Bir Rüzgâr Esince

Günlerden birgün gitti kadın. Bir daha haber alınamadı ondan. Günler ve geceler, sıcak bir avuçtaki kar gibi eriyip aktı, yok oldu birbirinin içinde. Ne kendi geldi ne haberi. Kimi vakit özlemden kimi vakit de öfkeden tutuşan kalbi duracak gibi oldu adamın, delirmenin eşiğinden döndüğü zamanlar geçirdi. Sonra sonra, dışından kestiği bakışını içine çevirdi, aramadığı bir yoldu bu, kendiliğinden kurulmuştu önünde. Hiçbir şey yapmadan, hiçliği tadarak, hiçlikte yok olduğunu sanarak geçmişti günleri. Evi ve işi arasında kozasını örmüş oraya hapsolmuştu. Bir kısır döngünün içinde, aynı temayüllerle sürdürdü yaşamını. Aynı iş yerinde, aynı masada, aynı sandalyede, aynı insanların arasında, aynı imzayı atarak, aynı işleri yaparak geçti zamanı. Aynı yollarda yürüdü, aynı markete gitti, aynı masada yemeğini yedi, aynı çeşmeden suyunu içti, aynı yatakta uyudu. Rüyalarındaki kâbus aynıydı; hep kadının gidişi vardı, kan ter içinde uyanıp yeniden gözlerini yumamadığı o korkunç gün… Güzel rüyaları da aynıydı; kadınla birlikte olduğu birbirinden güzel sayılı günleri tekrar tekrar gördüğü, bir türlü uyanmak istemediği tatlı rüyalar… Fark etmeden gömüldüğü ânın içinde kaldı. Suç yoktu, suçlu yoktu, bunları ilk günlerde çok düşündü, birilerini suçlasa rahatlardı, geçerdi kemirgen acısı. Kendini, elinde kalan tek şeyi, suçlamayı yerden yere vurmayı denedi. Eğreti durdu üzerinde suç, birbirlerine hiç uymadılar, ama ne yapsa ne düşünse temize çekemiyordu olanları. Neden ve sonuç yolunu denedi, elindeki sonuca kendince bulduğu nedenlerin hiçbiri uymadı. Nedeni bulamamak yüzünden hapsolmuştu o âna. Bir neden bulsa, sonucu temellendirse, o nedene sığınsa, şefkatli bir kucak gibi bıraksa başını nedene, kurtulurdu. Bulamadı. Neden arayışının kendi içine çeken girdabında boğulmaktansa, rastlayıp tutunduğu bir taşın çevresinde biteviye dönmeye başladı. Bilinçli bir seçim değildi, akıntının gücünden dehşete kapıldığında yaşamın çekim gücüne karşı koyamadan önünde ne olsa tutunacaktı, bu bir zorunluluktu, taş çıktı karşısına, tutundu. Taş mıydı dönen, kendisi miydi onun etrafında dönen bilemedi, artık bilmeye de çalışmadı, kendisini bu ritmik döngünün ahengine bıraktı.

Kadından öncesi olmamış gibiydi, sonrası nasıl olacaktı? Olmayacağına inanmak en kolay yoldu, nedenleri düşünmeden o taşla o zamanın içinde durdu.   

Günlerden birgün, kendisinin kadından önceki zamanlarda da var olduğunun farkına vardı.

Güzel rüyalarının birinden zorla uyanmıştı, isteksizce tıraş oluyordu, rüyanın uzantısı aynadan göz kırpıp şirinlik yapıyordu, şişirdiği yanağını gülümsemek için aniden boşaltınca jilet kaydı ve yanağını kesti. Yanağından sızan kan durmak bilmedi. Sabunladı, kolonyaladı, peçete bastırdı, pansuman yaptı, yara bandı yapıştırdı, kan durmadı. İş yerinde de ince ince sızmaya devam etti. Omuzundaki, göğsündeki lekeler büyüdükçe hastaneye gitmesi için arkadaşlarının ısrarları arttı. İnsanları telaşlandırmanın utancıyla kızardı ilk defa, yüzünün yanmasından, başının zonklamasından hatırladı utandığını. Ne zamandır yaşamadığı, varlığını bile unuttuğu bir şeydi insanların onun için telaşlanması. Sonra utanmak, utangaç yanını hatırlamak heyecanlandırdı. İçindeki kanamaları örterek, kendi varlığını başkalarına unutturmaya çalışırken kendisinde var olan duygularını, duyarlılığını ve bedensel tepkilerini unutmuştu, hatırladı. Sağlığını düşündüğünden değil, kanlı görünüşünün ürküten etkisini kırmak, telaşeleri boşa çıkarmak ve utanmanın heyecanını bir başına yaşamak için hastaneye gitti. Pansuman yapılırken iğne vurulurken sakin doktorlara, gergin hemşirelere, yorgun ve umutlu hastalara baktı, ilk kez görür gibi baktı. Eve dönerken dışarıya baktı, akıp giden hayatın içinde sokağındaki ağaçların büyüyüp kalınlaştığını, apartmanın önüne diktiği fidanların boyunun uzadığını gördü. Kısır döngünün ilk kez rayından çıktığı, kozasından fırlayıp farklı yollara döndüğü, başkalığı ve başkalaşımı gördüğü gün oldu o gün.

