Bilgi-Ahlâk İlgisi

146
Görüntüleme

En basit canlıdan, en karmaşık olanına kadar evreni dolduran varlıklardan her birinin kendine özgü bir takım özellikleri bulunduğu gibi, insanı da kendisi dışındaki varlıklardan ayıran birçok vasıfları vardır. Bu ayırıcı özelliklerin ne kadar fazla olduğu, değişik açılardan bakıldığında rahatlıkla görülebilir. Sözgelimi mantık bakımından bir ayırım yapılmak istendiğinde, Aristoteles’in tespiti olan “insanın, düşünen ve konuşan canlı” olduğu ifadesi karşımıza çıkmaktadır. Bu tanımlama doğru mudur, değil midir diye baktığımızda görüyoruz ki, hakikaten tüm varlıklar arasında düşünme yeteneği olan ve düşündüklerini kavramlar halinde anlatabilen, bu kavramlardan felsefe, edebiyat, bilim, sanat vs. meydana getirebilen tek varlık insandır. Gerek toplumsal, gerek yönetim bilimleri ve siyaset felsefesi açısından bakıldığında insan, Platon’un belirlediği gibi “toplumu meydana getiren” Aristoteles’in tespitiyle de “siyasal canlı” şeklinde karşımıza çıkmaktadır.  Ahlaki değerler ortaya koyan ve bunlara uyan; rastgele değil, belirli kurallar çerçevesinde bir araya gelip başkalarının haklarını korumak için hukuk kuralları tespit eden ve bunları uygulayan yegâne varlık da insandır.  Bilimsel ve teknik açıdan yaklaşıldığında “insan, alet yapan canlıdır.” Çevresinde bulunan tüm varlıkları merak sâikiyle inceleyen, şüpheyle yaklaşıp gözlemleyen ve başka hiçbir canlıda bulunmayan aklı sayesinde felsefe meydana getirip metotlar belirleyen insan, bu metotları uygulayarak bilimsel faaliyetlerde bulunmakta, ancak teorik alandaki bu bilgilerini hayatın çeşitli alanlarına aktararak hayatı daha kolay ve yaşanabilir hale getiren teknikleri de geliştirebilme gücündedir. Örneğin ağır eşyayı bir yerden başka bir yere önce beden gücüyle taşıyan insan, sonra bunu evcilleştirdiği hayvanlarla taşımış, sonra bu taşımayı daha rahat ve kolay nasıl yaparım düşüncesine geçmiş ve düşünce ile gözlemi bir araya getirerek aşama aşama tekerleği ve basit yapılı bir arabayı icat ederek bu düşüncesini geliştirmiştir. Bununla da kalmayıp birkaç atla çekilen hızlı arabaları, sonra büyük kazanlarda kaynatılan suyla buhar elde ederek, hayvan ve insan bedenindeki damarlarda dolaşan kan gibi, bunu borulardan geçirerek basınçla pistonlara aktarmayı başaran insan, kendi iç dinamiğiyle hareket eden makineyi icat etmiştir. Bunu daha da geliştirip petrolün de keşfiyle motorlu otomobillere ve bugün itibariyle daha az yakıt tüketen otomobillere kadar ulaşılmıştır. Daha nice teknik araçların hayatımızı nasıl kolaylaştırdığını artık kendimizi fazla yorup zorlamadan tahmin edebilmemiz mümkündür. Sanatın yaklaşımına göre de; “insan, ellerini kullanarak, içindeki güzellik duygusunu açığa çıkaran, böylece sanat icra eden bir varlıktır.” Tüm bunları dikkate aldığımızda insanın, duygu, düşünce ve deneyimlerini de katarak üreten bir varlık olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. İşte bu üretkenlik de diğer canlılarda bulunmayan bir özelliktir.  