Gelin Ey Fatihalar,Yasinler

Deli eder insanı
bu gece, bu yıldızlar, bu koku,
Bu tepeden tırnağa çiçek açmış ağaç.
Orhan Veli Kanık Arif Nihat Asya’nın kristalize ederek bizlere ulaştırdığı mısralara aşık olmamak mümkün değil. Kandillerin geceyi uzatarak aydınlık bir sofradan bir bereket tadında sunduğu bu ses, belki de unutmaya başladığımız o gizli ve evrensel andın kalplerde mahyalaşan ışıltısını fiilleştirerek yansıtıyor sevmeyi özleyen gönüllerimize.
Tekrar ediyorum; bir ses duyarsınız ya bazen, bir sevinç, bir ağıt, bir loşluk gibi içinizde. Ama ille de huzurun sesi, yüreğinizin yalnızlıktan şerha şerha yarıldığı zamanlarda ansızın pencerenizin ya da kapınızın sevinçle açılıvermesi gibi odanıza. Sonrasında bukleli sözcüklerin taşıdığı ışık ışık bir sarhoşluk ve sığınma hali bir kutsalın kucağına… Ne ki, modern zamanların insanı için bu, o kadar da büyük bir önem taşımıyor artık. Gelirsiniz, ucuz ve hafifinden kolonyaları sürünür, ardınıza bile bakmadan gidersiniz. Çünkü kalbinizin dikili olduğu yeri bile unutanların ve onu dünyanın öznesi haline getiren bir aşkın yetimi olmayı hak etmişsinizdir işte. Çünkü yitirilmiş olan her şey daha da uzatacaktır tedirginliğinizi. Binlerce yılın belki de en soğuk teknolojisini yaşayan ve ona hepten yabancılaşan insanın macerası da bitiyordur belki de, kim bilir. Aşk, çoğu zaman en hafifinden ucuz roman motifi halini almıştır şehirli insanın dünyasında, bütün bütün kıyısına fırlatılmış gibi bir kıtanın. Oysa ben, bütün bir insanlık için yılmadan söylenecek evrensel bestelerin yapılmasını ve hep bir yürekten söylenilmesini isterdim; “Haydi kurtuluşa! Haydi esenliğe!” Arif Nihat Asya’nın gölgede kalmış mısralarının belirli günlerin yetiştiricisi olmasını haksızlık olarak görüyorum. Belki de benim anlattıklarımla şairin mısraları arasında bire bir örtüşmeyen taraflar olmasına karşın, elbette, unutulan ve aynaların gönül yüzü gibi akıp giden günlerinin ardından ağıtlar yakılması gereken bir aşk kırıntısı mutlaka vardır içimizde. Modern zamanların insanını yeniden mukaddes olanların ruhunu keşfe çağıran bir aydınlık füsun gibi giriyor ömrümüze, ölüm ve güzellik kokan peygamber hırkası. Neyi anlatıyor şiirlerin akıncısı ve hangi dualarını üflüyor yitirdiğimiz aşkın, rüyalarımızın görkemli barınaklarından içeriye? Gün dönümünden sonra utanarak geriye dönenlerin belli ki azıklanacaklarından değil bütün bunlar; soğutulmuş rüya kurularının ruhumuzu davetkar kokularla gerisin geriye göndermesi peş peşe. Soruyorum işte, adresini unutan insanın ruhuna sahip çıkması mümkün müdür dersiniz? Her şey aymazlığın kucağında bekleyen komik veçheleriyle izlediğimiz tarihin somurtkan yalınlığı karşısındaki sessizliğimiz yüzünden oldu! Biz vardık ve bizi kesin korkularla bertaraf etmeye niyetlilerin karanlık yüzlerinden okuduk teknolojinin kutsal robotlar yaratacağını!

Cemil Meriç, büyük bir çığlıkla yenilenen bu çağın ikrah ettiren yakazalığını bakın nasıl ulaştırıyor bütün evrensel çağların neandertal(!) yapılı sahiplerine: “Eğer soğuk ve duyarlıksız bir çağdan, sıcak ve erdemli bir çağa dönmek çağdışılıksa, her dürüst insan çağdışıdır.”

