kasaba olan Pınarhisar’da, ortaokulda okurken Din Dersi öğretmenimiz olan Yakup Küçüker’in teşvik ve yönlendirmeleriyle okuma eylemine başladığımı her fırsatta belirttiğimden, yazmaya nasıl başladığımdan önce, okumaya nasıl başladığımı burada da belirtmeliyim. Olaylara ve insanlara ön yargılı yaklaşmamayı, peşin hükümlü olmamayı, söz ve davranışlarıyla bize öğreten bu hocamızı minnetle anıyorum. Okumanın yeri ve zamanı olmadığını, sonunun bulunmadığını pratize eden bir kişidir Yakup Hoca. Doğu-Batı sentezini içselleştiren, daha ziyade batılı anlamda kültürel yöntemleri takip ederek bilgi üreticisi ve tüketicisi bu hocamdan aldığım ve tür ayırımı yapmaksızın gerçekleştirdiğim okuma eylemi, yukarıda ima etmeye çalıştığım yatılılık ortamının beslemesiyle edebiyata ve hususen şiire kaydı. Okul yıllığında hatırat kabilinden ilk şiirimin yayınlanışı 1980’li yıllara tekabül eder. Üniversite eğitimi olarak da sosyal bilimleri bilerek ve isteyerek seçtiğimden, şiirle bağım hiç kopmadı.Şiir ve edebiyata yakınlığım dolayısıyla şiir paydasında buluştuğum, dostluklarından onur duyduğum arkadaşlarım oldu. Bunların başında gelen şair dostum kardeşim Süleyman Çelik’le fakülte yıllarında aynı öğrenci evini paylaştığımız sıralarda, elbette, şiir çevremiz ve çizgimizin uzun yıllar müştereklik arz edeceğini bilmemiz mümkün değildi. Değerli öykücü Yaşar Kaplan’la ilk diyaloğumuzu 1982 yılında, Süleyman’la birlikte ve fakat ayrı ayrı yazışarak kurduk. Şiir alanında ilk ciddi yönlendiricimiz Yaşar Kaplan olmuştur. Aylık Dergi tecrübem, daha sonra Ayane, Kardelen, Kayıtlar, İslami Edebiyat, Kırağı, Özülke, Kalem ve Onur, Edebiyat Ortamı, Düş Çınarı ve Ay Vakti gibi dergilerde yayınlanan şiir çalışmalarımla zenginleşti. Akçalı günlerden hakçalı yarınlara yürürken, kıldan ince bir köprü olan “bugün”ümüz, her zamankinden daha fazla bir tonda ağır, tarihsel imtihanların kuşatması altında. Ve iradesizliğin tahakkümüne karşı inanılmaz bir kişilik mücadelesinin yüz akı olan, yaradılışın nefesini üfleyen şairlere selam olsun. Kısaca, beni edebiyata taşıyan husus, dostlarımla, hocalarımla, üzerimde emeği bulunan değerli sanatçı ve mümtaz şahsiyetlerle bezenen fıtratımdaki gerçeklerdir, zamandan zamana geçiş ve bir nutfeden kemale yöneliştir.

Biri deneme olmak üzere yayımlanmış dört kitabınız var. Şiirdeki istikametiniz ne yöndedir, amacınız nedir? Yeni kitaplar var mı? Varsa birazcık detay alabilir miyiz?

Doğal olarak, en mükemmele doğru bir yön çizdim, hedef koydum  kendime. Bunlar görece nitelendirmeler olmakla beraber, yaratılışımızdaki hikmete mebni olarak kamil bir ahlaka sahip olma yolunda sanat yapmanın yöntemi, tezahürü ve bedeli vardır.