İnsanın ürettiği nedir ki onu diğer canlılardan ayırmaktadır? Ürettiği şeyi değerli kılan nedir? İnsanın ürettikleriyle diğer canlılardan ayrılmasındaki etkin rol, ürettiklerini ve bu üretkenliğe zemin hazırlama olan düşünce ve düşündüklerini icra etmesidir. Başka türlü söylersek, düşüncelerini belirli bir plan ve program çerçevesinde pratiğe aktarması, bir başka ifadeyle de neyi niçin yaptığını bilerek, bilinçli bir şekilde yapmasıdır.  Diğer varlıklar içerisinde de üretken olanlar bulunmaktadır. Arılar bal yaparlar; ancak niçin ürettiklerini bilmeden yaparlar, kendi gıdalarını sağladıktan sonra artan balı bir başka alanda faydaya çeviremezler. Evcil memeli hayvanlar süt yaparlar; ancak ürettikleri sütten sadece kendi yavrularını beslerler, yavrularının emdiği sütten fazlasını başka bir alana aktaramazlar… Oysa insan, bu hayvanların ürettiklerinin fazlasını alıp gerektiği kadarıyla beslenmelerini tamamladıktan sonra kalanı da endüstriyel alanda kullanabilmektedir. Çünkü insan, doğaya egemen olabilme yeteneğinde olan bir varlıktır. İnsan, neyi niçin ürettiğini bilerek yaptığı için, kendi ürettikleri konusunda da aynı tavrı göstermektedir.  Öyleyse insanı doğaya egemen kılan özelliği nedir? İnsan; belirttiğim gibi, bir kısım yeteneklerini kullanarak kendine uygun bir çevre kurmaktadır. Bu çevrede kendine her bakımdan yetebilecek donanımı ise, gözlemlerini bilgiye çevirme yeteneğini kullanarak, kendisine verilmiş olan doğaya, kendi duygu, düşünce ve birikimlerini aktarıp onu adeta gergef gibi işleyerek oluşturmakta ve şekillendirmektedir. İşte bu donanıma kültür denilmektedir. Demek ki insan, kültür oluşturmasından dolayı farklılık göstermekte, bu farklılık da onu, doğa karşısında üstün duruma getirmektedir.  İnsanı, kültürel bir varlık haline getiren ve doğaya egemen kılan en önemli yeteneği, bilgi edinebilen, bilgiye ulaşabilen, bilgi üretebilen, dolayısıyla da bilen bir varlık olmasıdır. Bu yüzden F. Bacon, “bilmek, egemen olmaktır. ” demiştir. Bilgi olmadan insanın kendini idare etmesi bile zorken, doğaya nasıl egemen olabilir? O halde insanın kendini de kendi dışındakileri de kontrol altında tutabilmesi için bilgiye ihtiyacı vardır. Yukarıda da belirttiğim gibi insan, onu diğer canlılardan ayıran birçok özelliği yanında, belki de diğer bütün özelliklerinin bir araya gelmesiyle elde ettiği, bilgi üreten, bilen ve bildiklerini uygulayan bir varlıktır. Bilgi, insanı sadece diğer varlıklardan ayrı bir konuma yükseltmemektedir; aynı zamanda insanları da kategorize etmede etkili olan bir ayırım noktasıdır. Bilenle bilmeyen hiçbir zamanda ve zeminde aynı değerde görülmemiştir. Bu, dinimizde de böyledir. Kuran’daki “De ki hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Bunu ancak akıl sahipleri anlar.”