Dünya Sürgününde Şair Bir ŞEHZÂDE:Cem Sultan ve Vatan Hasreti Üzerine

İnsanlığın ilk babası olarak bilinen Hz. Âdem’in ve ondan olan eşi Hz. Havvâ’nın Cenâb-ı Hak tarafından yaratılışı cennette gerçekleşmiş, ancak rablerinin emrine aykırı bir şekilde kendilerine yasaklanan yemişi yemeleri sebebiyle geçici bir süreyle cennetten uzaklaştırılarak dünyaya gönderilmişlerdir. Yani tabiri caiz ise dünya hayatının meşakkatlerine sürülmüş ve bu dünya sürgünüyle cezalandırılmışlardır. Bu sebepledir ki gerek edipler gerek sufiler tarafından bu dünya hayatı, insanoğlu için bir sürgün yeri olarak telakki edilegelmiştir.
Bu sürgün hayatın üzerine bir de dünya hayatı içerisinde insanın başına gelebilen ayrı bir gurbet hayatı, ayrı bir vatan hasreti vardır ki “gurbet içerisinde gurbet” diye tanımlanabilen ve insanın duygularını, bedenini günden güne yıpratan, sıla hasretiyle kişiyi tüketen bir hayat da vardır. Tarihte çeşitli sebeplerden dolayı bunu yaşayan, yaşamak zorunda kalan, vatan ve sıla hasretini iliklerinde hisseden pek çok meşhur kişi olmuştur. İşte bu gurbet içerisinde gurbeti yaşayan tarihsel şahsiyetlerden biri de Osmanlı sultanlarından İstanbul’un fatihi olan II. Mehmed’in (ö. 1481) oğlu Cem Sultan’dır (ö. 1495).
Kaderin bir hükmü olarak Cem Sultan, öyle bir gurbet hayatına giriftar olmuştur ki kendi vatanından uzak diyarlarda İtalya’nın Napoli kentinde yaşamak zorunda kalmış ve maalesef orada vefat etmiştir. Vatan hasreti içerisinde kavrulduğu hengâmda kaleme aldığı manzumeler incelendiğinde bir şehzade olmasının ötesinde Müslüman bir şahsiyet olarak kendi dilinden ve dininden olmayan bir coğrafyada yaşamanın derin teessürü görülmektedir. Cem Sultan’ın bu derin teessürünün manzumelerine ne denli yansıdığı bahsine geçmeden önce Cem Sultan’ın gurbette ölümle sonuçlanan bu serencamını kısaca hatırlamak yerinde olacaktır.
Cem Sultan, Fâtih Sultan Mehmed’in üçüncü ve en küçük oğlu olarak l459’da Edirne’de dünyaya gelmiş, ilköğrenimine beş yaşında iken sarayda başlamış ve çok kıymetli hocalardan ve müderrislerden ders görmüştü. Son derece bilgili ve kültürlü yetiştirilen Cem Sultan, Arapça ve Farsçayı bu dillerde şiir yazacak kadar iyi öğrenmişti. Çok iyi bir at binicisi, zamanının savaş aletlerini ustaca kullanan bir yiğidi ve Kastamonu sancakbeyliğinden sonra Karaman valiliğini yapmış biri olarak herkesin saygıyla bahsettiği bir şehzadeydi. Ancak kendisine gösterilen bu hürmet, babası Fâtih Sultan Mehmed’in l48l’de vefatıyla son bulmuş ve talihi, bir anda tersine dönmüştür. Belki de bu kötü talihi kendi eliyle ördüğünü söylemek mümkündür. Öyle ki babasının ölümü üzerine ağabeyi II. Bayezid tahta geçince, ağabeyini padişah olarak tanımayan Cem, bir ordu düzenleyerek Bursa üzerine yürümüş, büyük bir törenle şehre girmiş ve kendi adına hutbe okutmuştu. Ağabeyine karşı yaptığı bütün mücadleleri kaybeden Cem, ilk önce Konya’ya oradan Halep’e oradan da Mısır’a kaçmak zorunda kalmıştı. Bir Osmanlı şehzadesi olarak oralarda ilgi ve iltifatla karşılansa da öldürülme tehlikesinin bulunması dolayısıyla Kahire’den hacca gitmeye karar vermişti.
