Divan Edebiyatı’nı Nasıl Sevdirebiliriz

386
Görüntüleme

Bilindiği üzere, Türklerin İslam’ı kabul etmelerinden sonra meydana getirmiş oldukları yazılı edebiyat ürünlerine Divan Edebiyatı ismi verilmektedir. Bu edebiyatın başlangıç noktasında problem yoksa da nerede bittiği, sonunun neresi olduğu hususunda farklı görüşler bulunmaktadır. Genel olarak, daha önce görülmeyen yeni tür ve şekillerin ortaya çıktığı Tanzimat dönemi bu edebiyatın bittiği dönem olarak kabul edilir. Bu dönem öncesinde şiir ön planda iken, bundan sonra edebiyata giren tiyatro, roman, deneme vb. türlerle birlikte şiir, edebiyatın tek hakimi olma gücünü bir oranda kaybetmiştir. Başka bir deyişle, saltanata yeni ortaklar gelmiştir. Her ne kadar yeni ortaklar gelmiş olsa da şiir hep özel, hep ön planda, iktidarın güçlü ortağı olarak günümüze kadar hakimiyetini sürdürmüştür.
Sosyal olaylar, belli bir noktada başlayıp bitmeyen hadiselerdir. Her yeninin belli bir başlangıç noktası bulunsa da eski olan da belli bir dönem, sudaki halkalar gibi gittikçe yavaşlayarak varlığını sürdürmeye devam eder. Divan edebiyatı da yukarıda belirttiğimiz yeni türlerle ve şiirdeki yeni şekillerle etkisini kaybetmiş ve şekil itibarıyla günümüzde tamamen bitmiş, eski adını almış olan fakat eskimeyen bir edebiyattır.
Lise ve fakültelerin ilgili bölümlerinde edebiyat tarihi içerisinde okutulan Divan Edebiyatı, çeşitli tartışmalarla gündemdeki yerini korumaktadır. Kullandığı kalıplar ve Arapça, Farsça kelime ve terkiplerle anlaşılması gayret isteyen bu edebiyat, eski olan her şeyin değersiz ve gereksiz olduğu vb. yahut daha farklı gerekçelerle, birçok kişi tarafından şartlı bir yaklaşımla değerlendirilmektedir. Günümüz insanı, şiirimizin ana kökü mesabesinde olan bu edebiyattan, dile her gün yeni giren kelimelerle daha da uzaklaşmakta ve bu edebiyata daha da yabancı bir hale gelmektedir. Dildeki değişmelerden dolayı, daha ilkokuldan itibaren sürekli okudukları “İstiklal Marşı, Gençliğe Hitabe” gibi edebi metinleri bile anlamayan öğrencilere, sözünü ettiğimiz edebiyatı sevdirmek hiçte kolay bir şey değildir. “Kişi bilmediğinin düşmanıdır” atasözünün gereği olarak, sevmemeyi anlamamak kavramıyla açıklamamız gerekmektedir. Bu anlamama işinde, yaptığı işi “çorba parası” olarak gören, mesleğini severek yapmayan yetersiz öğretmenlerin de mutlaka bir payı bulunmaktadır. Divan Edebiyatı’nı sadece bir kalıp edebiyatı olarak gören, şiirin asıl anlamını bırakarak öğrencileri sürekli bu aruz kalıplarıyla meşgul eden bir öğretmenden, Divan Edebiyatı’nı sevdirmesini ummak yanlış bir beklenti olacaktır.
Aruz kalıplarının bizim için ifade ettiği anlam, aruz vezniyle yazılan şiirlerin yanlış okunmasını ve dolayısıyla da yanlış anlaşılmasını önlemeye yöneliktir. Bir şair, sadece aruz vezninin herhangi bir kalıbını kullanmak için şiir yazmaz. Kalıp, şairin gayri ihtiyari, belki de hiç düşünmeksizin yazmış olduğu şiiriyle birlikte oluşan bir şekil, şiirden sonra ortaya çıkan bir durumdur. Her şair, şairlik yeteneğine göre şiir yazar. Amaç sadece kalıp olsaydı, bu vezinle şiir yazmış olan şairlerin divanlarında, kalıplara göre bir sıralama olması gerekirdi. Durum hiçte öyle değildir. Farklı şairlerin divanlarında rahatlıkla görülebilecek olan, bir şairin çokça kullandığı bir kalıbı, diğerinin az ya da hiç kullanmaması da bu görüşümüzü desteklemektedir. Kalıp, sadece kapıyı açacak bir anahtardır. Bu nedenle, vezinlerle çok fazla uğraşmak yerine, şiiri anlamaya yönelik çaba harcamamız daha yerinde bir uğraş olacaktır. Divan Edebiyatı’nın anlaşılması konusunda yapılması gereken mutlaka birçok şey vardır. Biz burada bunlardan sadece birisini ortaya koymaya çalışacağız: Şiir sadeleştirmeleri. Divan Edebiyatı nazım şekilleriyle yazılmış bulunan bazı eserler, az da olsa, şiir formuyla sadeleştirilmiştir. Örneğin, edebiyatımızın ilk yazılı eserlerinden olan Kutadgu Bilig, Fikri Silahdaroğlu tarafından sadeleştirilerek, Kültür Bakanlığı Yayınları’nca okurlarına sunulmuştur. (Ankara 1996). Mesnevi tarzında yazılan eserlerde dil daha sade olduğu ve edebî sanatlar ilk planda olmadığı için, bu tür eserlerin sadeleştirilmesi, kaside veya gazele göre daha kolay olacaktır. Yapılacak sadeleştirmelerde karşılaşılacak güçlüklerden birisi, şiiri aslına uygun olarak en az ekleme ve çıkarmalarla verebilmektedir. Bir diğer belki de en önemli zorluk ise birden fazla anlamı bulunan ve kendisiyle îham, tevriye vb. gibi çeşitli sanatlar yapılan kelimeleri verebilmektedir. Bu, çoğu zaman mümkün olmayacaktır ama gerekirse, kısa bir açıklamada bulunmak yoluyla halledilebilecek bir durumdur. Şiirin aslı verilmek suretiyle yapılacak sadeleştirmeler, öğrencilere Divan Edebiyatı’nı sevdirmek yolunda, yapılabilecek başka şeylerle birlikte, atılacak adımlardan sadece birisidir. Bahsettiğimiz sadeleştirmeye örnek olması açısından, Ahmet Paşa’nın bir gazelinin sadeleştirilmiş şeklini asıl metni ile birlikte burada veriyoruz.
                  
