Beyaz Bir Yağmur

Sobadan yayılan kızıl gölgeler odanın tavanında geziniyor. Titreyen alev, tüm gücüyle, odunların yosun tutmuş kabuklarına tutunuyor, kısa bir süre sonra kül olan odunların içinde o da yitip gidiyor.

            Sobanın üzerinde bakır çaydanlık, çaydanlığın içinde akşamdan kalan çay acıyor.

            Odayı, acıyan çayın ve yosun tutmuş kabukların odunsu kokusu sarıyor.

            Annem bir köşede kıvrılmış uyuyor. Omzundaki mavi şala sımsıkı sarılmış.

            Ninem hep “Uyuyanın üzerine kar yağar” derdi.

            Sanırım annem düşünde, olabildiğince soğuk bir kışın tam ortasında, üşüyor.

            Ay ışığı, gecenin sessizliğinde, perdesiz pencerelerimizden usulca içeri süzülüyor; beyaz bir yağmur olup, annemin saçlarına yağıyor. Bu ışık yağmuruyla, annemin saçlarındaki aklar, siyah gecede, bembeyaz parıldıyor. Dudakları aralık, sanki bir şeyler mırıldanırken uyuyakalmış gibi. Yüzünde yer yer, göz kapaklarının kenarlarından damlayan, endişeli rüyaların gölgeleri var

            Babam, ertesi gün erkenden kaldırdı bizi. Tan yeri daha ağarmamıştı. Şöyle bir dışarıya baktı pencereden. Ağzını yemenisiyle kapatarak sobanın külünü alan anneme dönerek:

            “Akşama kalmadan çıkmalıyız.”    dedi.

            Annem, uysalca başını salladı. Soba kovası elinde, bahçeye çıktı.

            Geri geldiğinde, annemin nemli gözlerine gri küller yapışmış, bakışları dumanlanmıştı.

            Babam, eşyalarımızı taşıyacak kamyonu getirmeye gitti.

            Ben de odama girip, çekmecelerimi boşaltmaya başladım.

            Birkaç sene önce, bu çekmecelere özenle doldurmuştum, irili ufaklı hayallerimi. Çoğunun rengi solmuş, üzeri toz bağlamış, unutulmaya yüz tutmuş. Yine de atmaya kıyamadım. Tek tek çıkartım, itinayla katladım, valizime yerleştirdim hepsini.

            Dedem sabah namazını kılıyor odasında. Selam verdiğinde odaya girdim, yanına oturdum, kıpırdayan dudaklarından dökülen duaları avuçlarıma topladım, yüzüme sürdüm.

            Ben küçükken beni dizlerine oturtan ninem ellerimi nasıl açacağımı gösterir, aman dikkat et kızım, duaların avuçlarından dökülmesin derdi.

            Zamanla, dökmemeyi öğrendim ninemden. Avuçlarıma doldurduğum duaları,

            Arta kalan yemeği, üzerinden bir yudum içilmiş suyu,

            Zamanı geçmiş hayalleri, umut kırıntılarını…

            Ninem vefat edeli üç sene oldu. Hala alışamadık yokluğuna. O gittikten sonra, evimizde açılan o büyük boşluğu hiçbir şey dolduramadı. Dedemin yüreğinde açılan o boşluk ise günden güne büyüdü, son günlerde iyice sancımaya başladı.

            Dedem, sancısına aldırmadan, sağdan soldan, ninemden kalan hatıraları topluyor. Tozlarını alıyor, sararıp solmasın diye gün ışığına çıkarıyor onları.

            Şimdi de tutturdu:” Azize’mi burada bırakıp gitmem!” diye.

            “Sen nasıl evlatsın, kimlere bırakıp gideceksin anacığını? ”

            Ne dediysek dinlemedi. Odasına kapandı bir süre. Yanımıza gelmedi. Yemeklerini, ilaçlarını odasına götürdük. Neyse ki uzun sürmedi inadı.

            Birkaç gün sonra babam, başını ellerinin arasına almış düşünürken, dedem odasından çıktı. Eli sancıyan boşluğunda, gözleri dolu dolu…

            “Söz ver bana oğul, ananı yalnız koymayacağız!” dedi.

            Kehribar tespihinin çam kokusu sinmişti, dedemin zayıf ellerine. Babam, bu çam kokan elleri tuttu, öptü.

            “  Tasalanma sen baba, yalnız koymayacağız anamı.”

            Dedem, başını” tamam” anlamında salladı. Çocuk gibi boynunu büktü, elini sancıyan boşluğuna bastırdı, odasına gitti.

            Bazen hüzün, kelimelerin üzerine bir sis gibi çöker. Göz gözü görmez ki harfleri bulasın, cümle kurasın.

            Dedem de dumanlanmış gözleriyle, sözsüz konuştu bir süre.

            Sabaha karşı ince ince bir yağmur başladı. Diri bir günün renkleri doldu odaya.

            Babam geldi dışarıdan. Ayaz vurmuş yüzüne. Yarım kalmış tatlı bir uykunun izleri var gözlerinde. Kızarmış ellerini, ağzına götürdü. Sıcak nefesini üfledi soğuk ellerine. Alışkanlıkla, boş duvarda saati aradı gözleri.

            Hepimiz yanımıza bir şeyler aldık giderken.

            Ben hayallerimi sığdırdığım valizimi, dedem hatıralarını doldurduğu heybesini,  annem göğermiş sessizliğini…

            Babam, kimselere emanet edemedi yanımıza aldıklarımızı. Kırılıp dökülmesinler diye hepsini kendisi taşıdı.

            Kamyon, dar sokağın tozlu yollarında yavaş yavaş ilerlerken, beyaz bir yağmur başladı.

            Kamyonun açık camından, taze toprak kokusu doldu içeriye.

            Bizden sonra, artık bizim olmayan evin, bizim olmayan duvarlarına kat kat boya sürüldü. Bize ait sesler, renkler, gülüşler;          

            Bütün yaşanmışlıklarımızın izleri bir bir silinip gitti.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

“Hatıralardaki Erzurum” / Yusuf Kotan
Basiret Ehlinin ‘İbretli Bakış’ı [Nasihat-nâmeler]... / Ahmet Çapku
Hacı Bektâş-ı Veli’nin Seyr u Seferi / Kadir Özköse
Erik Dalına Tutunmak / Ayhan Sağmak
Mezarlık Yürüyüşü / Selim Suçeken
Tümünü Göster