İstiklâl Marşı Üzerine Eşsüremli Bir Okuma Denemesi

Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl

İstiklal Marşı, hem toplumsal bir mutabakat metni hem sanatsal bir manifestodur. Çoğul anlamlar dizgesi olarak epik bir edebi metin, günün şartlarına göre ümit telkin eden bir manzume, tarihe şahitlik eden yönüyle olay betimi, zaman aşan boyutuyla da olguları gösteren bir fenomendir. Edebi metinler, birçok şekilde okunup yorumlanabilir. Burada belirleyici olan okurun tavrıdır. Metne nereden bakıldığı, hangi metot ve ilkelere göre irdelendiği önemlidir. Artsüremli bir bakış açısıyla değerlendirildiğinde, “ya istiklâl, ya ölüm” parolasının vatan sathında yankılandığı bir dönemde yazılmış olduğunu görürüz. Bu bakımdan İstiklal Marşı, Akif’in bir vaazında “düşer yine kalkarız, emin olunuz; birlik temin edildikçe kurtuluruz” dediği çetin günlerin mayaladığı iç sesin bir volkan gibi patlamasıdır. Halkın ve ordunun manevi destek beklediği böyle bir zamanda yazılan İstiklal Marşı, her açıdanümitvar olmanın gerekliliğini ortaya koymaktadır.
Akif, manevi ruh mimarlarımızdan biridir. Sadece İstiklal Marşı’na bakarak onun insanımızı kılcal damarlarına kadar tanıdığını söyleyebiliriz. Öyle ki söylediği, işaret ettiği hiçbir şeyden şüpheye düşmediğini görürüz. Net, kararlı ve ne söylediğini bilen bir hatibin duruşuna şahitlik ederiz. Ölüm kalım savaşının verildiği yıllarda “gövdesini siper ederek hayâsızca bir akın”a karşı koyan bu milletin zafer kazanacağından bir an bile tereddüt etmemiştir. Bu, onun meseleye anlık olarak bakmadığını “dün, bugün ve yarın” zaviyesinden bir bütün olarak konuyu görebildiğini göstermektedir. “Dün dersi”ne iyi çalışan bir mütefekkirin bugünü ve yarını çok daha doğru okuyabildiğini bilmemiz gerekir. Bu bağlamda İstiklal Marşı, dünün değil, bugünün ve yarının marşıdır. Dolayısıyla yazıldığı dönemin şartlarına göre okuyup değerlendirme anlamına gelen “artsüremli” bir okumadan çok; okunduğu dönemin anlam genişliğine uygun olarak yorumlanabilecek “sınırsız semiosis”e yani okurun hermenötik algısına kapı aralayan “eşsüremli” bir okumaya tabi tutmak daha doğru olacaktır. Zira her edebi metin bu hakka kendiliğinden sahiptir.
Bir edebi metin, kendi maddi varlığından daha fazla bir “şey”dir. Şiirin çok anlamlı katmanları arasında oluşan bu “şey”, dil olgusunun bir olayı nasıl bir “fenomen”edönüştürdüğünü gösterir. O halde İstiklal Savaşı bir olay, verilen mücadele ruhu ve azmi olgudur. Öyleyse olay tarihin; olgu ise sanatın, edebiyatın, felsefenin ve insanbiliminin konusudur. Bu yönüyle İstiklal Marşı, yatay ve dikey boyutlarda okunabilecek bir fenomendir. Dize okumaktan çok, dizge okuma işidir. Marşı’n anlam bütünlüğü içinde dünü, bugünü ve yarını kapsayacak bir okuma, bu fenomenleri görebilmeyi mümkün kılacaktır.
Epik, harekete geçirir. İnsanı şah damarından yakalar. Hamasi bir söylemin ilk yankısı “eylem”dir. Akif, usta bir şiir söyleyicisi olarak bunun farkındadır. Bu nedenle doğrudan “duygu”ya hitap eder:
Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak,
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
Bu dizeler, anlık bir olayın sonlandırılması için sarf edilen sıradan, basit ifadeler değildir. Tarihi sürecin bütününü dikkate alan, kültür kodları barındıran, tarih ve millet bilincini içinde saklayan derin anlamlar dizgesidir. Bu, “yurdumun üstünde tüten en son ocak sönmeden korkacak hiçbir şey yok, bundan emin ol” demenin en güzel ifadesidir. Ve bu ifade, dünün değil; bugünün ve yarının da ifadesidir. Dolayısıyla İstiklal Marşı, olayı ve olay kahramanlarını öne çıkaran bir manzume değil, an’ı genişleten olguları nazara sunan bir metindir.
Akif, dilin her unsurunu devreye koyarak şiir yazmıştır. “Aruz”la konuşabilecek kadar ritmik dili özümsemiş bir şairdir. Onun geniş göstergelerdünyası, artsüremli bir okumayı değil, eşsüremli bir okumayı gerektirir. Dilin nedensizlik ilkesi, sözün anlam imlasıyla buluştuğunda zorunlu olarak okura bunu telkin etmiş olur. Zihin, olaya değil olguya odaklanır; onu görmek ve yorumlamak ister. Dize olayı, dizge olguyu öne çıkardığından zihinsel okuma süreçlerinden eşsüremli okuma kendiliğinden devreye girer.
Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül; ne bu şiddet, bu celal?
Bu dizeler, milletin gönül semasında yankılandığında yer yer işgallerin sürdüğü bir Anadolu manzarasını tahayyül etmek lazımdır. Akif, milletin içinde bulunduğu vaziyeti yakından bilir. Çok önceden “Sırat-ı-Müstakim” ve “Sebilü’r-reşat” gibi dergilerde milletin felahını İslam’da bulan şair, “hilâl” metaforunu vurgulayarak duygu ve düşüncesini pekiştirmiş olmaktadır. “Kahraman ırk” meselesi şair için tartışmaya açık değildir. Bu tamlamayı kendisiyle çağdaş olan Ziya Gökalp kullanmış olsaydı şayet, kastedilen anlam başka olacaktı. Lakin kurtuluşu İslam’da arayan bir şair olarak Akif’in bu tamlaması “soy” ve “soydaşlık”la sınırlı değildir. Onun “kahraman ırk”ı Çanakkale’de yan yana yatanların ırkıdır. İslam ümmeti ve hilafet “hilâl”i altında gölgelenenlerin olduğunu söylemek gerekir. Dörtlüğün devamında bir dua olarak okunacak olan “Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklal” vurgusu, bu düşüncenin arkasındaki gerçeğin ne olduğunu göstermektedir. “Hakk’a tapanların hakkı” bağlamında istiklal; doğrudan inanmış bir portre olarak Akif’in kendi siluetini marşta görmeyi mümkün kılmaktadır. “Korkma” ile başlayan ve “çatma” ile devam eden eylem temelli birimler; şairin epikten lirizme geçen tavrını, bir marş olması hasebiyle yükselen ve alçalan diftongları nasıl bilinçli bir şekilde metne yerleştirdiğini de göstermiş olmaktadır. Fenomenler arası etkileşim, marşın yapısına koparılmaz bağlar eklediği gibi, sürekli ve istikrarlı bir parça – bütün ilişkisi de sağlamaktadır.
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım,
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım.
Akif’in söylemlerinde felsefi, siyasi ve sanatsal hakikati aramak neredeyse bir mecburiyettir. Zira Akif’in didaktik tarafı her zaman ağır basmıştır. “Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek” diyen bir şairin öncelediği değer aşikârdır. “Toplum için hakikat”i haykıran şair, “ezelden beri hür” yaşadığını vurgularken artsüremli bir geçmiş zaman çekimini, “hür yaşarım” derken de süreksizliğin geniş halini tercih etmesi, dil kullanımı bağlamında dizgeyi nasıl ördüğünü ortaya koymaktadır. Her bir dil öğesi, bilinçli bir organizasyonun vazgeçilemez bir parçası olarak marşa eklemlenmiştir. Bu bağlamda “şaşılacak” olan bir gerçek varsa, “hür yaşamış” iradeye “zincir vurma” hayalini kuran “çılgın”ın yersiz kuruntuları olacaktır.
Gözlemin arkasındaki bütüncül yorum, bizi her ne kadar “sınırsız semiosis”e yaklaştırsa da İstiklal Marşı’ndaki “hakiki mağara siluetleri” sınırlayıcı bir bakışı zorunlu kılmaktadır. Estetik değer taşıyan metnin yorum hakkı kendinde saklı olsa da olguların çoğul çağrışım değeri daima kıymetldir.
Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
“Medeniyet” dediğin tek dişi kalmış canavar?
Batı medeniyetinin “sanayi inkılabı” sonrası geçirdiği evrim, teknik bakımdan önceye oranla muazzam olsa da “insani boyut” itibariyle acımazsız ve vahşi bir geri gidişi temsil etmektedir. Makinanın dişlileri arasında yok olan insanlığın canavarlaşan yeni görüntüsü, iflah olmaz boyutlara ulaşmıştır. Batı, makinayı kutsallaştırmış, “çelik tanrısı”na boyun eğmiştir. Buna karşın Doğu, teknik bakımdan zayıf olsa da “göğsünde taşıdığı iman”la hâlâ “insani” bir görünüm arz etmektedir. Artsüremli değerlendirmelerde dönem okunurken “Batı”nın yani “çelik”in mutlak zaferi baştan ilan edilecektir. Eşsüremli okuma da ise “tarih boyunca boyunduruk altında yaşamamış bir iradenin” bunu asla kabul etmeyeceği görülecektir. “Çelik zırhlı duvara” karşı “iman dolu göğüs” konacak ve “tek dişi kalmış canavar” teslim olacaktır. Tarih, dün buna şahitlik etmiş, bugün de buna şahittir; yarın da bundan farklı olmayacaktır. Metinlerarasılık bağlamında aynı konuyu “kardeş bir manzumede” dile getiren Akif’in;
“Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz…
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz” vurgusunu hatırlamak gerekir.