(Zümer/9) ayeti, bunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Felsefe ve bilimde de böyledir. İbni Sinâ, Descartes gibi birçok filozof, yazdıkları eserleri herkesin anlayamayacağını ifade ederek, bilen ile bilmeyen arasında bir ayırım yapmışlardır. İnsanı diğer varlıklardan ayıran birçok hususlardan biri de insanın, oluşturduğu kültür çevresinde kendine özgü bir ahlak geliştirmesidir. Ahlak da aynı cinsin altında toplanan farklı türler arasında bir ayırım noktasıdır; insandan başka hiçbir varlık, ahlak oluşturamaz. İnsanların da ahlaki özellikleri farklı farklıdır. Toplumdan topluma değişen ahlak anlayışları yanında, aynı kültürel değerlere sahip bireylerin de birbirlerinden farklı ahlaki yapıları bulunmaktadır.  Felsefe tarihine bakıldığında filozofların, gerek insan bilgisinin ne anlama geldiğini, bilginin hangi yollardan elde edildiğini, bilgi elde etme yollarıyla hangi bilgilerin ne kadar bilinebileceğini, bu bilgilerin doğru olup olmadığını, bitmek tükenmek bilmeyen bir çaba ve azimle araştırdıklarını, gerekse ahlakı ve ahlakî değerleri sorguladıklarını görmekteyiz.  Bu türden sorgulamalar, insanlık tarihi boyunca yapılmış ve cevapları aranmıştır; aranmaya da devam etmektedir. Şüphesiz bu sorulara verilmiş birçok cevap bulunmaktadır. Benim buradaki maksadım, ne bu soruları ardı ardına sıralamak, ne de bu sorulara verilen cevapları aramaktır. Benim aradığım, insanın bilgisini kendisi ve başkası için nasıl faydalı hale getireceğidir. Bir başka ifadeyle bilgi ile ahlak arasında bir ilgi kurulup kurulamayacağını sorgulamaktır. Çünkü Sokrates’in sözleriyle “Sorgulanmayan bir yaşam, yaşanmaya değmez.” Bilgi-ahlak arasındaki ilgiye cevap bulmak için de yine Sokrates’in düşüncesinden hareket edeceğim. Ona göre bilginin asıl amacı, insanın kendini bilmesi, kendini tanımasıdır. Varlıklar arasında kendini tanıyabilen, kendini keşfedebilen, kendisi ve başkası arasında ayırım yapabilen, dolayısıyla da kendisi kadar başkasını da düşünebilen, başkasına da faydalı olabilmeyi amaç edinen yegâne varlık, insandır. Çünkü insan tek başına değil, başkalarıyla varlığını sürdürebilen ve varoluş sürecini hem kendi cinsi, hem de kendisi dışındaki diğer varlıklarla olan ilgi ve iletişimle tamamlamak ve devam ettirmek durumunda olan bir varlıktır.  Bilgi-ahlak birlikteliğinin, insana kendini bilmeyi ve tanımayı öğretmesi beklenir. Ama her insanda aynı sonucun elde edilmesi de mutlak olarak beklenemez. İnsanın bu erdemliliğe ulaşabilmesinde felsefî bir çabanın bulunması kaçınılmazdır. Bu çabanın başlangıç noktası, insanın kendi iç dünyasına yönelmesi ve öncelikle kendini tanımayı amaç edinmesidir. Sadece iç dünyasına yönelebilen insan kendini tanıyabilir, içindeki gücün farkına varabilir. Sözgelimi Sokrates’in, ‘onu değişik şekillerde uyaran ve kendini bilmeye çağıran içindeki sese kulak vermesi’, bunun tipik bir örneğidir. Sokrates, bu sesin Daimon’a ait olduğunu ve kendisini, neyin iyi neyin kötü olduğu konusunda sürekli uyardığını, bu sebepten dolayı da hep iyi işler yaptığını belirtmektedir. Sokrates, bunun Tanrısal bir ses olduğuna inanmaktadır.  