Hayatımın pratiği ile sanat faaliyetimin müşahhas göstergeleri olan şiir ve diğer edebi çalışmalarımın mahsulü ve hülasası olan kitaplarımdaki ana izlek bir çatışma içinde değildir. İnsanların konuşa konuşa birbirlerine sunacakları vardır. Kimse geleceğe ilişkin kötü hayaller kurmaz. Herkes mutluluğu, büyümeyi, güçlenmeyi ister. Sonu hüsranla biten gelecek başlangıçları, insanın zihin ve yüreğini buğulandırmamış olsaydı, iç açıcı ufuklar gerçek zaferlerle dolu bir yaşantıya itecekti şüphesiz insanoğlunu. “Gelecek üstüne bildiğimiz tek şey, ileride ne olacağını tümüyle bilmediğimizdir” diyor A.Huxley, “deneme”lerinde. Gerçeklikten uzaklaşmadan, yapaylığa düşmeden, ikiyüzlülüğe bulaşmadan, şan ve şöhret afetine tutulmadan evrensel aklın yüreğini, olabildiğince şeffaf bir şekilde eserlerimde sergilemektir amacım. Bunu başarabilecek miyim, bilmiyorum tabii ki zaman gösterecek. Sevgilinin sevgili olanın “masum ve diri güzelliğini çiziyorum hep aynalara”, benim işim bu. Gecenin sessizliğinde bir çırayı sevgiyle tutuşturabilmek, gönle düşen bir ateştir. Gönül defterimde bitirdiklerimi, bir dosya halinde yayın evlerimizden birine teslim ettim. Ancak,”sosyal ve ekonomik kriz” oku beni de vurdu. Yarama ne zaman pansuman yapılacak, ne zaman müjdeli bir haber alacağım bilemiyorum. Postacılar da ortalıktan çekileli çok oldu.

Modern Türk Şiiri’nin bu günkü süreci size neler söyletiyor? Umut, tedirginlik, orijinallik, yenilik, gelenek, gibi bunlara dair ne söylersiniz? Günümüzde Türk Şiiri, ülkenin ve çağın sorunlarına karşı gerekli duyarlılığa sahip mi?

Sondan başlayalım. Ülkemizin ve çağın sorunlarına karşı insanımız yeterince duyarlı mıdır ki, Modern Türk Şiiri’nin bugünkü heveskarları duyarlı olsun? Fakat bundan önce, ülkenin ve çağın birincil meselesi, ya da hayati sorunları nelerdir sorusuna açıklık getirilmesinin, daha yararlı olacağını düşünüyorum. Öncelikli mesele, galiba, insanın evren, yaratıcı ve diğer hemcinsleri karşısındaki konumunu kavrayıp kavrayamadığında düğümlenmektedir. Şiir de bunu kavramaya yardımcı olduğu oranda takdire şayandır. Şiirin, malum, şuurla doğrudan bir ilgisi var. Güzellikleri temaşa etme sanatı olan şiir aynı zamanda, hiçbir sınırlamaya tabi olmaksızın hakikat denen akışın gökkuşağı rengindeki yankısıdır; aşkın ve sevginin ve acının yerine göre munis , yerine göre isyankar, ama her halükarda hür düşüncenin hür yaşamanın kale kapısındaki kilidin anahtardır. İnsanın mutluluk ve mutsuzluğunu resmeden kelime şelalesidir. Genel olarak, ne olduğunu bilen, nasıl olması gerektiğini de bilir. Şiir dünyasında da bu böyledir. Varlığın anlamına kayıtsız kalan insanların hakim olduğu bir dünyada, çevrede yaşıyoruz. Beşeri sistemlerin varlığı idrak gibi bir kaygısı olmadığı gibi, idrak kapısını kapalı tutmaya yönelik argümanlarını da habire çoğaltmaları dikkati muciptir. Şoklanmış bir et yığınıdır insan günümüzde. İnsanları bu şoktan kurtarma yolunda şiir, önemli roller üstlenebilir. Şiir esasen ruhsal arka plandır, eşyanın özüne yöneliştir, bilinçaltıdır, bunların ötesinde ufuk ötesidir. Üstad Necip Fazıl’ın kadın için söylediğini şiire uyarlarsak “…bir ufuk ki, ne Mecnun varabildi, ne de Ferhat.” imkanları böylesine geniş bir aracı siz, nasıl olur da körü körüne itaatin ve uyuşukluğun müsebbibi kılarsınız? Günümüz Modern Türk Şiiri, rotasını kaybetmiş, şaşırmış bir gemi hüviyetinde.anlamsızlık dalgaları ile boğuşuyor. Orijinallik adına umudun köküne kibrit suyu dökülüyor, gelenek katlediliyor, gelenek adına ise toplumsal-bireysel kişilik ve kültür baskı altına alınıyor. Hayattan zevk alabilmenin muhtelif tonları böylelikle birbirlerinin fildişi kulelerinde kibir girdaplarında karartılıyor.

