Umut

Dizlerinin üzerine çökmüş, alnından damlayan terlere aldırmadan, arkadaşının el arabasıyla yanına yığdığı parke taşlarını, her seferinde bir öncekinin üstüne kuvvetlice vurarak kilitliyor; beş on dakikada bir elleriyle sürünerek sağa sola, bazen de ileri gidiyor. Onu uzaktan seyredenler, yaptığı işin zorluğuna rağmen yüzünde asılı duran tebessüme anlam vermekte zorlanıyor. Kaldırımda yürüyenler, onun çalışma ritmini ve yüzündeki ter damlacıklarına rağmen ışıldayan huzur dolu tebessümü gördüklerinde selam vermeden geçemiyor. Her seferinde aynı keyifle, başını eğerek alıyor selamları. Bazı gençler ilginç buldukları bu çalışma ritmini videoya çekiyor, bazıları durup onunla sohbet ediyor. Kadir, gençleri kırmadan sorulara cevap verse de işine aynı şevkle devam ediyor.

            Arkadaşları sürekli şaka yollu takılsalar da o, her seferinde içten bir tebessümle karşılık verip işine devam ediyor. Bazen epey daralır, sinirlenecek gibi olur; tam kötü bir laf söyleyeceği sırada bir türkü tutturuverir. Bu huyunu bilen arkadaşları sürekli kendi aralarında iddiaya tutuşur; Kadir’i kızdırabilen iddiayı kazanır ama bugüne kadar bu konuda pek başarılı olanı duymadım. Neredeyse bütün şehir tanır onu. Şehrin caddelerinde alnının terinin değmediği parke taşı kalmamış gibidir. Mesai saatinin başlamasıyla beraber eline aldığı taşları paydos saatine kadar, bütün dünyayı yeni baştan inşa ediyormuşçasına bir aşkla dizer. Yüzünde gülücük, dilinde türkü eksik olmaz. Ne zaman karşılaşsak; “Hocam, n’aber ya!” diyerek sarılır, üstümdeki bütün yorgunluğu alıp götürür. Onu görmek bile insana yaşama sevinci verir. Allah’ın şehirlere serpiştirdiği dinlenme tesislerinden biridir âdeta. Onda beş dakika mola verip aldığınız enerjiyle kaldığınız yerden devam edebilirsiniz yaşamaya.

            Yüzündeki tebessümün silindiğini hiç görmedim. Abisi Hüseyin inşaattan düşüp öldüğünde de, babası ceviz toplamak için çıktığı ağaçtan düşüp felç olduğunda da yüzüne oturan acının arasında Allah’a teslim olmanın verdiği huzurlu güven okunabiliyordu. Ölümüne kadar sekiz yıl boyunca yatağa mahkûm olan babasının bütün kişisel ihtiyaçlarını tek başına karşılarken bir gün olsun söylendiğini duymadım. Abisinin emanet bıraktığı yetimleri de yüksünmeden koruyup kolladı. Çok daraldığında dertli bir türkü mırıldanırdı o kadar. Babasından sonra annesi de hastalandı, defalarca ameliyat olmasına rağmen bir türlü şifa bulamadı. Karısı ve annesi arasında kaldığında dahi ikisine birden güler yüz göstermeyi bildi. Bir defasında; “Yahu Kadir, nasıl başarıyorsun şu işi, şu dünyada seni sinirlendirecek, canını sıkacak hiç mi bir şey yok Allah aşkına?” diye sordum. Yüzüme her zamanki çocuksu tebessümüyle baktı. Bir an karşımdaki yüzün olgunlaştığını hissettim. Postuna oturmuş bir mürşidin, kendisinden himmet bekleyen dervişine seslenişi gibi derin ve sıcak bir sesle konuştu:

“Umudumuz var ya hocam, daha ne olsun; Allah kimseyi umutsuz koymasın!”

Yahya Kemal’in o muhteşem dizesi geldi aklıma:

“İnsan, âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar.”

Kadir, bütün ömrünü bu dize üzerine kurmuş gibidir. Bu toprakların bir ruhu varsa bu ruh Kadir’in tebessümündedir.

            Yeni bir parke taşı almak için uzandığında eli boşta kaldı. Yüzünü çevirdiğinde arkadaşlarının kaldırımın kenarına oturduklarını gördü. Mütebessim bir şekilde arkadaşlarına bakarken Kurtça Çavuş:

-Taş bitti Kadir’im; gel sen de otur, dinlen biraz!

Kadir dizleri üzerinden yavaşça doğrulurken bir türkü tutturdu:

“Mektebin bacaları vay lele lele lele…”

Arkadaşlarının yanına geldiğinde türküyü kesti. Hiçbir türküyü tamamladığını hatırlamıyorum. Tamamını bilmesine rağmen her seferinde yarıda keser türküyü. Türkülerle hayatın boşluğunu alıyor sanki. Nefes darlığı için kullanılan fısfıslar gibi ne zaman içi daralsa bir nefeslik türkü çığırır ve normale döner âdeta.

            Yaşlı bir kadın; “Yorulmuşsunuzdur, birer lokma bir şey yiyin öyle devam edin!” diyerek elindeki tepsiyi yanlarına bıraktı. Kadının arkasından on beş yaşlarında bir kız çocuğu, dumanı üstünde bir semaverle gülümseyerek geldi. Bütün işçilerin keyfi yerine gelmişti şimdi. Anadolu’nun her yerinde, yüce Allah’ın “El-Kerim” isminin hürmetine insanların birbirlerine, tanış olsun olmasın ikramda bulunmaları âdettir. Bu toprakların bir ruhu varsa o ruh, bu yaşlı kadının ikramındadır. Kadir, yaşlı kadının yanındaki genç kıza bakarak; “Adın ne bakayım senin?” diye sordu. Kızın adının ‘Leyla’ olduğunu öğrenince derin bir nefes alıp söylemeye başladı:

“Leylâ… Elâ gözlü bir çöl ahusu,

Saçları bahtından daha siyahtır.