Eve geldi, üstünü değiştirdi, aynada yanağına baktı, incecik bir akıntı bandajın altından usul usul sızmaya devam ediyordu. Kanın birikip damla oluşunu, çenesinden gömleğine aktığını, düştüğü yeri nasıl rengiyle boyadığını, kanın ve gömleğin buluştuğu anda ikisinin de kendi renklerinden başka bir renge döndüğünü gördü. El alışkanlığının körlüğünde kullandığı, ama varlığını fark etmediği eşyalarına baktı tek tek. Aynıydı. Aynılıklar içinde bir fark aradı. Buradan geçen bir şey vardı muhakkak, değiştirmese de izi kalan bir şey… Şimdi solgunluğun içinde uyuyan ezberlenmiş eşyalarına, arayış bilinciyle dokundu, parlak zamanlarını hatırladı onların, üfledi üzerlerine, bir sis bulutu gibi havada kaldı tozlar. Zerre zerre uçuşan, havada kümelenen, sonra tekrar dağılıp bulduğu ilk yere konaklayan bir şeyin kalıntılarıydı izler. Dolabın raflarında, kadının çamaşırlarının üstünde konaklamıştı en çok, eğer silkeleyebilirse, küçük bir esintiyle bile usul usul savrulur giderdi zaman. Onun zamanıydı bu, içine kendini koyduğu zaman.

Duvarlara göz attı, sararmış takvimi gördü, astığı yılda, kadının gittiği günde kalmıştı. Yedi yıl vermiş zaman adama. Şaşkınlıkla tekrar tekrar baktı takvime, hayret etti ilk kez kendine. Demek o kadar olmuş, sayamadan gitmiş, tozunu bırakıp geçmiş buradan, dedi. Zihninin ve kalbinin içini düşündü o akşam, içindeki ve dışındaki zamanın farkını, sabaha dek uyuyamadı. Sabah yatağından kalkınca başı döndü, savruldu komodinin üstüne, oradan yere. Kalkınca ellerindeki tozları gördü. Kadının gittiği yerde de bu kadar zaman geçmiş miydi? Oralarda da tozlaşmış mıydı yıllar? Adamı hiç düşünmüş müydü hapsolduğu tozların arasında? Belki de o hiç hapsolmamıştır, dedi, girdabın yutucu sesinin ürkünçlüğünü duydu. Kendi döngüsündeki ıssızlığa, o tek kişilik zamana geri dönmek istemedi. Bu sefer akıntıya bırakmalıydı kendini, bu sefer girdaba kapılmadan akıp gidebilirdi belki taşın kıyısından. Kadının yaptığı gibi gidebilirdi…

Yedi kat yer kabuğundan buğulanıp yoğuşan, yedi kat göklerden süzüle süzüle inen bir asi rüzgâr, kenti çevreleyen yedi dağa çarpa çarpa esmeliydi önce. Taşların, dalların, otların, yosunların, çiçeklerin, yaprakların özünden yenilenmenin kodlarını emip yedi derenin pak sularıyla beraber ovalara doğru saçmalıydı yaşamı. Yedinin kutsallığında erimeliydi olan biten ne varsa. Oysa kentin dört bir yanını, rüzgârın soluğunu kesen uzun beton binalar bürümüştü, güzellikten mahrum bu kentin güneşin bile giremediği sokaklarına nereden yol bulacaktı esinti? Aynada yüzüne baktı, gözlerindeki loşluğa, dökülen saçlarının yerinde ışığı yansıtan kafa derisine, göz çevresine, eskiye göre biraz daha uzamış gibi duran burnuna, dolgunluğunu kaybetmiş dudaklarına, varlığı yokluğu belirsiz bıyıklarına baktı. Zamanın tozlaşarak akarken bıraktığı izlerdi bunlar. İleriye doğru akıyordu zaman, akarken tortularını bırakıp gidiyordu eşyanın üzerinde. Aynadan gördükleri dışıydı, içini görmek için gözlerini yumdu, zihni ile kalbi arasındaki engebeli yollarda gezindi. İçindeki zaman, hayret edilecek biçimde geriye doğru gidiyordu. Bir sarmala dönüştüğünü gördü esefle, geriye ve şimdiye gidiş dönüşleri karmakarışık bir örgü olmuştu.

