Amcamız

Kapı, kulaklarımın aşina olduğu bir sesle açıldı. Tahtaların arasından sızan ışıkta, tembel tembel oynaşan toz parçacıklarını gördüm. Ahşap kokusu burnuma yavaş yavaş ulaştı. Bu koku… Bu kokuyu almak, eskiye dair her şeyin somutlaşıp, ruhunuza bir hayalet gibi sızması demektir.
Ben ahşap bir evde doğdum, büyüdüm. Kulaklarımda kurtların tıkırtıları hala geziniyor. Ve böyle tatlı bir masalı o gün bugündür dinlemedim. Bu kapıyı açtığımda, düş dünyasının gölgeler ve ışıklar arasında gezinmesi gibi, geçmiş ile bugünün bir araya geldiğini gördüm. Dudaklarımı tutamamışım ki “Evet, burası” deyiverdim.
Yanımdaki şortlu genç, kocaman beyaz ayak parmağını terliğinin içinde hareket ettirdi. Gözlerini kısıp içerideki karmaşaya bakmaya çalıştı. Bir an yürüyüp içeri girecek oldu, fakat onun beton duvarlar arasında büyümüş burnu, ancak büyük kimya fabrikalarının izin verdiği kokuları alabiliyordu. Bu odanın içinde gezen tozdan hayaletler, gelip ona bir zarar verecekmişcesine, daha da uzaklaştı. Benim ağzımdan çıkanları, kendisine söylenmiş saydı ki, bana “Yaa, öyle mi?” gibi bir şeyler mırıldandı. Ben sesimi çıkartmadım.
Burası, yani bu ahşap ev kalıntısı, bu güzel bahçe ailemindi. Az ötedeki birkaç dönüm fındıklıkla birlikte, yıllar boyu evimizin sıcak kalmasını sağlamış. Ancak sonbahardan sonbahara gelir getiren, zahmeti de çok olan bu tarla, sudan bahanelerle satılmış. Belki bir yüzyıldır ailemizin olan bu bahçeye bugün bir yabancı, en iyi ihtimalle misafir olarak giriyordum.
“Aslında ben burayı yıkacaktım ama vakit olmadı!” dedi. Ben gözlerimi düş alemine henüz alıştırmıştım. Bu sefer ben onu geçiştirmek için “Gerçekten mi? Tabii eskimiş” gibi bir şeyler geveledim ağzımda.
Yıllar önceydi. Henüz ufak, uslu bir çocuktum. Amcam beni elimden tutup buraya getirmişti. Yine fındık mevsimiydi, tüm aile, hatta eli bu işlere pek yatkın olmayanlar bile, fındık toplamakla, harmanlamakla uğraşıyordu. Bu yapı, o zaman da kullanılmıyordu ve o zaman da, bu kadar çabuk hatırlamama şaşmamalı, tozlu ve eskiydi. Bu koku, şuraya buraya atılmış eski eşyalar ve tavanda tütün kurutmak için asılmış çengeller…
Bir gün amcam beni odanın içinde gezdirdi ve bana ailemiz ile ilgili, bugün bile hatırlamakta güçlük çektiğim bir sürü hatıra anlattı. Anlattı, çünkü gözlerini benim gözlerime çevirdiğinde, tüm yaşamını bir hayat tarzının devam etmesine adamış bir adamın ümidini görüyordum. O gözler, nesilden nesile acıları ve umutları biriktirmişti ve ben, evet o ufak çocuk, bu ailenin yarınlara ulaşmasındaki tek köprüydüm. Bana dağların sarp ve hırçın olduğu o memleketi anlattı. İnsanların karakterine işlemiş çelik gibi suları, yiğit kadınları… Bana savaşçıları anlattı. Atının üzerinde yaşayan insanları, her zaman hazır yürekleri… Zalim Ruslara karşı direnmiş ve sonunda ülkelerini terk etmiş bir topluluktuk biz. Tüm yaşamımıza bu yenilgi kazınmıştı. Yiğitlik işe yaramamış mıydı? Neden o güzel dağları terk etmiştik? Güzel atların üzerinde, yüreklerinden kıvılcım saçan ve düşmanın üzerine dehşet salan gülüşleri ile dev kalpaklı adamlar neredeydi? Gözlerim hep bu soruları soruyordu. Ama bazı soruları sormak kötü, bazıları ise çok ayıptı.
Ve bir şey ayıp ise mutlaka en kötüden de kötüydü. Amcamın gözlerinde bu kahramanlık hikayelerini arardım. O da bana anlatırdı. Ama öyle bir anlatırdı ki… Ben kendimi kahraman olmak zorunda hissederdim. Ben kemik saplı kamamı almalı, bembeyaz atıma binmeli, siyah kalpağımı, deri çizmelerimi, gümüş fişekliklerimi kuşanmalı ve yüzümde çılgın bir gülümseme, akıl almaz bir cesaret ile tüm düşmanların üzerine atlamalıydım. Yıllar boyu bu anı aradım. Bu kalpağı, bu kamayı, fişeklikleri ve nihayetinde bu düşmanı… Akordeon ağladıkça, ritm beni cesaretlendirdikçe… İşte onun hikayesini böylesi başka bir hikayenin sonuna eklemişti.
O, yani büyük amcamızın hikayesi…
Amcam onun için “Eşkıyaydı!” derdi ve çapkın bir gülümseme takınırdı yüzüne.
“Yol keserdi, bir de arkadaşı vardı.”
Amcam, eskileri anlatırken bambaşka bir aleme dalardı. “Eşkıyaydı.Laz bir arkadaşı ile Bolu tarafında yol keserdi, ismi de Laz Ahmet mi, Laz Mehmet mi, öyle bir şey… Bir gün adamın birini kıstırmışlar, elinden çantasını almak için. kama ile saldırmışlar.”
Gözlerimi hayretle açar, ses çıkmasın diye nefes bile almaya korkardım.
“Bir Ermeni, adam çantayı vermemek için direnmiş. Bunlar da galiba korkutmak için, adamın elini keser gibi yapmışlar. Ancak Laz arkadaşı kamayı kaçırıp amcamızın eline saplamış, biraz da kesmiş. O acı ile ‘Ne yaptın Ahmet!’ demiş galiba. Ermeni de fırsat bu fırsat kaçmış gitmiş. Amcamız, eli yaralı halde, bu eve gelmiş, bizim dedemizin evine. ” Bu eve…. Bu odaya…
Gözlerim bu odaya amcamızın girdiği anı aradı. Bir eli eski, kirli bir bez parçası ile sarılıydı. Gözlerinde acıdan çok öfke, pişmanlık ve çaresizlik vardı. Yürüdüğü her yerde öfkesinin, pişmanlığının ve yarasının izi kalıyordu. Bu eve, belki o zaman bile yıkık ve mahzun duran bu odaya sığınmıştı.
Dedem kardeşinin bu yara ile yaşayamayacağını anlamış. Ancak, hayatını eşkıyalıkla geçirmiş birisi için hastane ya da doktor demek, zaten ölüm demekmiş. Yine de ısrar etmiş, bir doktora gitmesi için.
Ama gerek kalmamış. Zavallı Ermeni, parasını ve canını kurtardığı gibi, hemen soluğu karakolda almış, bu eşkıyaları şikayet etmiş. Laz Ahmet’in ismini de duyduğundan, ikisini de kolayca bulmuşlar.
Gözlerim bu odada birkaç gün saklanan amcamızın kan izlerini, ilk ziyaretimde olduğu gibi, bugün de arıyor. Biliyorum ki o günden bu güne kalmaz, ama yerde gördüğüm lekelerin o anın hatırası olduğuna inanmak isteyen aklımı kim dizginleyebilir ki?
Amcam, hikayenin bu kısmına gelinceye dek yüzünden, o “Eşkıya” kelimesinin verdiği tebessümü silmiş olurdu. Artık, yaralı birisinden bahsettiğimizi hatırlatırcasına, sesi incelir, yüzüne bir karanlık çökerdi. “Bizi orada pek sevmezlerdi” derdi. “Ama o zaman en yakın hastane vilayetteymiş. Jandarma oraya götürmüş amcamızı.” Derin bir nefes alırdı. Bir eşkıyanın yakalanmasının ne büyük bir haksızlık olduğunu anlatırdı gizliden gizliye.