Nitekim İslam kültürünün önemli şahsiyetlerinden biri olan Hz. Ali, “Kim nefsini (kendini) bilirse, hiç kuşku yok ki Rabbini de bilir ” sözüyle Sokrates’i ne kadar da çağrıştırmaktadır. Demek ki kendisini tanıyan insan, hem Tanrı’ya doğru giden bir yol bulur, hem de kötülüklerden uzaklaşır. Ünlü Türk düşünür ve ozanı Yunus Emre de Sokrates gibi düşünmektedir. Yunus; “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir / Sen kendini bilmezsin, yâ nice okumaktır” dizeleriyle bilginin ilk amacının insanın kendisini bilmek olduğunu, kendini bilmeye götürmeyen bir bilginin anlamsız olduğunu belirtmekte, bir başka yerde de; “Okumaktan mana ne, kişi Hakk’ı bilmektir / Çün okudun bilmezsin, ha bir kuru emektir.” mısralarıyla Sokrates’in düşüncesini doğrulamakta ve insanın kendisini bilmesiyle Tanrı’yı bilmesi arasında doğru orantı olduğunu belirtmektedir. Yunus Emre’den biraz sonra yaşamış olan Hacı Bayram Veli’de de aynı yaklaşımı bulmak mümkündür: “Bilmek istersen seni, cân içre ara cânı /  Geç cânından bul ânı, sen seni bil sen seni /// Bayram özünü bildi, bileni anda buldu /  Bulan ol kendi oldu, sen seni bil sen seni.”  Bu tarz bir yaklaşımı, öz’e önem veren birçok filozofta görmek mümkündür. Rönesans’ın ünlü “Denemeler” yazarı Fransız düşünürü Montaigne’in “Kendimi, herhangi bir konudan daha fazla incelerim. Benim metafiziğim de fiziğim de budur” ifadesinde olduğu gibi.  Kendini bilme ve tanımaya yönelmek, bir başlangıç olduğu kadar, aynı zamanda bir sonuçtur da. Kendini bilip tanıyan insan, kendisinin dışında, başkalarının da bulunduğunun farkına varır. Dünyanın kendisi için yaratılmadığını da anlamış olur. Böylece “ben” merkezli bir anlayıştan kurtulur; “ben”den, “biz”e ulaşır. Sonuç itibariyle sadece kendisine değil, başkasına da yararlı olabilecek işler yapmak gerektiğini kavrar. Kendisini tanıyan ve bilen insan hem yine kendisine, hem de başkasına zarar vermez. Sokrates, kötülüğün bilgisizlikten kaynaklandığını, kötülük yapan insanın, yaptığı şeyin kötü olduğunu bilmeden yaptığını ifade etmektedir. Öyleyse bilgi, kötülükten uzaklaştıran, iyiliğe yaklaştıran ve iyi olanın yapılmasını sağlayan bir yapıya sahiptir. Çünkü bilginin, yukarıda da belirttiğim gibi Tanrısal bir boyutu bulunmaktadır. Sokrates, Platon, Yunus Emre, Mevlana gibi bilgeler buna dikkat çektikleri gibi Kuran’da da bizzat Tanrı, “Allah Adem’e (kanaatimce burada Adem, bütün olarak insanlığı kapsamaktadır) -yani insana- bütün varlıkların isimlerini öğretti. ” (Bakara, 31) demektedir.  Bu ayette anlatılmak istenen pek çok şey vardır. Vurgulamak istediğim konudan uzaklaşmamak için, bizi ilgilendiren yönüne bakmak yeterli olacaktır diye düşünüyorum. Kanaatimce Yüce Yaratıcı, insana önce varlıkların isimlerini, işlevlerini öğreterek şuna dikkat çekmek istemiştir: “Ey insan seni, yaptığın işin iyi mi kötü mü olduğunu bilmeksizin sorumlu tutamam.” Buna göre sorumluluk sahibi olabilmenin ilk şartı, bilgi sahibi olmaktır. Nitekim Allah, cennette yarattığı insana neyi yapıp neyi yapmayacağını öğrettikten sonra, bu bilgisinin aykırısını yaptığı için insanı, cennetten