Kadını düşündü, yedi yıl boyunca bir kez bile onun tarafından düşünülmeyişini fark etmesi acı bir çığlığa dönüştü, neden demekten korktu. Nedenleri bulmak, geçip gideni getirmeyecekti, fark edilmemiş zamandaki boşlukları doldurmayacaktı. Kadının zamanı ileriye doğru akmıştı. Oysa kendisi sabit kalmış, çevresindeki her şeyi de sabit tutup beklemişti, kadın geri dönmemişti, haber de gelmemişti, hep ileri ileri gitmişti, geri dönmüyordu. Giderken kendinde nasıl bir iz bıraktığını düşündü adam, geriye ne kaldığını. Uçuşan tozlardı kalan. Düne kadar hep o zamanın içindeydi, izlerin üfledikçe dağıldığını, ağaçların aniden büyüdüğünü görmüştü. Beklemekten ve aramaktan vaz geçmesi gerektiğini hissetti. Geride kalan zamanını ileri doğru taşıyıp iyileşmek için, sarmalını bozması gerekiyordu. Saatler boyu sürdüğünü düşündüğü karar alması, beş dakika ancak sürmüştü. Aniden önüne düşen bir ses, zamanı dürüp bohça yapabileceğini fısıldadı, geçmişten koşup gelen dirayetli bir sesti. Zamanın geçip giderken fazlaca tortu bırakmadığını gördüğü kendi sesi… Aynıydı işte. Sesini severdi, kışın kristal, ilkbaharda polen, yazın toz, sonbaharda sarı bir hüzün gibiydi, seviyordu sesini. Mevsimsel döngülerin tekrarlanması sesini de yeniliyordu demek, esinti tek zerre bırakmıyordu üzerinde.

Aniden yerinden kalktı, dün artık yerinde olmadığını gördüğü bir mağazanın poşetini aldı eline, poşeti dar buldu, bunca zamanı sığdıramazdı içine. Market poşeti aldı. Kadının giderken bıraktığı kıyafetlerini çıkardı dolaptan, yatağın üzerine koyarken kalbinin sarmalına takıldı yeniden, tel tel dolaştı kaldı içinde. Her eteğin, her kazağın, tişörtün, pantolonun, çorabın zamanının içine düştü bir bir. Çöl kumu gibi bastıkça içine çekiyordu, gömülüyordu ayakları geçmiş zamanın kumlarına. Her kıyafette bir ayağı batıyor, hızla diğer ayağını kaldırıp ileri atıyor, başka bir kıyafeti alıyor, onunla yeni bir çukura batıyor, kadının o kıyafetinin tekabül ettiği hâllerini ve birlik anlarını görüyor, bir yanı o ânın içinde durmak istiyor, diğer yanı kalmaktan korkuyordu. Zamanı görmek ama ona dokunamamak korkunç bir şeydi, ağzında tanımlayamadığı kekremsi bir tat bırakıyordu. Çıkmalıydı. Takvimde yedi yıl geçmişti, oysa adam için kadının gidişi az önce gibiydi, içindeki yaralar taptazeydi, dokunsa kanayacak gibiydi. Eli yanağına gitti o an, kanama incecikten devam ediyordu. Bu onun kendi şimdiki zamanı değildi, kadının geçmiş zamanıydı, giderken bıraktığı geçmiş zamanı geniş zamana dönüştüren adamın kendisiydi. Zerre zerre uçurulması gereken tortulardı hepsi. Kumdan son adımını çekti son parçayı poşete koyarken. Ayakkabı, terlik, kaban ve iç çamaşırı yoktu hiç. Buna şaşırdı. Keskin bir kışın hüküm sürdüğü zamandı gidişi, üzerinde olmalıydı, sevindi, bir de onların yükü olmayacaktı elinde. Yıllardır dolabında taşıdığı sıkışmış zaman yükü, iki poşete sığmıştı şimdi. Ne azdı. Yüklerini atamazsa ilerleyemeyecekti, ayakları daha çok saplanacaktı kumlara. Kahvaltı ederken çayın buğusunu, kokusunu hatırladı yeniden, alışkanlığın zincirlerini kırdığını, dışını gördüğünü, duyduğunu fark ediyordu. Şimdi de kadından önceki zamana mı döndüğünün korkusunu duydu bir an. Orayı geçince, güzelliğine hapsolduğu zamana, ardından kendini hapsettiği devinimsiz yedi yıla döneceğinden korktu, hepsini yeniden mi yaşayacaktı? Hayır, hayır buna gücü yoktu, geriye dönmeyecekti, kalan gücünü ileriye doğru akmak için kullanacaktı. Alelacele kalkıp evi süpürdü, özenle toz aldı, ev aydınlandı, pencereyi açıp caddeyi izledi, büyüyüşüne şahit olamadığı ağaçların salınan dallarından birkaç kuş havalandı. Bunları görmek bir sevinç titreşimi yaydı gövdesine.