Kurmuş diye sevda yolunda pusu,

Döktüğü gözyaşı, çektiği ahtır.

Leylâ… Elâ gözlü bir çöl ahusu.”

Özellikle çocuklara kendi isimleriyle türkü söylemeyi çok sever Kadir. Mahalledeki çocuklar onu gördüklerinde kendi isimlerinin türküsünü söylemeye başlar, o da sevinçle eşlik eder. Bazı çocukların ismine türkü bulamadığında kendisi doğaçlama bir şeyler mırıldanır yine de çocukların gönlünü hoş eder. “Ah be hocam, çocukken heves ettiydim ama bir türlü öğrenemedim saz çalmayı. Saz olmayınca bir yanı eksik kalıyor türkünün.” diye birkaç kez dert yanınca onu saz çalan bir arkadaşımla tanıştırdım. İşten güçten fırsat buldukça bir araya geliriz. Biri çalar, biri söyler; ben oturup hayale dalarım. Kadir, türküleri yine yarıda bırakır. Sürekli yeni bir hava tutturur.  Bazen, “Kusura bakma hocam, senin ismine türkü yakmamışlar, seni de çocuk gibi kandıramam ki!” diye takılır; ben de, “Neşet Baba’dan söyle o zaman!” diye karşılık veririm. Neşet Baba’yı duyar duymaz keyfi yerine gelir, başlar söylemeye:

“Gönül dağı yağmur yağmur boran olunca

Akar can özümden sel gizli gizli…”

Bu toprakların bir ruhu varsa o ruh, bu sazın telindedir.

            Çaylarını bitirdiklerinde traktör de yeni taşlarla beraber geldi. Aynı şevkle çöktü dizlerinin üstüne. Bir türkü mırıldanarak tekrar başladı çalışmaya:

“İki de keklik bir kayada ötüyor

Ötme de keklik derdim bana yetiyor…”

Okuldan çıkan öğrenciler, gruplar halinde kaldırımdan geçiyor. Kadir, yanı başından geçen öğrencileri fark edince oğlu Umut’u hatırladı. Bu günlerde en büyük isteği, oğlunun iyi bir üniversiteye yerleşmesi. “Varımız yoğumuz, iki evladımız hocam; onların gözünü gözlüyoruz işte!” diyerek, bütün sıkıntılara evlatlarının geleceği için katlandığını söylerdi. Ayağındaki ayakkabı su çekmesine rağmen ama o; “Çocukların harçlığından kısmak olmaz!” diyerek yeni bir ayakkabı almaya yanaşmazdı. Çoğu zaman geceleri, hatta pazarları dahi çalışırdı; yine de sitem ettiğini duymadım. Umut’un dershane taksiti için aldığı borcu bir hafta geciktirdiğinde o kadar mahcup olmuştu ki onu mahcubiyeti beni de utandırmıştı. “Bir taksit de benden oluversin Kadir, Umut bizim de kardeşimiz sayılır!” desem de kabul etmemişti. Bu toprakların bir ruhu varsa o ruh, bu mahcubiyettedir.

            Alnından damlayan terleri silmek için dizleri üzerine doğrulduğunda yanlarından geçen iki öğrenciye takıldı gözü. Oğlan, Kadir’i gördü ama birden yüzünü çevirdi. Kız, işçilerin yanından geçerken; “Şu yolları da bir türlü bitiremediler!” diye sitem etti. Oğlana iyice sokularak; “Aşkım, hafta sonu sinemaya kaçarız değil mi? İyice sıkıldım dershaneden!” diyerek elini oğlanın beline doladı. Oğlan, yüzü kızararak ardına baktı ama Kadir’le göz göze gelemeden yüzünü geri çevirdi. Kadir gençlerin ardından bakarken bir hayal kırıklığının içinden daha hangi türküyle çıkacağını düşünüyordu. Bu sırada yanlarından geçen bir başka grubun kendi aralarında fısıltıyla konuştuklarını duydu:

_ Bizim Umut’un babası işte bu! Adam oğlunu sınava hazırlanıyor sanıyor; Umut da kızlarla takılıyor işte!

Kadir’in yüzünden ilk defa tebessümün silindiğini o an gördüm. Yüzüne acı bir gülümseme oturdu. Son zamanlarda oğlunun elbiselerine sinen sigara kokusuna, eve geç gelmelerine, iyiden iyiye artan masraflarına şimdi bambaşka anlamlar veriyordu. Yanı başında yığılı duran taşların üzerine oturup bir türkü tutturdu:

“Hep sen mi ağladın, hep sen mi yandın

Ben de gülemedim yalan dünyada

Sen beni gönlümce mutlu mu sandın

Ömrümü boş yere çalan dünyada…”

Bu toprakların bir ruhu varsa o ruh, Kadir’in gözlerinden damla damla döküldü o an…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Günlükler / Şeref Akbaba
Saklı Mektuplar / 105 / Şirâze
Aforizmalar / Naz
Afrika’nın Yapayalnız Lales / Muhammed Emin Kaplan
Uçurumda Bir Gömü / Ezgi Elçin OYNAK
Tümünü Göster