Şiirde şu sıralar orijinallikten, sıra dışılıktan bahsediliyor. Neyi amaçlıyorlar sizce? Günümüz şiirinin mevcut problemleri nelerdir?

Sıra dışı olmak demek her şeyden önce orijinal olmak demek değildir. Belirli bir şeye özgü olanın orijinalitesinden söz edilebilir. Mana, öz ve biçim ilişkisi yıllardır tartışılan bir konudur şiirde. Çözülebilmiş bir problem değildir demek istediğim. Genel bir sözdür; İnsanlık tarihinde söylenmemiş bir şey yoktur. O halde, bir başkasından farklı olarak neyi, nasıl söylediğimiz orijinal olma açısından önem arz etmekte değil midir?

Açıklıkla ifade etmeliyim ki, şiir sorunları üzerinde fazla kafa yoran birisi değilim. Bu benim işim de değil. Amacım, kendi ölçülerime ve değer yargılarıma göre en iyi şiiri yazabilmek, mükemmeli yakalayabilmek, onu ifade edebilmektir. Şiir konusunda, hiçbir zaman iyi bir teorisyen olamadım, olamayacağım da bu gidişle. Bu demek değil ki bir poetikam yok; şiirin tekniği dili, şekli, muhtevası hakkında bir bilgim yok, şiirin sorunlarına biganeyim, bu sorunlardan habersizim, Hayır. Benim demek istediğim zarfın içindekiler beni daha çok ilgilendiriyor. Kendi şiirim beni daha çok ilgilendiriyor. Dış kabuk da elbet önemli. Ancak, bir şeyin özü zafiyet geçiriyorsa ambalajla uğraşmanın kime ne faydası olacak? Edep ölçüsünün hayatın tüm katmanlarında yitirilmesi, şiirin de bütün sorunlarını gölgede bırakıyor. Hakikat güneşine sırtımızı dönmek yerine, hikmetin mecnunu olmalıyız; şöhretin, paranın, mevkinin, kadının veya iktidar gücünün değil. Hırsımız, aklımız ve gönlümüzün önüne geçtiğinde trajik ve vahim insan manzaraları çıkıyor karşımıza. Hikmet; şiirin de esasıdır, bilindiği üzere “yitik malımızdır”. Musa’nın sahip olduğu ateşi ancak, hikmetle elde edebiliriz. O Musa ki, ulu’l-azm Peygamber: “Ateş elde etmeye gitti; öylesine bir ateş gördü ki ateşten vazgeçti” Mevlana’nın diliyle. Günümüze Modern Türk Şiiri’nin ateşi düşmüştür. Harlanması, külünün karıştırılması lazımdır. Ve bu noktada durup, kendimize de sormamız lazım: Bizim, elde edip de vazgeçtiğimiz böylesi bir ateşimiz, aşkımız var mıdır? Sanırım, en esaslı problemimiz budur.

Şiirde, sanat-edebiyat dergilerinin işlevi-katkıları hakkında neler söylenebilir?