Hac farizasından sonra dönüşte Anadolu’ya gelmeyerek Rodos şövalyelerine sığınan Cem, bir dizi pazarlıktan sonra 1482’de Fransa’ya götürülmüştü. Cem’in şahsî arzusuyla kendini din düşmanı şövalyelerin eline bırakmasını, hayatı hakkında derin tetkilere sahip olan İsmail Hikmet Ertaylan’ın sözleriyle su şekilde verebiliriz: “Vatanında kalsaydı ne olacaktı? Belki de kardeşi ile anlaşabilirdi. Anlaşamasa, gazaba uğrasa, onun eli ile öldürülse acaba kendisi için daha şerefli bir akıbet olmıyacak mı idi? Şimdi nereye gidiyordu? Ne için gidiyordu? İşte bu meçhuliyetin karanlıkları biçare firari sultanın ruhunu ürpertiyordu. Artık iş işten geçmiş, ok yaydan çıkmış, geri dönmek imkânı tamamiyle yok olup gitmişti… Kim olduklarını, hakkında ne gibi hisler beslediklerini bilmediği, dininin de, ırkının da daimi düşmanları olan mutaassıb, kindar ve mağrur şövalyelere kendisini, hem de, kendi eli ile teslim edivermişti!…”(Ertaylan 1951: 134).
Cem’in bu tarihten itibaren Fransa ve İtalya’da geçen on üç senelik hayatı, kendisine gösterilen yalandan rağbete, verilen vaatlere ve ümitlere rağmen bir esaretten farksız olmuştur. Başta Rodos şövalyeleri olmak üzere, çeşitli Avrupa devletleri ve prenslikleri, hatta Hıristiyan dünyasının manevî lideri papa bile Cem’i Osmanlı İmparatorluğu’na karşı toprak, para, nüfuz ve üstünlük elde etmek için alet olarak kullanmıştır. İşte böyle müessif bir serencama sahip olan Cem Sultan, kendisine her yönüyle yabancı bir diyarda, vatan ve aile hasreti çekerek çaresizlik içerisinde otuz altı yaşında iken l495’te Napoli’de vefat etmiştir. Değişik rivayetler nakledilse de Cem Sultan’ın ölümü konusundaki tarihi kaynakların hâkim kanaati, onun zehirlenerek öldürüldüğü şeklindedir.
Cem Sultan’ın dirisi gibi ölüsü de bir süre vatan dışında kalmış, II. Bayezid ‘in teşebbüsleri sonunda, tahnit edilmiş yani iç organları çıkarılarak cesedin bozulmaması için ilaçlanmış ve ceset ancak Cem’in vefatından dört yıl sonra 1499 yılında, ölüsünden de bir şeyler elde edebilmek düşüncesi ile hareket eden Papa VI. Alexandre’ın itirazlarına rağmen Mudanya üzerinden Bursa’ya getirilmiş ve büyük ağabeyi Sultan Mustafa’nın yanında defnedilmiştir (Ersoylu 1981: 17-18).
Şair bir kişiliğe sahip olan Cem Sultan, vefatına kadar Avrupa’da geçirdiği zaman diliminde bu gurbet hayatının çekilmezliğini, vatana olan hasretini ve sılaya özlemini her fırsatta şiirlerinde işlemiştir. Öyle ki kader ona divan edebiyatında pek rastlanmayan gurbet ve vatan şiirleri yazdırdığını söylemek mümkündür. Örneğin ona isnat edilen “vatan” redifli manzumesinde (Yücel 1926: I/322; Banarlı 1972: 452) Cem Sultan, vatanı adeta bir sevgiliyi över gibi, iç çekerek yâd ettiği görülür. Cem’e göre vatan, kokusu bilinçaltında kalmış; cemâli her daim görülmek istenen; yâd ellerde hasretliği çekilen; nehirleri âdeta âb-ı hayattan daha hoş olan; cennete dahi tercih edilen bir yerdir. Rüzgârın esmesiyle vatan kokusunu burnunda hisseden Cem, bu sevinci, sevgilinin saçının kokusunu alan âşığın duyduğu sevince benzeterek vatana olan sevgisini en derin bir şekilde yansıtmaya çalışmıştır (bk. Güzeloğlu 2018):

