Asr

Gözlerini açmaya çalıştı. Hafif hafif aralandı göz kapakları. Kalorifere camdan vuran ışık, peteklerin gölgeleri ve derin bir sessizlik… Bir an gölgeler birbirine karıştı, garip şekiller ve renkler uçuştu gözünün önünde. Kalp atışı bir an hızlandı ve içinde bulunduğu odayı müthiş yabancıladı.
Bir iki saniye geçmeden sakinleşti, uykusuz kaldığında yolu gözlediği pencere işte şuradaydı ve bu nevresim takımını daha geçen ay altı taksitle satın almamış mıydı? Ancak bu bir anlık panik, birkaç saattir uykuya kendini teslim etmiş bedenine hızla kan pompaladı ve işte olan oldu: Uykunun en tatlı tarafı uçtu, gitti!
Yatakta birkaç kez döndü, bir ara kalkıp bir bardak su içmeye niyetlendi ama kaslarını saran derin yorgunluk ayaklarını yorgandan dışarı uzatmasına izin vermedi ve başını tekrar yastığın üzerine bıraktı.
Birkaç saniyeliğine gözlerini kapattı. Derin okyanusları hatırlatan sessizliği, uzaktan ama çok uzaktan gelen araba seslerini ve karanlığı dinledi. Hayır, uykusu kendiliğinden gelmeyecekti, sessizliğinde bir işe yaramadığı ortadaydı işte!
Tekrar gözlerini açtı, çevresine bakındı. Bir kez daha kalorifer petekleri, onu üzerinde hafif hafif sallanan perdeler dikkatini çekti. Çekti, çünkü perdelerin sallanması pencerenin aralıklarından rüzgar girdiğini ve bu aralıkları acilen silikonla kapatması gerektiğini hatırlattı.
Bende bu kafa varken, ısınmaya daha çok para harcarım, dedi kendi kendine.
Hafta sonu mutlaka bu işi bitirmesi gerektiğini düşündü. Sonra hafta sonuna bıraktığı işleri genelde yapmadığını hatırladı. Bu işi daha fazla geciktirmeden yarın halletse olmaz mıydı? Ertesi gün yapması gereken işleri geçirdi aklından.
Günlerden Pazartesi, Salı, Çarşamba…. Çarşamba! Ayın yirmi yedisi…
Hafif hafif uyuşmaya başlayan zihninde yapacağı işler bir türlü derlenip toparlanıp bir araya gelmedi. Birini yakalasa diğerini kaçırıyordu sanki. Yatakta huzursuzca kıpırdandı, başını kaşıdı biraz, elini yastığın altına soktu ve tekrar düşünmeye başladı.
Birkaç saniye sonra yapacağı işler aklına geliverdi. Gideceği bir yer ve… Ofiste bir iki iş… Bankada açılacak yeni hesaplar. O daha sonraya kalabilir. Sabah erken kalksa, ofise gidip işleri tamamlasa, öğlen civarı müşterisinde olsa…
Orada işi belki biraz sürer. Müşterisinden ikindiye doğru çıkıp Karaköy’e uğrayıp, ihtiyaç duyduğu malzemeleri alabilir. Akşamdan önce de evde olur ve bütün akşamı evdeki tüm camların rüzgar geçiren yerlerini kapatabilir. İşte bu kadar! Yüzüne belli belirsiz bir tebessüm oturdu.
Gözleri de onu takip etti ve tatlı tatlı kapanmaya başladı göz kapakları. Göz kapaklarının ardından kirpikleri henüz görünmeye başlamıştı ki, uykusu ansızın dağıldı ve yüzü yine asıldı;
Namazı nerede kılacağım?
Müşteriye gitmeden kılsa, vakit henüz girmemiş oluyor. Vakti beklese, geç kalıyor. Müşterinin ofisinde ya da çevresinde kılacak bir yer yok! Gözleri yine kocaman kocaman açıldı, uykusu kaçtı ve eli saçlarının üzerinde gezinmeye başladı bir kez daha.
Olmadı şimdi!