Vilayetteki hastanede, bir daha mavzerini eline alıp ateş edemesin diye, amcamızın bileğini kırıp ters kaynatmışlar. Öyle ki, artık o eli ile hiçbir şey yapamaz olmuş. Öyle ki artık yiğitliğini göstermek için dağlara da çıkamayacakmış. Yıllar geçmiş, amcamız köyde kardeşinin yanında yaşamış. Yani bu bahçede ve belki yine bu odada… Bir gün Çerkez Ethem’in askerleri gelmiş köye. Gençleri alıp gideceklermiş. Amcamız da gitmiş aralarına ve katılmak istediğini söylemiş. Gülmüşler. Çolak, yaşlı bir adam ne işe yarar ki? Amcamız bir fırsat istemiş, tekrar atın üstünde rüzgarla yarışmak için, tekrar eline mavzeri alabilmek için ve aslında eskimediğini göstermek için… Uzakta bir çitin üzerine üç sigara kağıdı koymuş,üç beyaz sigara kağıdı… Ve eline mavzerini almış, ucunu çolak eline, yıllardır bir işe yaramayan o acı hatıranın üzerine namlusunu dayamış ve üç kez ateş etmiş. Ve sigara kağıtları teker teker uçmuşlar çitten. Yolları ve yılları kana bulamış ateşli gençler gözlerini ovuşturmuş.

Sonra amcamız eve son kez uğramış. Dedemizden helallik aldıktan sonra arkasına bir daha bakmadan gitmiş. En son bir çatışmada görmüşler onu. Yere düşen arkadaşını kurtarmak için düşmanın içine doğru sürmüş atını. Amcam sessizleşirdi burada. Gözleri dolardı. Kimsesiz bir topluluktuk, bir akrabanın hatırasına bile hasrettik biz. Bir amcamız daha olsaydı… Onun da çocukları, torunları olsaydı… Hep birlikte büyük bir aile olsaydık. Amcamızın öyküsü bütün bunlara engel oluyordu. Çocuk saflığım geçinceye dek garip bir düşü besledim: Bir gün kapımız çalınacaktı. Bir eli yaralı ama dağ gibi duran bir adam görecektim. Hayatı boyunca dik durmuş ve yara içindeki bedenini asla düşürmemiş bir adam… Hayır, ne koşup üzerine atılacaktım, ne de sevinç çığlıkları atacaktım. Onu evimize buyur edecektim saygı ile. Yorgunluğunu atması için biraz yalnız bırakacak ve ondan bana bir şey anlatmasını isteyecektim. Bu tozlu odada arayıp asla bulamayacağım bir şeyi… Öykümüzün devamını…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Kışkırtma Nöbeti / Seyyid Ahmet Kaya
Sanat / Ay Vakti
Dolunay Zamanı II / Şeref Akbaba
Arif Dülger İle Söyleşi / Şeref Akbaba
Damla/ Billur / Sevim Zehra Can
Tümünü Göster