Yunus Emre’de Akıl : Vücut Ülkesinin Sultanı

İşbu vücûd bir kal‘adur ‘akıl içinde sultânı”

Okuduğumuzda aklımızın şaşırıp kaldığı hükümler vardır; “nasıl oluyor da böyle bir yargıya varabiliyorlar, halbuki hakikat tam tersini gösteriyorken” gibi. Bu nasıl oluyor? Bu ya kasıtla oluyor, ya aşırı yorumla oluyor, ya dile getirilmesinde fayda değil zarar mülahaza ediliyor yani hakikat tekelciliğine soyunuluyor, ya üstünkörü bir okuma ile basma kalıp yargılar serpiştiriliyor sağa sola, ya da buna hakikaten inanılıyor.
Benim hep hayretle karşıladığım, bu, hakikatten kopuk basma kalıp yargıların başında tasavvufta aklın dışlanması meselesi gelir. Bu yargıyı sık sık bir yerlerde okuruz. Buna göre; Tasavvuf aşkın olana, ilahî olana, kalbî olana, aşk ile olana, keşfî ve ilhâmî olana önem, öncelik ve değer verir aklı ise dışlar ve onu daima saf dışı bırakmayı yeğler. Peki böyle midir?
Bunu, Yunus Emre ve akıl üzerinden değerlendirmeye çalışalım. Zira bahsini ettiğim çarpık iddiaya, Yunus Emre’nin aklı ele alışındaki derinlikli tavrından daha iyi bir cevap verilemez. Niçin?
Çünkü Yunus Emre, hem Divanında ve hem de Risaletü’n-Nushiye adlı mesnevisinde aklı insan hayatındaki hemen her yönüyle çok kapsamlı bir şekilde ele almış ve ona hayati roller vermiştir. Ama ne hikmetse onu değerlendiren kimi yorumcular doğrudan onun aklı dışladığını söyleyebilmişlerdir.
Mesela, nerdeyse tümüyle aklın yapıcı ve diriltici yönü üzerinde duran Risaletü’n-Nushiye ile ilgili şu yargıyla bakalım: “Allah, ilahi aşk, varlık-yokluk, hayat-ölüm meseleleri üzerinde durmuş; dünyanın faniliği, ilimle gerçeğe erişilemeyeceği gibi hususları dile getirmiştir.” Risaletü’n-Nushiye’nin konusu bu mudur?
Yunus Emre üzerine ülkemizdeki en yetkin uzmanlardan biri olan Mustafa Tatçı da Divanın girişinde pek çok kavramdan bahis açarken, Yunus’ta akıldan bahsetmemektedir: “İslam’ın bütün prensiplerini derinden kavrayan, benimseyen ve yaşayan şair, eserinde Kur’an ve Sünnet esaslarından hareketle bütün insanlığı aşka, kardeşliğe, merhamet ve şefkate davet etmekte, pek çok konuda evrensel mesajlar vermektedir.”
Cumhuriyetin başlangıç yıllarında Yunus Emre üzerine ilk araştırmacılardan biri olan Cemil Sena, Yunus’ta akıldan söz eder, ama nasıl bir akıldan: “Çokluktaki birliği görebilmek için ise, evvela bireysel ve teorik aklı terk etmelidir. Zira insan aklı yalancı bir fakültedir. Mutlak’ı kavramaya engel olur. Ve tümel (külli) aklın bildiğini ve bildirdiğini elde edemez:
Nereye vardın ey akıl, bir ağızdan cümle dil,
Cüz’iyyât-ı müselsil haber verir akl-ı küll”
Şimdi Yunus’un bu beytini ele alındığında Cemil Sena, kim bilir nasıl da böbürlenmiştir, kendimi haklı çıkardım diye! Yani Yunus’taki tek akıl beyti bu mudur?
Bu da Cahit Öztelli’nin Yunus Emre’si:
“Akıl ve bilimleri bir tarafa atarak, bir mürşide bağlanmak ve çileler çekmek suretiyle kazanılan aşkın şiddeti sayesinde ulaşılan hakikat nedir? Bütün mistikler gibi Yunus’u da kavradığına inandığı bu yüce hakikat varlığın birliği ve dolayısıyla her şeyin Tanrı oluşudur.” Yunus’un yaptığına bakın siz: Aklı ve bilimleri bir yana atmak, her şeyi tanrı saymak…
Dedim ya insan okuyunca aklı şaşırıp kalıyor. Yunus Emre’yi bizim böyle tanımamızı istemişler. Tanıyanlar da Yunus’u okumak yerine, onu okuduğunu iddia edenlerin yargılarını genel kabulleri yapmışlar.
Bazıları ondan aşk ile aklı birbirine zıt birer unsur olarak ele almışlar: “Öncelikle şunu belirtelim ki ‘aşk’ ile ‘akl’ birbirine zıt iki şeydir. Akıl aşkı anlayamaz.” Bazıları, Yunus’un düşüncesinde aklı, aşkın yanında bir hiç mesabesinde görmüşler: “Aşk, öylesine ulu bir nesnedir ki akılları şaşırtır da denizlere düşürür.”