İşte kadının gidişinin tam da yıl dönümünde, keskin bir kışın titrek aydınlığında, aynı mevsimsel tekrarın içinde, sıkıca giyindi ve dışarıya çıktı. Arabasına bindi. Poşetleri yan koltuğa koydu, uzun bir geçmiş zamanı taşıyordu yanında. Şehrin kalabalığından gittikçe uzaklaşıyor, usul usul ıssızlığa yol alıyor, ileriye doğru akıyordu. Geçmişse yanında, kalbinde, zihninde geriye doğru çekiyordu adamı. Boğulacak gibi oldu yoğun tozdan, camları açtı iki taraflı, soğuk ve sıcak havanın çarpışma sesini duydu. Göğün maviliğinde önce dağılan sonra kümelenen bulutlara baktı. Kimsenin olmadığı sapa bir yola girdi, rüzgârın tazeleyen cazibesine kapılmış hızını artırmıştı. Geçmiş zaman, adamın direnme gücüne boyun eğmiş, onunla birlikte gidiyordu. Yol bir dağa doğru kıvrılıyordu.

Poşete uzattı elini, sarı bir kazaktı ilk eline gelen, kazağın zamanının içine girmek istedi bir an, ışıl ışıl bir sonbahar günüydü, sarılar içindeki kadın ağaçlarla bütünleşmişti, gökten tanımlayamadığı bir sevinç yağıyordu, kalırsa ileri akamayacaktı, geri çekildi sonbahardan, kazağı camdan fırlattı. Bir müddet arabayla aynı yükseklikte uçtu sarı kazaklı zaman, sonra yavaş yavaş yere yaklaşarak düştü. Kısacık bir an durdu, suçluluk hissiyle doldu içi, kendisi mi koparıyordu geçmişi şimdiden, geri dönüp almak istedi, kalbine bir taş çarpmış gibi tıkandı o an, nefes alamadı, vazgeçip ileriye doğru devam etti. Durursa, her bir kıyafette o zamanın içine girerse, elbet birinde tekrar mahpus kalabilirdi, oysa karar vermişti, artık ileriye doğru akmalıydı… Yağmur taneleri usul usul düşmeye başlamışken kırmızı tişörtü, siyah pantolonu, mavi eteği, eflatun şalı, kalın ve tül çorapları, yeşil elbiseyi, zamanlarına dokunmadan tek tek attı camdan. Her atışta hafiflediğini, hızının artışından anladı. Sarmalındaki düğümleri çözüyor, çözdüğü her hatıra, ait olduğu kıyafetle beraber camdan uçuyordu. Zihninin yolları açılıyor, yükünden arındıkça kalbine doğru rahatça inebiliyordu esinti. O an, kendisinin kadından sonraki zamanlarda da var olacağının farkına vardı. Sağ, sol ve dikiz aynasından kıyafetin havada uçuşunu, usulca yere konuşunu, bir ara bazılarının yeniden uçtuğunu, uzaklarda, geride, daha geride, en geride kalışını izlerken keyifleniyordu. Hafifliğinin gittikçe arttığını hissediyor, önce uçmaya çabalayan küçük bir kuşa, sonra yavaş yavaş görkemli, geniş kanatları olan, güçlü bir kuşa dönüşüyordu.

Son parça, poşetle beraber yere düşünce, gittikçe daha da küçülüp görünmez olunca, kanatları göğü kaplarmış gibi genişledi, daha güçlü oldu. Sıkıştığı zamanın içinden kurtulup hür bir adam oldu, yeni zamana girerken yeni bir şehre girmiş gibiydi. Görecek, tanıyacak, öğrenecek çok şey vardı.

Dağın etrafındaki yol daralırken hava kararmaya, göğün katları açılmaya başladı. Yağmurun kıvamının zamanın tozuyla koyulaşarak usulca kara dönüşmekte olduğuna şahit oldu. Gaz pedalına biraz daha bastı, daha çok bastı, sonuna kadar vardı ayağı.

İleriye doğru akmak için uçtu, uçtu, uçtu…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Biraz Tarih Katarak / Şeref Akbaba
Aforizmalar / Naz
Bir Reçete Olarak Soljenitsin / Enes Güllü
Yalınayak / Nihan Feyza Lezgioğlu
Güllü Yemeni / Fatma Balcı
Tümünü Göster