çıkarmıştır. Yani önce bilgilendirmiş, sonra sorumlu tutmuş ve gereğini de yerine getirmiştir. Geleneksel Türk dinindeki (Gök Tanrı dini-Eski Türk dini) yaratılış hikâyesinde de benzer bir durum anlatılmaktadır. Tanrı, uçmakta (cennette) bulunan insana, uçmağın yanında bilgiyi de vermiş, insan Tanrı’yla boy ölçüşmeye kalkışınca her ikisini de elinden alarak onu yeryüzüne indirmiş, sonra da bilgiyi tekrar insana geri vermiştir. Demek ki yukarıda belirtildiği gibi insanın bilgisinin, Tanrısal bir boyutu bulunmaktadır. Ancak buradaki bilgiden anlaşılması gereken, insana hazır bilgilerin sunulması değil, bilgi edinme melekelerinin verilmesi olsa gerektir. Yani insan, kendisine akıl, duyu, sezgi, tecrübe gibi bilgi vasıtaları verildiği için, bilgi elde edebilmektedir. İnsan, bu bilgi melekelerini kullanarak mevcut bilgilerini geliştirmeyi ve yeni bilgiler üretmeyi başarmıştır.  Büyük Türk bilgesi Yusuf Has Hâcip de aynı kanaattedir: “Tanrı insanı yarattı, seçerek yükseltti; ona fazilet, bilgi, akıl ve anlayış verdi. Tanrı kime anlayış, akıl ve bilgi verirse, o pek çok iyiliklere elini uzatır.”(Kutadgu Bilig, Reşit Rahmeti Arat çevirisi, Atatürk Dil ve Tarih Yüksek Kurumu yayını, Ankara, 1991, s. 22, beyit no: 148, 151). Bu sözlerle bilginin kişinin değerini yükselteceğine işaret eden Yusuf Has Hacip, bilgili insanın iyiyi arayıp bulacağını, çünkü bilgisizliğin her türlü kötülüğün odağını oluşturduğunu ifade etmektedir. Bilgisizliği hastalık olarak niteleyen Has Hâcip Yusuf; “Bilginin manasını bil; bak, bilgi ne der: Bilgiyi bilen insandan hastalık uzaklaşır. Bilgisiz insan hep hastalıklı olur; hastalık tedavi edilmezse insan çabuk ölür.” (Kutadgu Bilig, s. 22, beyit no: 156-157.) sözleriyle bilgisizliğin tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu, çaresinin de yine bilgili insanların elinde bulunduğunu belirtmektedir. “Ey bilgisiz, git hastalığını tedavi ettir; ey mes’ud âlim, bilgisizliğin ilacını sen söyle.”(Kutadgu Bilig, s. 23, beyit no: 158).  Gerek Sokrates’in, gerek Yusuf Has Hâcib’in yukarıda aktarmaya çalıştığım düşüncelerinden anlaşıldığına göre bilgi ile ahlak arasında önemli bir bağ bulunmaktadır. İnsan, iyinin ve kötünün ne olduğunu bilmeden, bilinçli olarak iyi davranışta bulunamaz. Belki bilmeden ve doğal olarak iyiye yönelebilir, ama iyiyi amaçlayarak eylemde bulunabilmesi, iyinin ve kötünün ne olduğunu bilmesine bağlıdır. Bilgi, iyinin kötüden üstün olduğunu anlamamıza yarar.  Filozoflar, felsefelerinde sadece iyiyi aramazlar, onların asıl aradıkları, “üstün iyi”dir. Bunu Sokrates’ten itibaren birçok ahlak filozofunda görmek mümkündür. Descartes’ı buna bir örnek olarak verebiliriz. İyi’yi ve kötü’yü bilen ve kötü olandan uzaklaşıp iyi davranışlar geliştirmeye çalışan insan, kendini bilen insandır ve kendini bilen insan, erdemlidir. Erdemli bireylerin oluşturduğu toplum ise, herkesin mutlu olduğu, özlenen toplumdur. Bireylerin birbirine zarar vermeyi değil, aksine yarar sağlamayı amaç edindiği