Metafizik Duyuş Ve İnsan

Çocukluğumda geceleri yıldızları seyretmeyi severdim. Yaz gecelerinde sırtüstü çimenlere uzanarak bir gül bahçesi gibi açan gökyüzüne bakar ve yıldızların hareketlerini takip etmeye çalışırdım. Bazen de güneşin doğuşunu, adeta kızıla boyanan ufku izler, geleceğe dönük hayallere dalardım. Saba rüzgarının hafif hafif yüzüme çarpışı beni mânâ okyanusuna garkederdi. Her sabah bir muştuydu benim için. Köyümüzün ortasından geçen derenin hakikate ulaşmak için çırpınan bir insan gibi heyecanlı, coşkulu çağıldayışı beni alıp başka alemlere götürürdü. Bunun için sabah erkenden derenin kenarına iner, taşların üstüne oturup saatlerce çağıldaya çağıldaya akan suyun o eşsiz musikisini dinlerdim. Su benim için vaz geçilmezdir. Nehrin, derenin, denizin olmadığı bir yerde yaşayabilir miyim bilemiyorum. Ama böyle bir durumla karşılaşmak zorunda kalırsam çok bunalacağım açıktır.
İnsan hayat süresince birçok olayla karşılaşır, bunun sonucunda da bazı deneyimler edinir. Bu deneyimler onun yargılarının oluşmasına etki eder. Kâinattaki eşsiz düzen, tabiattaki binbir çeşitlilik hayatın mânâsı, insanın gayesinin ne olması gerektiği konusunda onun zihninde fikirlerin oluşmasını sağlar. Zira kâinatta bir gaye mündemiçtir. Hayat bir mânâ boyutunda sürüp gitmektedir. Bu oluşta Kur’an-i Kerim’deki birçok ayet-i kerimede vurgulandığı gibi bir bütünlük vardır. Eksik bir şey şeyin tespit edilebilmesi imkânsızdır. Ve bu hakikat Mülk Suresi’ndeki şu ayetlerde en çarpıcı bir biçimde ifade edilmektedir:
“Gökleri yedi kat üzerine yaratan O’dur. Rahman’ın bu yaratmasında bir düzensizlik bulamazsın. Gözünü bir çevir bak, bir çatlak görebilir misin? Sonra tekrar tekrar bak; bakışların (aradığı çatlak ve düzensizliği bulamayıp) âciz ve bitkin hâlde sana dönecektir.”
Kâinatın düzeni içinde olanları tefekkür etmeyen insan için bunlar sıradan şeyler olarak görülür. Üzerinde hiç düşünmez insan, olan nasıl oluyor, olanı olduran kimdir? Kuşlar, kelebekler, sinekler nasıl uçuyor, balıklar nasıl yüzüyor, canlılarda, bitkilerde, hayvanların derilerindeki binbir renk çeşitliliği var eden kimdir? Kuşlar için yine Mülk Suresi 19. Ayette şöyle buyurulmaktadır:
“Üzerlerinde kanat çırpan dizi dizi kuşları görmezler mi? Onları havada Rahman olan Allah’tan başkası tutmuyor; doğrusu, O, her şeyi görendir.”
İnsanın hayat sürecinde elde ettiği deneyimlerin hepsi önemlidir. Çünkü yaşayarak elde edilen, tecrübe edilen bilgilerin insan zihninde apayrı bir yeri vardır. Bu tecrübelerin en önemlisi dini tecrübe, metafizik duyuştur. Bu tecrübeden insan Allah’ın varlığını, birliğini, kudretini hiçbir aracı olmadan hisseder. İnsan hayatın mânâsını ancak Allah’ın varlığıyla kavrayabilir. Allah inancı olmadan hiçbir şeye anlam verebilmek mümkün değildir. Gazzâli yaşamış olduğu düşünce krizi sonunda yazmış olduğu el-Munkız mine’d-Dalâl-Dalaletten Kurtuluş adlı eserinde bu durumu çarpıcı bir şekilde şöyle ifade etmektedir:
“Allah’ın tanımamak öldürücü bir zehir, nefsin arzularına uyarak O’na isyan etmekse hasta yapan bir ilettir. Buna karşılık Yüce Allah’ı tanımak hayat veren bir panzehir, nefsin isteklerine karşı gelerek Hakk’a ibadet etmek ise şifa veren bir ilaçtır.”