Bıkmadan, usanmadan kızılca kıyametleri koparanların bu başucu söz karşısında nedamet getirip, o eşsiz zamanların tadı zihinlerde kalan ilahilerine kulak kesilmeleri gerekmez miydi? Aslında bütün bir maceramız Victor Hugo’nun “Sefiller” romanının girişinde söylediği o bir tek cümlede gizli kalmış gibi sanki, şu; “Pek sade geçti olay, bir gül solar gibi!” Fakat bir gül sadeliğinde geçirmeye çalıştığımız hayat, Asya’nın adeta uzakları imdadımıza çağıran çığlığına engel değil elbette. Bizi hep, bir tek sözle dünyayı kucaklayacağımız ve kaosu sona erdirecek, serlevhalarımız duruyor insanlığın hatırına. “İnandım de, sonra dosdoğru ol!” İnananların eksik kalmış vaveylasını duyurup tamamlıyor işte şair:

Konsun yine pervazlara güvercinler/ Hû hû lara karışsın aminler/ Mübarek akşamlardır/ Gelin ey Fatiha’lar, Yasinler!”

Teknoloji ve gözyaşı… Metalik dokuların dünyamızı sahte ipeklerle döşeyen çirkin yüzünü gittikçe daha fazla görmeye başlıyoruz. Her şey, Izdırap akşamlarından geriye kalan mektupsuz aşkların halini hatırlatıyor. Çünkü insan, ideal kültürünü kaybetmenin de ötesinde, kuracağı yeni ve evrensel kültürün hesabını şimdi daha ciddi düşünmek zorunda. Unutulan gitti ve bizler özlemsiz kaldık bu kavruk çağda esrarlı izlerden. Dilimizi, suyumuzu, yüzümüzü yıkamaya gelecek gönül erleri nerelerde şimdi?
Aslında henüz zamanımız var daha ve kutsalını yitiren bütün toplumların ve kalplerin sıkıcılığından kurtulmamız mümkün. Kitabın sıcaklığını yeniden yaşamak! Çünkü yeni bir binyılın beklediklerini lokal çerçevede gerçekleştirecek gibi gözükmüyor vefakar(!) düşünürlerimiz. Bunun yanında, artık iyi niyet tutumlarının ve üzerimizden gelip geçen bahanelerin avutuşlarını da bir kenara bırakmalıyız, hem de çabucak! Klasik kuralcıların hüsranlarını daha da çoğaltan bir eğitimi tekrar etmek yerine, kalbi hedef alan ve insanı kalbinden vuran söz avcılarının eserlerinden sunmak gerekir insanların dimağlarına. Yanlış anlaşılmasın, mısraların ve romanların akıcılığını sımsıcak düşlerle okutan ‘hayal kaleleri’nin bir tarafa alet edilmesini savunuyor değilim, fakat görünen o ki artık güncel olanın peşinden gitmeye bile mecali kalmamış bir düşüncenin dayatılmasını kabul edemeyiz. Ya da ne adına kabul edebiliriz peki?
Aşk, çoğu zaman en hafifinden ucuz roman motifi halini almıştır şehirli insanın dünyasında, bütün bütün kıyısına fırlatılmış gibi bir kıtanın. Oysa ben, bütün bir insanlık için yılmadan söylenecek evrensel bestelerin yapılmasını ve hep bir yürekten söylenilmesini isterdim; “Haydi kurtuluşa! Haydi esenliğe!” Mısralar boyunca akan bir çağın, dokunaklı iniltileri geliyor derinlerden. Sakındırılmış günlerin cemreli ulufelerini bırakıyor avuçlarımıza şair. Yerdeki, gökteki ve her ikisi arasındakilerin sahibi olana yüceler denizinden tatlı meltemler uçuruyor habire.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Seçenek / Ay Vakti
Künye / Şeref Akbaba
Aşk Kontağı / Sedat Umran
M. Ragıp Karcı İle Söyleşi / Recep Garip
Cenk Kalesi / Nurettin Durman
Tümünü Göster