toplumun fertleri, kendini bilen, kişisel faydayı değil, toplumsal faydayı tercih eden fedakâr insanlardır. Bireysel faydanın, toplum yararına terk edildiği toplumda mutlu insanların sayısı, mutsuz insanlardan kat kat fazladır. Bireyin, başkasına, dolayısıyla da kendine yararlı olabilmesinin, en başta kendini bilip tanıması ve anlamasına bağlı olduğunu dikkate aldığımızda, bu faydaların, okumakta olduğunuz bu yazının sınırlarını çok aşacağını göz önüne alarak, önemli olduğunu düşündüğüm bazılarını tahlil etmeye çalışacağım.  Bilgi, insana iyiyi bulmayı öğretir. İyinin ne olduğunu bilen insan, kendisine yapılmasını istemediği şeyi, başkasına yapmaktan kaçınır. Hak ve adaletin ne olduğunu bilir ve bütün nimetlerin kendisinin olmasını istemez. ‘Hep bana’ mantığı ile değil, “bir sana bir bana” mantığıyla hareket eder. Bir başka ifadeyle paylaşmayı bilir. Paylaşmak, paylaşmayı bilmek, insanlığın gereğidir. Paylaşabilen insan, dost edinebilen insandır; paylaşamayan insan ise, yalnız kalan insandır. Çünkü paylaşamayan insan, henüz büyümemiş bir çocuk gibi kimde ne görse heveslenip kendisinin olmasını ister. Her şeyi olsa bile gözü doymaz.  Kendini bilen insan, kıskanan değil, gıpta edendir. Kendi elinde olanla yetinmeyi, başkasının elindekine göz dikmemesi gerektiğini bilir. Gıpta etmek, bir şeyin başkasında bulunmasından rahatsızlık duymadan kendinde de olmasını istemektir. Kendisinde de bulunursa bundan mutlu olur, ama o şeyi elde edemezse bundan rahatsızlık duymaz; başkasında bulunmasından dolayı mutlu olmayı bilir. Ama kıskançlık, tıpkı Yusuf Has Hâcib’in dediği gibi; bir hastalıktır. İnsanı içten içten kemirir, o şeyi elde edebilmek için her yola başvurur kişi. Dost gibi görünerek, ama dostça olmayan tavırlarla, yaptığını iyilik gibi göstererek manevralar yapmaktan çekinmez. Kendi elinde olanın başkasında bulunmasından da rahatsızlık duyar; çünkü böyle bir insan, her güzel şeye kendisinin layık olduğunu sanacak kadar bilgisizlik içindedir. Kendini bilen ve tanıyan insan ise, kendinde bulunanın dostlarında da bulunmasını gönülden ister ve bunun için de özveride bulunur; bu da kendisini mutlu eder. Platon, kötüyü maddeye karışmak, maddeyle irtibat kurmak diye niteler. Maddenin bulunmadığı idealar dünyasında kötüye yer yoktur, diyen Platon, maddenin bulunduğu bu evrende kötülüğe de yer vardır derken, öyle anlaşılıyor ki maddeyi faydanın kaynağı olarak görmektedir. Eğer başkasının çıkarının da gözetildiği bir fayda söz konusu ise, o takdirde maddenin kötülüğe yol açması söz konusu olamaz; ama sırf kişisel çıkarın gözetildiği bir anlayışla hareket ediliyorsa o zaman madde, kötünün ve kötülüğün kaynağı haline gelebilmektedir.  