Yunus Emre’de Akıl
Bütün bu yargılara karşı doğrudan söylememiz gereken iki şey var:
Birincisi, aklı olmayanın dini yoktur.
İkincisi; ancak akıllılar aşık olabilir, deliler aşık olamaz.
Yani bir mutasavvıfın akla karşı çıkması akıl alır gibi değildir: Zira bir mutasavvıf hem dindardır ve hem de aşıktır ve her ikisinin de mümkün olması için akıllı olması gerekir, aklının başında olması gerekir. Peki bir mutasavvıf illâ da karşı olacaksa hangi akla karşıdır? Basit bir cevabı vardır bu sorunun: Tabii ki, insan denen bu karmakarışık varlığın mümkün her sorununa sadece onunla çözüm bulunabileceği iddiası ileri sürülen putlaştırılışmış akla…
Yani akıl, her şeyi anlayamaz, idrak edemez. Yunus Emre de bu anlamda, varlığın gizemleri karşısında şaşmış kalmış, oluşun hakikatini, çözemeyen bu akla vurgu yapar.
‘Akıllar mât olur niteligünden
Ki bir zerrede bin bin ‘ibretün var
Öyle haller ve sırlar vardır ki onlara akıl ermez:
Yûnus bu göz anı görmez görenler hod haber virmez
Bu menzile ‘akıl irmez bu kodugun serâb nedür
Tamam, aklın mutlak varlığın esrarını çözemeyeceğine dair vurgular tasavvufî şiirin olmazsa olmaz vurgularından biridir ve bu da “aklın her sorunu çözer” iddiasını taşıyanlara bir itirazı gösterir.
Ama sadece bu akıl yok ki üzerinde durulan. Yunus Emre’de aklın olmazlığının nasıl büyük sorunlara yol açacağına ve aklın bir sorun çözücü işlevine dair o kadar fazla vurgu var ki!
Mesela ne diyor şu beytinde: İnsanı düşman karşısında mağlup eden şey; ya sadece duyguları ya da sadece aklı ile mücadele etmesidir. Eğer insanın aklı ile gönlü ele ele verirse hiçbir düşman onunla baş edemez:
Eger ‘akıl başdayısa gönülde ol tuşdayısa
İkisi bir işdeyise düşman bana kâr eylemez
Yunus Emre divanındaki 412. gazel bile tek başına Yunus’un akıl karşısındaki tutumunu göstermeye kafi, olağanüstü bir metindir. Sadece şu iki giriş beyti bile meseleyi izaha kafi: İnsan bedeni bir kale ise, akıl o kalenin sultanı, gönül de bu kalenin (yani ülkenin) hazinesidir. Her hazineyi bri bekleyen vardır. Gönül hazinesinin bekçisi ise aşktır. Dil, bu ülkede kapıcı ve hepsi de akla bakarlar ona yönelirler çünkü bütün bunlar arasındaki düzeni akıl sağlar, işlerin düzgün gitmesini sağlayan akıldır:
İşbu vücûd bir kal‘adur ‘akıl içinde sultânı
İşbu gönül bir hazînedür ‘ışk tutmış bekler anı
Nazar üzre dil kapucı cümlesi ‘akla tapucı
‘Akıldur işler yapucı eyler cümle âbâd anı
Yetmez, eğer kişi mutluluk istiyorsa akla danışmalıdır:
Eğer devlet gerekse akla danış
Mürebbisüz ileri varmaya iş
Akıl, adalet sahibi, aziz bir kişidir ve onun işi darda kalana yardımcı olmaktır:
Akıl adl ıssı bir aziz kişidür
Mededsüz kalana meded işidür
Akıl, sıradan bir varlık değildir; o Allah’a bakar. Kişi cimriliği ancak akla uyarak terk edebilir. Akıl, duası Allah indinde makbul varlıktır. Zira her kim Allah’a hakkıyla kul olabilirse o kişi aynı zamanda Allah’ın en makbul kuludur. O zaman buradan anlaşılmaktadır ki, akıl tümüyle Allah’a itaat eden bir kul olarak tasavvur edilmektedir:
Akıl bir kişidür Allah’a bakar
Uyarsan akla uy ol buhlı yakar
Anun Hazret’dedür hâcâtı makbul
Olur makbul ana her kim ola kul

Risâlet’ün-Nushiye’de Akıl
En kıymetini bilemediğimiz eserlerin başında Risaletü’n-Nushiye geliyor: Dini-Tasavvufî bir eserdir.” deyip geçiştirdiğimiz ve onu sadece dinî ve tasavvufî bir eser (ne demekse!) sandığımız ve haliyle de “benim tasavvufla ne işim olur ki” deyip hiç üzerimize durmadığımız bir hazinedir Risâletü’n-Nushiye.