Birkaç dakika ne yapabileceğini düşündü. Yatakta, bir o yana bir buyana döndü. Bir çare bulamadı. Dönüp dururken kırışan fanilasını ve çarşafı düzeltti.
Yahu, ne anlayışsız adamlar var, dedi sessizce. Ancak, ummadığı bir şey oldu ve ardına ekleyeceği cümle aklından dudaklarına geçene dek gözleri kapandı ve derin bir uykuya daldı.
Çok geçmemişti ki, kendisini müşterisinin işyerinin kapısında buldu. Hızla binaya yöneldi. Her geldiğinde, kendisine tebessüm eden güvenlik görevlisine göz ucu ile baktı ve muhasebe departmanına gitti koşarak. Evraklarını çantasından çıkarttı, görevlilere imzalatmaya başladı. Bir tahsilat makbuzunu alıyor, falanca hanıma imzalatıyor, ardından başka bir faturayı çıkartıyor muhasebe müdür yardımcısına götürüyor, onun verdiği filanca raporu alıp bir diğerine götürüyordu. Kendi kendine” Burada işler bu kadar yoğun muydu” diye sordu. Bu koşuşturma sırasında göz ucu ile de saate bakıyor, hızla akışına hayret ediyordu.
Masaların arasında koşuştururken, içine derin bir sıkıntı geldi bir an. Yüreği parçalanacakmış, göğüs kafesi dağılacakmış gibi geldi oldu. Gözü tekrar saate kaydı ve namaz vaktinin çıkmak üzere olduğunu gördü.
Elindeki evrakları bir masaya bırakıp, bilgisayarının ekranına donuk donuk bakıp arada sırada tuşlara basan kadına :
-Namaz kılmam lazım, vakit çıkıyor, dedi.
Kadının, bu söylediği cümleyi hiç duymamış olduğunu hayretle fark etti. Başını çevirip diğerlerinin de duyması için biraz daha yüksek sesle tekrarladı:
-Namaz kılmam lazım, burada bir seccade var mı?
Hayır! Duymuyorlardı. Duymuyorlardı ve işlerini yapmaya devam ediyorlardı.
-Siz kılmayacak mısınız? İkindi vakti girecek neredeyse, dedi hayretle.
Yanındaki masada oturan adam yavaşça bilgisayarının ekranından başını çevirdi ve kaşlarını çatıp ona :
-Biz kılmıyoruz. Aynca burası cami değil, iş yeri. Bizi rahatsız etme,dedi. Ve gözlerini, hiç bunlar olmamışcasına, bilgisayara çevirdi.
Başka bir odada boş bir yer bulurum, diye düşündü. Bir gözü saatte, kapıya doğru koşmaya çalıştı. Ancak o adım attıkça, kapı küçülüyor, uzaklaşıyordu sanki. Yanındaki masaların uzadığını sandı bir an. Şaşkınlıkla, odanın ne kadar büyük olduğunu fark etti, dev bir hangardı sanki.  Muhasebenin bu kadar büyük ve kalabalık olması çok anlamsız geldi.
Daha hızlı koşmaya çalıştı, çevresinde başka kapılar bulmaya çalıştı ama nafile. O koştukça, kapı uzaklaşıyor, oda büyüyordu sanki.
Eyvah! Eyvah!
Müthiş bir korkuya yenik düştü bir anda. Namaza yetişemeyecekti işte. Vakit çıkacaktı. Birden çevresindeki her şeyin dönmeye başladığını fark etti. Önce yavaş yavaş, daha sonra hızlı hızlı. Kafası karıştı, müthiş bir yorgunluk çöktü üzerine. Ama bir kahkaha sesi dikkatini çekti. Gözlerini saate çevirdiğinde, saatin kahkaha atan bir surata dönüştüğünü gördü. Öyle ki, akrep ve yelkovan saati gıdıklıyorlardı ve o da gülüyordu.
Son bir gayret daha hızlı koşmaya çalıştı ancak, bu kez misafirlerin oturması için konmuş sandalyeler ayaklarına takılmaya başladı. Daha fazla gayret gösterdikçe, koltuklar, sandalyeler, sehpalar iyice ayaklarına dolanmaya başladı. Sendeleyip, bunların arasına düştü.