Yaşayan her insan hata yapabilir. Önemli olan, yapılan hatanın farkına varıp, tekrar yapmamaya çalışmaktır. İşte kendini bilen ve tanıyan insanla kendini bilip tanımayan insan arasındaki en açık farklardan biri budur. Bilgisiz insan, her şeyi bildiğini zannettiğinden dolayı çok hata yapar, hatasının farkında olmadığı için de yaptığı yanlışı telafi etme yolunu denemez. Oysa yapılan yanlıştan dolayı özür dilemek, erdemliliktir. Genel anlamda bilgili görünen, fakat kendisini bilip tanımayan insan da çok hata yapar; yanlış yaptığını ve özür dilemenin erdemlilik olduğunu bildiği için de sürekli özür dileyerek kendisini affettirmeye çalışır. Fakat hep hata yapıp sürekli özür dileyen insanın kendisine saygısı kalmayacağı gibi, başkalarının da ona saygısı kalmaz. Çünkü erdemlilik sayılan özür dileme, sürekli yapılan hatadan dolayı değil, çok ender olarak yapılan hatadan dolayıdır. Bu böyle devam edeceği için o kişinin de başkalarına saygısı kalmaz. Hem bilgili, hem de kendisini bilen ve tanıyan insan ise özür dileyeceği davranışı, bilerek yapmaz; yapsa bile hemen farkına varır, kendine ve başkasına olan saygısından dolayı özür beyan eder ve bir daha yapmamak üzere kendince tedbirini alır. Çok az yaptığı yanlışından dolayı özür de dilediği için, hem kendine olan saygısı, hem de başkalarının ona olan saygısı artar.  Kendini bilen insan, neyi bilip neyi bilmediğini, bundan dolayı da neyi yapıp neyi yapmayacağını bilir. Nitekim ünlü bilge Sokrates, bilmediğini bilmeyen bir insanla kendisini karşılaştırdığı bir konuşmasında şöyle der: “Bu adamdan daha bilgeyim. Doğrusu ikimizin de güzel, iyi bir şey bildiğimiz yok belki; ama o, hiçbir şey bilmezken, bildiğini sanıyor; oysa ben, bilmiyorsam, bildiğimi de sanmıyorum. Öyle sanıyorum ki ben ondan biraz daha bilgeyim, çünkü bilmediğim bir şeyi biliyor diye geçinmiyorum.” Öyleyse kendini bilme ve tanımanın en önemli sonuçlarından biri, bireyin kendine saygı duymasıdır ve nerede durup nerede konuşacağını bilmesidir. Şimdi burada kendi kendime soruyorum: Bilgili olan insanlar arasından ahlaki açıdan kötü olanlar çıkamaz mı? Yani her bilgili insan, mutlaka iyi olur mu, yoksa bilgili olmasına rağmen kötü olanlar da var mıdır? İşte bu soru, erdemlilikle alakalıdır. Bilgili insan, erdemli hale gelmişse, kötü olmaması icap eder, ama erdem sahibi olamamışsa kötü olması da muhtemeldir. Öyleyse asıl olan, Ziya Paşa’nın da dile getirdiği gibi; “Ehl-i diller arasında aradım kıldım talep / Her hüner makbul imiş, illa edep, illa edep” anlayışını sağlayan, bilgiden erdemliliğe, ahlaklı olmaya doğru yol almadır. Bu anlayışla insan kendine saygı duyar; kendine saygı duyan insan, başkasına da saygı duyar ve kendine güvenir. Kendine güven duyan insan, kötülükten uzaklaşır, kötüyü ve kötülüğü aklının ucundan bile geçirmez. İnsanın kendine güven duyması, aynı zamanda başarının anahtarlarından biridir.  Çalışmalarımızın daha verimli olması için de kendimizi tanımaya ve bilgiye çok ihtiyacımız olduğunu hatırdan çıkarmamamız gerekmektedir.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Sinemanın Ozanı ve “Yeni Dünya” / Hüseyin Özdemir
Bahar Ey / Ay Vakti
Sana Bakmak / M. Ragıp Karcı
Necip Fazıl’ın Özlediği Nesil / A.Vahap Akbaş
Şiirimizin Vazgeçilmez Şairi: Necip Fazıl Kısaküre... / Nurettin Durman
Tümünü Göster