GAZEL
Feryâd u nâlem işidüb ey yâr kaçma gel
Yiğitsin alma âhumı zinhar kaçma gel

Gönlüm evin yıkub gider ol yâr-ı seng-dil
Ardınca çağırur der ü divâr kaçma gel

Çün çeşme vü pınar periler duragıdur
Çeşnümden ey nigâr-ı perî-vâr kaçma gel

Hâr-ı cefâda bağrını kan itdi bülbülün
Ey boyu serv ey yüzi gülzâr kaçma gel

Ahmed tutuşdı dûd-ı dilinden sakın tutar
Âyine-i cemâlüni jengâr kaçma gel                

SADELEŞTİRME

Feryat edip inlerim duyup da yâr kaçma gel
Yiğitsin ahım alma sen bu kadar kaçma gel

Gönül evimi yıkıp gider taş kalpli güzel
Arkasından çağırır kapı duvar kaçma gel

Madem göze başları periler durağıdır
Güzel peri gözlerim seni arar kaçma gel

Eziyet dikeniyle yaraladın bülbülü
Servi boylu gül yüzlü ey cefakar kaçma gel

Ahmet tutuştu yanar gönlünün ateşiyle
Güzellik aynan sakın kir pas tutar kaçma gel

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Seçenek / Ay Vakti
Künye / Şeref Akbaba
Aşk Kontağı / Sedat Umran
M. Ragıp Karcı İle Söyleşi / Recep Garip
Cenk Kalesi / Nurettin Durman
Tümünü Göster