Kuyutaşı Nuri

143
Görüntüleme

Siz bilemezsiniz. Yosunlu sessizlikte boğulurdum eskiden. Arada sırada su doldurmak için çaprazlama atılan kovalar da olmasa, bir Allah’ın kulu ortak olmazdı mavi yalnızlığıma. Yüzlerce taş, kozalak dizili üst üste sıralanmıştık bu kuyuda. Dipten bir parmak kalınlığını ancak bulan suyun yukarılara tırmanırken kudurmuş bir açlıkla su isteyen toprağa karışmasını önlemek için, itinalı ellerle sıralanmıştık hepimiz. Yıllar bizi bu karanlığa, soğuğa, ıssızlığı alıştırsa da şu sırtıma kene gibi yapışan yosunlara bir türlü alışamamıştım. Hoş onlar da olmasa kuyunun suyu iki günde kokardı. Yosunlardan önce çokça sohbet ederdik, hikayelerimizi anlatırdık birbirlerimize. Bu kuyunun taşlarının çoğunluğu bir taş evinden sökülüp buraya gelen taşlardan oluşuyordu. Çok az bir kısmı da ırmak kenarı Hikayem bir tepe başında koca bir kaya olarak başlamış.
Babamla annemi kocaman buldozerler ayırmış bir sabah aniden. Daha güneş ışıkları mahmurluklarını üzerine atmadan üşüşmüşler babamın başına. Kimseye duyuramamış sesini zavallı babam. Oysaki o sabah kuşları davet edip şarkı söyleyeceklermiş hep birlikte. Rüzgarda onlara birkaç demet çiçek getirecekmiş. Öylesine çok severlermiş birbirlerini annemle babam, bir an bile ayrı durmazlarmış. Ama nereden bilecek o devlet memurları, indirmişler bir seher vakti babamın tepesine kepçeleri. Yol geçecekmiş oradan, koca koca otobüsler, kamyonlar ve nasırlı elleriyle sürücüler…
Uzun süre annemden dinledim o ayrılığın hikayesini. Taki bir gün geldi, belki aynı dozerler belki de başkaları indirdiler kepçelerini annemin böğrüne. Ne fark eder? O kadar sıkı sarılmıştık ki birbirimizi kepçeler ayıramadı annemin kollarını boynumdan. Sonra vurdular, habire külünkleri ile vurdular. Yaralandı, kanı aktı, sonrasında ağladı annem. Kolları kopunca tamamen bıraktı beni, bir yıldız kayar gibi düştüm tepeden aşağıya. Arkadan annemin gözyaşları takip etti beni.
Oysa ne hayaller kurmuştuk biz beraber. Hayallerimizde yolcu otobüslerinde başını cama yaslamış yorgun gözlerle bakışan genç kızlar, genç erkeklerde eşlik ederdi bazen. Nice dostlar edindik. Nice kamyon şoförleri ekmek peynir yedi bizim üzerimizde. Ara sıra demlenmediler de değiller hani. Ama ak saçlarıyla, yumuşacık elleri ve alınlarıyla üzerimize secde eden ihtiyarların o tatlı kokularını da anmadan geçemeyeceğim. Dağlardaki kardelenler gibi kokarlardı. Rüzgar o kokuları uzaklara götürmek isterdi de biz kıskançlık edip bırakmazdık bir türlü. Hem frenler günler boyunca saatimize tik taklık edip dururlardı. Kuduran frenler de olurdu çalar saat gibi, biz o anda fırlardık ne oldu diye. Ara sıra savrulurdu arabalar yamacın aşağısına kadar. Gazete örtülü cesetlerin kokusunu da işte o zamanlardan duymuştum ilk. Neyse uzatmayayım, yol genişlesin diye annem de un ufak oldu işte ve ben kalakaldım bu dünya tenhasında. Ama hayat böyleydi işte. Bir taş da olsanız acıdan, kederden bir ömür biçiyorlardı size. Sonraları duydum bazı annelerden ‘seni doğuracağıma taş doğursaydım’ bedduasını. Bilseler bunun ne ağır bir beddua olduğunu, hangi ananın yüreği elverir ki yavrusunun bir taş olmasını. Bilmem ki…
Neyse efendim uzatmayayım, kamyonlara doldurulduk parçalandıktan sonra. Sonra bir limanda gemileri bekleyen taşların arasına karıştık. Suyu bıçak gibi kesen o kocaman gemilere kol kanat germek ağrıma gitmişti ilk başlarda. Alıştım. Liman betonlaşınca yine kamyonlarla kilometrelerce bulutlara yarenlik yaptık. Kocaman bir çiftliği çevreleyen taş duvarda yuvalanmakta yazılmış alnımızda. Bir müddet orada kaldık. Sonra telle çevrildi çiftlik, biz kamyonlarla.
Yolculuk bir ustanın beton kazıkları, kesme briketleri, mermer mezar taşları arasında son buldu. Oradan da bu kuyunun içine düştük işte. O gün bu gündür kuyuda zamanı eskittik durduk. Ta ki, kuyuya su veren kaynağın dört yüz metre ileriye açılan bir kuyunun cazibesine dayanamayıp oraya göç eylemesine kadar.
Ha… Unutmadan, Nuri benim adım. Nur içinde yatsın diyerek bir aşığın mezarına mezar taşı yaptılar beni en sonunda. Sevmiş, sevmiş de yar olamamış sevdiğine. Düğün gecesi aşığını kaçırmaya çalışırken vurmuşlar kızın abileri. Sonra da bir atın arkasına bağlayıp sürüklemişler köyün tepelerinde. Sevmiş işte Nuri. Şimdi konuşur dururuz annesiyle. Yaşlı gözlerle ve titrek ellerle okşar dört bir yanımı. Artık çürümeye yüz tutmuş oğlunun bedeni niyetine sever, sarar beni.
Bir gün şöyle orta boylu, zayıfcana, kırmızıya çalan yanaklarıyla bir esmer köylü kızı yaklaştı yanıma. Sarıldı. Sanırdınız ki ben Nuriyim de, Nuri’nin kemikleri benim yerime taş olup karışmış toprağa.
İşte o gün bu gündür, üzerimdeki ‘sevdiği için on sekizinde vurulan Nuri Kocaoğlu burada yatmaktadır, ruhuna fatiha’ yazıları silense bile; bu taş bağrımda yaşattığım Nuri’nin aşkıyla, gözler dururum o esmer köylü kızını. Benim adım Nuri. Kuyutaş Nuri yani.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Seçenek / Ay Vakti
Künye / Şeref Akbaba
Aşk Kontağı / Sedat Umran
M. Ragıp Karcı İle Söyleşi / Recep Garip
Cenk Kalesi / Nurettin Durman
Tümünü Göster