Özellikle Katolik Kilise’sinin bilim adamlarının faaliyetlerini cezalandırması, Allah inancından bağımsız bir bakış açısının gelişip yaygınlaşmasına sebep olmuştur. Mesela astronom, fizikçi, mühendis, filozof ve matematikçi olan Galileo Galilei, dünya merkezli evren anlayışına karşı çıkmış, güneşin dünyanın etrafında değil, dünyanın güneş etrafında döndüğünü ispatlamaya çalışmıştır. Aslında bu durum Nicolaus Copernicus tarafından fark edilmişti. Ancak Copernicus, Engizisyon Mahkemesi’nin kendisi ile ilgili alacağı kararlardan çekindiği için bu konudaki fikirlerini bir süre saklamış ve ölümüne yakın bir dönemde bir kitap yazarak bulgularını anlatmıştı. O zamanlar bu kitap çok ilgi çekmediği için Copernicus mahkemeye çıkamadan ölmüştü. Daha sonra ise Copernicus’un fikirlerini savunan diğer bir İtalyan filozof Giordano Bruno, Engizisyon tarafından yargılanmış ve diri diri yakılarak idam edilmişti. Kilise her şey dünyanın etrafında dönüyor anlayışını savunuyordu. Bu görüşe ters düşecek anlayışı savunanları aforoz ederek cezalandırıyordu. Galileo Galilei 1630’da “Dünyanın İki Temel Sistemi Hakkında Diyalog” adlı bir kitap yazdı. Bir Cizvit papazı bu kitabı bir şikâyet dilekçesiyle Engizisyon Mahkemesi’ne gönderdi. Kitabın dağıtımı yasaklandı ve Galileo Galilei Engizisyon Mahkemesi’ne çıkarıldı. 20 Eylül 1633 tarihinde İspanyol Engizisyon Mahkemesi tarafından yargılandı, ceza aldı, hapse atıldı ve işkence gördü. Engizisyon mahkemesinde son anda ‘yok dünya dönmüyor’ dediği için cezası ev hapsine çevrildi. 1642 yılından ölünceye kadar ev hapsinde kaldı.
Katolik Kilise’nin bilim adamlarının çalışmaları konusundaki bu tutumu metafizik gerçekliklere önce mesafeli, ardından karşı bir anlayışın oluşmasının yolunu açmıştır. Daha sonra bu bakışı açısı geçmişten günümüze hayatın ana eksenini belirler bir hale gelmiştir. Hayatı sadece maddi bir düzlemde ele almak, insanı sadece maddi yönüyle değerlendirmek hayatın mânâsının da yitirilmesi sonucunu doğurmuştur. Zira insan teknik olarak elde ettiği üstünlüğe dayanarak hiçbir engel tanımadan her istediğini gücü oranında yapmak için mücadele etmektedir. İnanç insan için belli oranda bir bariyer gibiydi. Artık tüm bariyerler ortadan kalkmıştır. Bu da hem dünyadaki yaşam koşullarının zorlaşmasının, canlı türlerin yok olmasının, çevrenin tahrip olmasının başlıca nedenlerinden biridir. İlahî bilgi insan için en büyük yol göstericidir. Bilimsel bilgi de elbette değerlidir. Hayat büyük oranda bilimsel bilginin verileri ışığında şekillenir. Ancak bilimin verileri ile sahih inancın verileri doğru değerlendirilmelidir. Dinin yeri ayrı, bilimin yeri ayrıdır. Metafizik gerçeklerle, bilimsel gerçeklerin alanları ayrı ayrıdır. Ancak bilimsel bakış açısı gerekçe gösterilerek sahih inancının küçümsenmesi insanı nesneleştirmiştir. Günümüzde psikolojik rahatsızlıkların ana nedenlerinin başında hayatı tutarlı bir anlayışa dayandıramamak gelmektedir. Zira her ilaç belli bir hastalığa fayda verebilir. Kalbin hastalıklarının fiziki rahatsızlıklar için olan ilaçlarla tedavi edilebilmesi imkansızdır. Bunun için Gazzâlî şöyle demektedir:
“Peygamberler, kalplerin hastalıklarının tabipleridirler.”