Her kavramın kültürel birikimle anlam kazandığını, yaşanmışlıklardan bağımsız bir anlamlandırmanın “bağlam” açısından imkânsız olduğunu her dilbilimci bilir. Dizgeyle uyumlu anlamlı bütünlüğün sosyolojik temelleri semantik bakımdan kıymetlidir. Söyleyicinin niyetini ve hermetik söylemin gereğini burada buluruz. Bu noktada eleştirel okuma, bizi doğru anlama götürür.
Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın,
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana vadettiği günler Hakk’ın,
Kim bilir, belki yarın belki yarından da yakın.
“Gövdeyi siper ederek durdurulacak hayâsızca bir akın”dan sonra va’dedilen günlerin hakikati, “inananları müjdele!” ile önceden hakkı teslim edilmiş bir olguya dayanmaktadır. Bu söylem “sabredenleri müjdele” ile taltif edilen mutlak geleceğini işaret etmektedir. Şayet bu olgu/hakikat göz ardı edilirse ne marş anlaşılır, ne Akif!
Bastığın yerleri “toprak” diyerek geçme, tanı,
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
“Toprak” mefhumu “vatan”la ilişkilendirilmediğinde alelade bir varlıktır. Toprak, “altında yatan kefensizlerin” mücerret ruhuyla müşahhas olur, “vatan”a dönüşür. “Kızıllığına sığınıp” kaldığımız bayrağın sembolize ettiği renk, “kefensiz yatanların” neşv ü nema bulduğu “yer”le anlam kazanmaktadır.
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şüheda fışkıracak, toprağı sıksan şüheda.
Bu güçlü betimleme, mübalağa gibi dursa da “Çanakkale” gibi misallerde yerli yerine oturan bir manzarayı gözler önüne sermektedir. Her istifham, vatan evladını harekete geçiren bir güdü/cesaretlendirme olarak okunmalıdır. Kutsala el uzatma cüretini gösteren “namahrem”in alt edilmesi ancak bu sayede olacaktır.
Ruhumun senden İlahî, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar, ki şehadetleri dinin temeli,
Ebedî, yurdumun üstünde benim inlemeli.
Bu temenna, bütün zamanların “amin”lerini kendi üzerine toplayan bir yakarıştır. Bursa’nın işgali sırasında Akif’in “Bülbül” şiirinde söylediği şu mısralar, metin dizgesi bakımından birbirini tamamlayan parçaları göstermektedir:
Ne zillettir ki: Nâkùs inlesin beyninde Osmân’ın;
Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ’nın!
Ne hicrandır ki: En şevketli bir mâzîserâb olsun;
O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun!
Çökük bir kubbe kalsın ma’bedinden Yıldırım Hân’ın;
Şenâ’atlerle çiğnensin muazzam kabri Orhan’ın!
Ne haybettir ki: Vahdet-gâhıdînin devrilip, taş taş,

“Mabedin namahremce işgali”ni tasvir eden bu dizeler, neden bu temennanın marşta yer aldığınıda göstermektedir. Dün’ü bilinçle okuyan bir millet için “izmihlal yok” elbette. Neslin “Asım”laşmasışartıyla!

Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal.
Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklal.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Biraz Tarih Katarak / Şeref Akbaba
Aforizmalar / Naz
Bir Reçete Olarak Soljenitsin / Enes Güllü
Yalınayak / Nihan Feyza Lezgioğlu
Güllü Yemeni / Fatma Balcı
Tümünü Göster