Cân dimâğına ereli bûy-ı vatan
Dil diler kim görüne rûy-ı vatan

Çeşme-i hayvândan ey cân hoş durur
Ben garîb üftâdeye cûy-ı vatan

N’ola cândan istesem çün yeğ durur
Bâğ-ı cennetten bana kûy-ı vatan

Gönlüm eyler dâimâ onu taleb
Bend olaldan bana gîsû-yı vatan

Hurrem olup cân-ı Cem irdi safâ
Dil sabâdan alalı bûy-ı vatan


Edebiyat tarihçilerimizden Nihat Sami Banarlı, Cem Sultan’ın bu manzumesini; “Cem Sultanın vatanı bir sevgiliye benzeterek onu bir sevgili için duyulan özleyişle yâd edişi “vatan” redifli gazelindedir. Bu şiirdeki vatan sevgisi, Türk edebiyatında vatan devri diyebileceğimiz Namık Kemal, Tevfik Fikret, Süleyman Nazif ve Yahya Kemâl’in söyledikleri vatan şiirlerine en yakın ve yeni devir vatan anlayışını andırır. Vatan devri şiirlerinde güzel bir kadın, bir anne olarak tahayyül edilen vatan, bu gazelde de özlenen bir sevgilidir. Vatan hasreti Osmanlı vatanından uzakta kalan şehzadeyi duygulandırmıştır.” şeklinde yorumlamış ve Cem’i “Türk edebiyatında ilk vatan hasreti şâiri” olarak nitelendirmiştir (Banarlı 1972: 452).
Cem Sultan’ın vatan özlemine dair şiirsel duyguları sadece yukarıdaki manzumesiyle sınırlı değildir. Gurbet elde günden güne hem ruhi hem de bedenî sıhhatini kaybetmeye başlayan Cem Sultan, sevdiğinden ve sevdiklerinden kendisini ayrı bırakanın, vatanından uzaklaştıranın hatta bu denli hasta edenin feleğin ta kendisi olduğunu şu şekilde dile getirir:
Görün gerdûn-ı dûnun himmetini
Bu gurbette Cem’i bîmar kıldı (Gazel 346/5)

Cem ne gam oldun ise yârun işiginden ırag
Kişiyi devr-i felek cevri vatandan çıkarur (G.74/5)

Karaman valiliği sırasında yaşadığı Konya’nın burnunda tüttüğü anlaşılan Cem Sultan için Anadolu’da zaman geçirdiği o yerlerin cennet bahçelerinden bir bahçe olduğunu; oysa feleğin kendisine Frengistan’da yani kilise ve manastırlar diyarında cehennemi andıran bir yer tahsis ettiğini şu mısralarla izah eder:
Şimdi yirümi gûşe-i deyr eyledün felek
Ol dem kanı ki mesken idi sâhet-i İrem (Kaside 10/37)

Bir yire gelmişem ki bedeldür cahîmden
Bana makâm olmış iken Konyada Merâm (K. 10/41)

Her ne kadar Cem Sultan’ın feleğin sillesine uğradığı ve bundan şikâyet ettiği görünse de bir anda kendi isteğiyle Rodos şövalyelerinin eline düşmesinden, yabancı diyarlarda yaşamını âdeta esarette geçirmesinden duyduğu pişmanlığı da manzumelerinde görebilmekteyiz. Kendi hatasıyla başına bela aldığını, nefsani bir saltanat sevdasıyla kendini ateşe attığını ve sonunda baltayı kendi ayağına vurduğunu çoğu manzumesinde itiraf eden Cem Sultan, bu üzücü hâleti esefle şu gibi mısralarla dile getirmiştir:
Kendü elümle başuma aldum belâları
Kendümden oldı bana bu cürm ü hatâ dırîg (K.10/22)