Peki ne anlatır bu eser? Açgözlülük, Kibir, Öfke, Gıybet- Dedikodu, Bühtan vb. duygularının elinde esir ve perişan olmuş insanın bu şeytani esaretten nasıl kurtulacağını anlatıyor. Mesnevi’nin başlıkları bile insanın nasıl bir mücadeleye hazır olması gerektiğini pek güzel somutlamış: Dâstân-ı Ruh u akıl; Dâstân-ı Kibir, Dâstân-ı Buşu yani Gazab/Öfke, Dâstân-ı Buhl u Hased ve Dâstân-ı Gaybet u Bühtân…
Bölüm başlıkları neden Destan? Çünkü insanın kibir, öfke, gazap, cimrilik, kıskançlık, gıybet vb. ile mücadelesi destani bir mücadele olmadan asla başarıya ulaşamayacaktır.
Peki, insan, kendisini dört taraftan kuşatmış ve kendisini çaresiz bırakmış bu duyguların köleliğinden nasıl kurtaracaktır:
Yunus’un verdiği cevap bellidir: Aklıyla!
Risâletü’n-Nushiye’de akla çok özel bir görev verilmiştir. Bu hakemlik görevidir. Olumsuz duyguların elinde perişan olmuş insanlar çaresizce bir makama başvururlar. Hangi makama? Akla! Akıl onlara sorunlarıyla nasıl baş edeceğini bir bir anlatır ve her sorunu, onu çözecek bir uzmana yönlendirir. Ve akıl eser boyunca hep der ki:
-Bize gelen can kurtulmuştur.
Mesela tama’ (açgözlülük) elinde mahvolmuş ve her şeyini kaybetmiş birisi huzura gelir. İçler acısı durumunu ayrıntılarıyla akla anlatır, akıl onu dinler ve “bize gelen kurtulmuştur, eğer bize ulaştıysan artık hiç canını sıkma” der.
Birin birin akıl sözün işitdi
Tefekkür eyledi kendüye gitdi
Girü geldi akıl öğütler anı
Bize gelenlerün kurtuldu canı
Bize geldünise endişe yime
Ni kılam diyübeni gussa yime
Ve sonra aç gözlükten hayatı kararmış bu insanı tedavi için kanaate yönlendirir.
Mesela, kibir yüzünden mahvolmuş olmuş biri gelir ona denir ki: “Git akıldan yardım iste.” Peki kimdir akıl Yunus’a göre?
-Akıl adalet sahibidir,
-Medetsiz kalan kişiye medet eyler.
Yürü imdi meded iste Âkıldan
Esîr olmuş kişisin bunca yıldan
Akıl adl ıssı bir aziz kişidür
Mededsüz kalana meded işidür (s. 55/146-149)
Daha sonra buşu (öfke), cimrilik, gıybet, iftira vb. hislerinin hayatını alt üst ettiği insanları da mesnevide akıl bir bir dinler ve onları gerekli tedavi merkezlerine yönlendirir, bilgece, hikmetlice.
Yunus Emre, Risaletün’n-Nushiye’nin başında Aklı; Maaş, Maad ve Küll olmak üzere üç kısma ayırır. Ama ilerleyen bölümlerde bütün psikolojik hastalıkların kendisine başvurulduğu aklı herhangi bir sıfatla anmaz ve onu sadece akıl olarak zikreder. Bu akıl insanın en kıymetli hazinesidir. Onu yitiren zaten insan mükellef olmaklığını yitirmiştir.
Bütün eser boyunca, çaresizlere yol gösterici olarak adalet ıssı, sultan, şâhenşâh, aziz kişi ve daha pek çok yüceltici sıfatlarla önemi vurgulanan akıl, nasıl oluyor da ”kendisine hiç değer verilmemiştir” ile yaftalanabiliyor?
Yunus Emre’deki aklın Batı aklından çok bariz bir farkı var elbette. Batı’da akıl sorunları çözücü mutlak bir otorite olarak kabul edilir, oysa Yunus’ta akıl, sorunları çözücü değil, sorunları çözümü için onları gerekli makamlara sevk edicidir, yani sorun çözmemekte ve fakat sorunları kimlerin çözeceğini çok iyi bilmektedir.
Kanaatimce tasavvufî eserleri, dinî, tasavvufî kategorisinden çıkarıp doğrudan Psikolojinin ilgi alanına taşımamız gerekiyor. Öbür türlü, insanın ümitsiz uğraşlarla boğuştuğu problemleri üzerine bu kadar derinlemesine olumlu çözümler teklif etmiş bu olağanüstü zengin metinler dini-tasavvufî kelimelerinin -maalesef- sığlaştırılmış basitliği arasında kaybolup gidiyor.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Yol Oldur Ki Doğru Vara / Şeref Akbaba
Aforizmalar / Naz
Hanende Melek’in Hüseyin Avni’si / Mustafa Uğurlu
Çakır Gözlü Çocuklar / Müjdat Er
Yol Telaşı / Emrah Bilge Merdivan
Tümünü Göster