Çağımız metafizik gerçeklerin önemsenmediği bir çağdır. Buradaki en büyük yanılgı tüm dinleri din adı altında ele alıp değerlendirmek, hak-batıl ayrımı yapmadan bir yargıda bulunmak ve İslam’in evrensel mesajını gözardı etmektir. Bugün insanlığın tüm problemlerinin kaynağı insanın metafizik duyuşu kaybetmesidir. İnsan, kapitalist yaşam biçiminin ve hayat anlayışının bir sonucu olarak öylesine eşyayla kuşatılmıştır ki, çevresinde olup biten, doğan güneş, akan su, öten kuş, açan çiçeğe bile dönüp bakamamaktadır. Şehirler doğal yaşamın koşullarından çok çok uzak bir durumdadır. Böylesine elverişsiz bir ortamda yaşamak zorunda kalan insanlar günbegün düşünme yetilerini de kaybetmektedirler. Özgürlük sadece belli bir yönde düşünmek, Allah inancına karşı çıkmak değildir. Gerçek manada özgürlük yakın dönemde dar-ı bekaya uğurladığımız Üstad Sezai Karakoç’un dediği gibi Allah’a inanmakla başlar. O Diriliş Neslinin Amnetüsü adlı eserinde şöyle demektedir:
“Allah’a inanıyorum… Allah’a inanan insanın özgür olduğuna inanıyorum. İnsan boyuna zincir atan, takan, eşyadan ve öteki insanlardan, insanların tanrılaştırdığı kişi ve eşyadan insanı ancak Allah kurtarır. Yani insanı ancak Allah özgür kılar. İnkâr tutsaklık, inanç özgürlüktür. Tanrısız yaşanamayacağına inanıyorum. Allah’a inanmadan, onsuz geçen saniyelerin benliğimi yok etmeğe, alçaltmaya yöneltilmiş, benliğime ekilmeye çalışılmış salt kötülük tohumları olduğuna inanıyorum. Ruhun karamukları, zakkumları, şeytanlarıdır onlar.”
İnsanın yaşamı incelendiğinde görülecektir ki insanın ihtiyaçlarının çoğu manevidir. Maddi ihtiyaçları sınırlıdır. Bu noktada insan azla da yetinebilir. Az bir miktar yemekle insan yaşamını sürdürebilir, ama az sevgiyle, az güvenle, az imanla, az tebessümle, az sadakatla, az vefayla, az sabırla, az muhabbetle anlamlı bir hayat sürdüremez. İnsan günde bir kez bile yemek yese yeterlidir, bununla yaşamını sürdürebilir. Oysa nafileler dışında namazın günde beş kez kılınması emredilmiştir. Farz olan namazların günde beş kez olması, aynı zamanda insanın günde en az beş kez Allah’ı hatırlaması, bir yaratının varlığını içten kavraması için de bir işarettir.

[1] İmam Gazzâlî, el-Munkız mine’d-Dalâl, s. 76, Tercüme eden: Abdurrezzak Tek, Emin Yayınları, Bursa 2016.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Ateş ve Meşale / Şeref Akbaba
Hayat Kalabalığından Kendi Gündemimize / Ay Vakti
Estetik Kaygı / Saadettin Açıcı
Yol / Züleyha Kayaoğlu Eker
Bir Durak Portre / Ubeydullah Beşir Köroğlu
Tümünü Göster