O korkunç pişmanlık, derin derin nefes alan bedeninden ter olup taşmıştı sanki. Düştüğü yerde,” Ben ne yaptım! Ben ne yaptım!” dedi ağlamaklı bir sesle.
Bir an, artık ufukta kaybolacak kadar uzakta görünen kapıda birisini gördü. Üzerindeki üniforması ile girişteki güvenlik görevlisiydi bu. Adam kaşlarını çatmış ona, gözlerinin tam içine bakıyordu sanki. Kulaklarında onun uzaktan gelen tok sesi yankılandı birden:
-Müslüman! Bana gelseydin ya! Ben sana namaz kılacak bir yer gösterirdim!
İçindeki pişmanlığın büyüdüğünü hissetti. Yanından geçtiği, önemsemediği insanlara daha dikkatli bakmadığı için bir kez daha yıkıldı.
Ama onu azarlayan ses durmuyordu:
-Şimdi bu odadan çıkıp nasıl yetişeceksin? Bak namazı kaçırdın işte. Hangi iş bu kadar önemliydi ki?
Sonra adam şehadet parmağını ona doğru uzattı. Ama bu öyle bir uzatıştı ki, kilometrelerce uzak görünen bu kapıdan, parmak tam burnunun dibine kadar gelmişti.
“Keşke” dedi o tok ses,
“Keşke bu insanlara hakkı ve sabrı tavsiye etseydin. O zaman sana namaz kılacak bir yer gösterecek birilerini bulabilirdin.”
Bir anda etrafının karardığını hissetti. Gözlerine derin bir ağırlık çökmüştü bir kez daha ve çevresindeki tüm nesneler birbirine karışmaya başladı. Ruhunda inanılmaz bir sıkıntı, kalbini sıkan bir şeyler… Delirmek, ölmek ve kurtulmak istiyordu sanki. Bu his birkaç saniye devam ettikten sonra, bir anda daha derin bir korkuya, ürpertiye kapıldı ve kendisini mahşerde hissetti.
Gözlerine dehşet bir pişmanlık oturdu, kendisine defalarca bunun hesabını nasıl vereceğini sormaya başladı. Ellerinin tutmadığını, dizlerinin titrediğini hissetti ve tüm vücudundan kanı, enerjisi çekilmişcesine yığıldı bulunduğu yere. Parmak uçlarındaki sinirlere kadar dehşet bir ürperti ve pişmanlık kaplamıştı bedenini.
Dudakları son kez Allah diyebildi.
Sonra derin bir sessizlik geldi tekrar. Ruhu ve aklı hiç bir şey değilmiş, hiç yokmuşcasına bekledi birkaç saniye. Korkulu karanlık bu saniyelerin sonunda bembeyaz kesilmiş dudakları tekrar aralandı:
Vel-Asr!
Korkunç bir ağlama, hıçkırıklarla bedenini ele geçirdi. Ağlıyor, ağlıyor ve tekrar ağlıyordu. Ayetler harf harf, kelime kelime dudaklarından çıkıyor ve anlamı bedenini titretiyordu.
Gözyaşları ile yıkandı. Müthiş bir temizlenme ve bağışlanma hissi onu sarana dek ağladı ve büyük bir huzur, akıl almaz bir rahatlık aldı bedenini. Ellerini yüzüne sürdü. Kendi yüzünü değil, kurtaran gözyaşlarını okşuyordu.
Ve uyandı.
Kendisini gözyaşları içinde buldu hayretle. Derin derin nefes aldı, burnunu çekti.
Sessizce kalktı, abdest aldı.
Kaçırdığı o namazı, gerçek bir farz namazı kaçırmışcasına kaza etti.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Delibahar / Ay Vakti
Tütye / Şeref Akbaba
Terkedilmişlikler / Üsame Gün
Özcan Ünlü İle Söyleşi / Şeref Akbaba
Kalp Krizi / Abdullah Yıldırım
Tümünü Göster