Dergiler, söz başı yapılan iş mahalli, kıymeti yitirilince anlaşılan bir platformdur. Öte yandan, çoğunlukla amatör gayretlerin ve iyi niyetlerin ucuza kapatıldığı bir emek piyasası. Ulaşılamayan ve bir türlü anlaşılamayan tekebbürlüklerin cılız sesleri bir de. Zıtlıkların mezcedildiği bir hilkat garibesi. Kimi ideal saydığı bir düşüncenin yayınlanmasına aracı kılar dergiyi, kimi de tüm yoksunlukların itici aforizması… Şuur altında hayat bulan ezikliklerin yeryüzünde neşv-ü nema bulması… Belki yüzyıllık sancıların kutlu doğum çığlıkları… Gözyaşlarının masumiyetine inanan garip bir tecessüs. Sabah serinliğine sarılış alın teri. Ama, nihayetinde dergi de, önünde-sonunda kurumaya mahkum bir çiçektir. Kitap sayfalarında kurutulup saklanacak bir çiçekse, ne ala. Yüreklere sevgi ve akıllara ışık pompalayan güldeste olur o zaman. İşin bir başka tarafı, ne acıdır ki, “kapanan her dergi, kaybedilen bir savaş, hezimet veya intihardır aynı zamanda.” Rahmetli Cemil Meriç’in bir güzel tespitidir “Bu ülke'”de. Ne Diyor, aynı zamanda Cemil Meriç? “Kitap fazla ciddi, gazete fazla sorumsuz. Dergi, hür tefekkürün kalesi.” Katılmamak mümkün mü? Medeniyet kalelerimiz bir bir yıkılıyorsa, sanatçı olarak, sanatsever olarak vebal altındayız.

Son olarak şiir çizginizde sizi etkileyen şairler var mı? Varsa kimler?  Şiirinizin beslenme kaynakları, kısaca?

Şiirimin beslendiği kaynakların başında Kur’an İslam’ından neşet eden inancımız geliyor, hamdolsun. Yunus Emre ve Mevlana’yı besleyen kaynaktan beslendiğimizi söylüyoruz da, şiirimizin gücü maalesef bizi yalanlıyor mu ne? Bahs-i diğer.

Başlangıçta şiirin yine çoğunlukla şiir olan kaynaklarına bilinçsizce ulaşıyordum. Şiirimin önünde, evveliyatında her zaman İslami düşünce durmuştur. İslami düşünceye ünsiyetim oranında seçmeci davranmaya başladım. Divan edebiyatının önde gelen mimarları Fuzuli, Baki, Şeyh Galip yanında Halk Edebiyatı şairleri ile İslami ve toplumsal ve dinsel duyarlılığı ön planda olan Sezai Karakoç, Necip Fazıl, Yahya Kemal, F.Hüsnü Dağlarca, A.Kutsi Tecer, Z.Osman Saba, Cahit Sıtkı Tarancı, Mehmet Akif Ersoy, Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt, Akif inan, İsmet Özel, Ebubekir Eroğlu, Ahmet H.Tanpınar, A.Haşim, B.Necatigil, E.Cansever, Sedat Ümran, Özdemir Asaf, Turgut Uyar, Atilla İlhan ve tabii ki Nazım Hikmet benim kuşağımın beslendiği ana şiir damarlarıydı. Geleneksel kaynaklarımız ve yabancı şairlerden gerektiği gibi yararlandığımı söyleyemem. Rilke, Baudelair, Yannis, Ritsos, Paul Celan, G.Apol Ünaire, Neruda ve Fransızca şiirlerini üniversitede hocam Prof.Dr. Yaşar Gürbüz’den dinlemekle bile zevk aldığım P.Valery’nin çevirileri ile yetinmek zorunda olan birisiyim.
ARİF DÜLGER
1963 yılında Pınarhisar’da (Kırklareli) doğdu. İlkokulu ve ortaokulu burada bitirdi. Devlet parasız yatılı sınavını kazanarak İstanbul İnşaaat Teknik Lisesi’ne girdi. Sosyal tercihini Siyasal Bilimler Fakültesi’nden yana kullandı. Marmara Üniversitesi  İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nden mezun oldu.(1985) Derd-i maişet motorunu halen bir kamu kuruluşunda çalışarak döndürmeye çalışıyor. Evli ve iki çocuk babası…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Kışkırtma Nöbeti / Seyyid Ahmet Kaya
Sanat / Ay Vakti
Dolunay Zamanı II / Şeref Akbaba
Arif Dülger İle Söyleşi / Şeref Akbaba
Damla/ Billur / Sevim Zehra Can
Tümünü Göster