Oldum esîr kâfire nâ-gâh bî-günâh
Kendü elümle ayağıma balta urdum âh (K. 10/26)

Ser-i zülfüne pâ-beste olalı dil
Elümle kendümi odlara atdum (Muammâ 7)

Hatta Cem, bu pişmanlığın fayda vermeyeceğini hissetmiştir ki adını anan dostlarına kendisi için matem tutmalarını, zira ölümünün dahi bu yabancı diyarda olacağını şu musralarla ifade etmiştir:
İy dostlar beni anıcak mâtem eylenüz
Eyle tutun ki gurbet içinde ben ölmişem (K. 10/36)

Divanının birçok manzumesinde gurbette çektiği acı ve ıstırabın yanı sıra vatan hasretini terennüm ettiği görünen Cem Sultan, vatan sevgisinin imandan olduğuna dair hadis-i şerifi hatırlatarak bu hasrete, dinî bir boyut da kazandırmıştır. Bu minvalde kendisinin çektiği bu hasreti kimsenin çekmemesi ve çaresizce vatanını terketmek zorunda kalmaması için niyazda da bulunmuştur:
Cem işigün taleb eyler ki göre gün yüzini
Rûşen oldı ki vatan sevgisi imândan imiş (G.145/7)

Hatâ-yı zülf-i pür-çinün hevâsı ile Cem bigi
Vatan dârını terk itmekte nâ-çâr olmasun kimse (G.285/7)

Hülasa, saltanattan, hanedandan, sevdiklerinden ve en önemlisi öz vatanından uzak kalıp vefat edinceye kadar vatan hasretiyle yanıp kavrulan Cem Sultan’ın kaleme almış olduğu daha pekçok manzumede, içine düştüğü bu hazin durumu görmek mümkündür. Yazımızın başında da değindiğimiz gibi dünya hayatı şüphesiz bir sürgündür. Ancak kendi arzusu veya hatasıyla ayrı bir sürgün hayatına müptela olması, pişmanlığı iliklerinde hissederek bunu manzumelerine yansıtması Cem Sultan’ı ve şiirlerini ayrı bir yere konumlandırmaktadır. Hanedanı ve devleti zor duruma düşüren bir şehzade olarak hatırlanan; ancak her ne olursa olsun bizim için son derece kıymetli olan Osmanlı ceddimizin bir şehzadesi olarak Cem Sultan’ın, içine düştüğü bu cehennemî hâletin kendisi için keffâret-i zünub olmasını Cenabıhak’tan diler, Rabbimizden kendisine rahmetle muamele etmesini niyaz ediyoruz…

Kaynakça
Banarlı, Nihat Sami (1983). Resimli Türk Edebiyatı Tarihi. C. 1. İstanbul: Milli Eğitim Basımevi.
Engin, Sedat (2006). Cem Sultan’ın Türkçe Dîvânı’nın Tahlili. Yüksek Lisans Tezi. Adana: Çukurova Üniversitesi.
Ersoylu, Halil (2013). Cem Sultân’ın Türkçe Divân’ı. (2. Baskı). Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları.
Ertaylan, İsmail Hikmet (1951). Sultan Cem. İstanbul: Milli Eğitim Basımevi.
Güzeloğlu, Hanzade (2018). “İki Gurbet Şâiri: Bâbür Şâh ve Cem Sultân’ın Şiirlerinde Vatan”. Hikmet-Akademik Edebiyat Dergisi. Prof. Dr. Ali Nihad Tarlan Özel Sayısı. (4). 528-559.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Ateş ve Meşale / Şeref Akbaba
Hayat Kalabalığından Kendi Gündemimize / Ay Vakti
Estetik Kaygı / Saadettin Açıcı
Yol / Züleyha Kayaoğlu Eker
Bir Durak Portre / Ubeydullah Beşir Köroğlu
Tümünü Göster