Başıma Öyküler Yağıyor

Cemal Şakar’ın “Yol Düşleri’ adlı kitabı 1996 yılında Yedi Gece yayınları arasında çıkmıştı. Şakar’ın öykülerini toplu halde bu kitapta okuma imkanı bulmuştum. “Yol Düşleri” nin ilk bölümü de 1990 yılında “Yedi İklim” tarafından yayınlanmış. Benim bundan haberim olmadı. imdi “Esenlik Zamanları” adlı kitabı yine Yedi Gece yayınları arasında çıkmış bulunuyor. Bu kitapta Şakar’ın on öyküsü yer alıyor. Ben Şakar’ın öykülerini incelerken veya irdelerken, öykülerin bütünü hakkında değil de kitaptan seçtiğim bir veya iki öykü hakkında konuşmayı tercih ederim. Bu da diğer öyküleri hakkında fikir vermekte yeterli olur kanısındayım.
Bu yazımda da kitabında ilk öykü olarak yer alan “Dört Güzel Şey”e değinmek istiyorum. “Yağmur sularıyla coşan nehri paçalarımı sıvayarak geçmemi istiyorsun. Ayakların dahi ıslanmayacak diyorsun bana güç vermek için” Böyle başlıyor Şakar öyküye. Ve devam ediyor: “Sen ardında yağmurlar bırakarak giderken, ben yağmurdan korunmak için sığındığım salkım söğüdün altında yalnızlığın tedirginliğiyle kalakalmıştım. Sen sürekli beni karşıya çağırdıkça, benim tedirginliğim artıyordu.” Öykünün başlangıcından aldığım bu sözler bana Munzur ırmağını anımsattı. Munzur Ovacık’ ta kaynağından çıktıktan sonra kendisine ait uzun bir yol takip ederek Tunceli’ne gelir. Bu yol 80 km’dir.
Kim bilir nasıl büyük bir denize dökülmek için çeşitli sahralardan, ormanlardan, vadilerden geçer. Yol boyunca birbirinden farklı bir çok dereciklerin, çayların sularını yuta yuta gittikçe daha fazla kabararak, gittikçe genişlik ve ihtişam bazen bulanık sularla, bazen saf ve berrak dalgalarla, zaman zaman da kayalardan sekerek çalkantılı, yahut durgunluğa benzer akar gider. Gider ve Murat nehrine karışır. Murat’ da gider Fırat’a karışır. Fırat’ da denizle kucaklasır. Biz çocuklar kendimizi suyun akıntısına bırakarak karşıdan karşıya geçer dururduk. Munzur öylesine soğuk olurdu ki sanki gizli alevler, ateş parçaları taşırdı. Cemal’ de olduğu gibi beni de karşıdaki ormandan birisi çağırırdı. Bu birisi kimdi? Bir orman perisi mi? Bir cin mi? Yalnız Cemal, bende olduğu gibi Munzur’un akıntısına kapılarak karşıya geçmiyor. Şöyle geçiyor: “Güvenliğim için nehre bir sepet bile bırakılmamışken bir çırpıda karşıya geçemezdim. Nehrin akıntısına kapılıp bilmediğim yerlere sürüklenmekten, güvensiz ellere geçmekten, dahası boğulup seni tamamiyle yitirmekten korkuyordum. Yoksa bizi bekleyen bir aşk mıydı, bir umut muydu?”
İnsanın içindeki derinlikleri ortaya çıkarmak isteyen her söz aydınlatıcı bir ışıktan çok, anlamlı bir karanlık yaratır; her söz yeni bir söze gebedir. Her söz bir kördüğümdür. Yani anlaşıldığını sandığımız noktada doğan anlaşılmazlık. Doğuştan alnında taşıdığın keder damgası, dünyanın en büyük mutluluklarını boş ve anlamsız kılar. Gizemli, kutsal bir derinliktir çektiğin acılar; sevinçler bile acıya dönüşmekte gecikmez. Bu acının köklerine indiğinde sırları çözülemeyen ölümsüzlük ihtiyacının parıldadığını görürüz. Her şeyin akıp gittiği dünyada biz de akıp gidiyoruz. Şöyle diyor Sakar: “Seninle bu nehrin esrarı üzerine kaç kez konuştuk. Kuşları şahit tuttuk. Kalk ve yürü. Bir damlada boğulmuyorsan nehri de aşabilirsin, okyanusu da.” Cemal’ in bu öyküsüyle “Irmak” adlı öyküsü arasında özel bir ilgi var. Şöyle diyor Irmak’ ta pencereye; yaşlı sandalcı, ırmağın genişleyip durulduğu yerde sandalını yaşlı çınar ağacına bağlamıştı. Sandalında sarığını geriye itmiş, gökyüzüne bakıyordu. Sorsam yine söylemezdi gökyüzünde neler gördüğünü. “Hiç” derdi. “Şu bildiğimiz masmavi gökyüzü işte; kuşlara, bulutlara yol gösteren” Ben derdim, “çocukken bulutlara bakınca hep onları bir şeylere benzetirdim.” Kısa bir zaman sonra onlar bir halden başka bir hale girer ve ben onları yeniden bir şeylere benzetirdim.” Irmağı gösterip: “Bak o da masmavi, o da balıklara yol oluyor.” derdi.
Şakar’ın bu sözleri nedense her gün üzerinden geçmek zorunda olduğum bir sokağı hatırlattı. Sokağın üzerine yeşil yeşil sarkan ağaçlar, sessiz, yeşil bir yer altı yolu gibiydi. Yaya kaldırımı da gölgeyle kafes kafes. Bu sokağa girdiğim zaman cebimden iki yaprak sigarası çıkarırdım. Sigaramın birini yakar, birini elimde tutardım. Sigara içme eylemi bitince tekrar ellerimi cebime sokardım. Şu sokaklar şu ağaçlar… Bu sessizlik tam bana göre. Kafamdaki örgü tam çözülmek üzere. Çok güzel bir şehrimiz var. Güneş tepemdeydi. Evet, bence de öyle diyebilirdim. Sık sık görülür bu. Ah. Ben nereye uğrayabilirim. Bir tomar kağıdımı yitirmişim. Cebimden çıka çıka hastane taburcu kağıdı çıktı. Hani siz caminin altındayken bulutlar daha yüksekte yığın oluyorlardı. Basamaklardan yukarı çıkarlarken baktılar. Keşke cebimde bir kitabım olsaydı diye düşünüyorum. Başımı kaldırıp gökyüzüne son bir kez daha bakıyorum.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Başıma Öyküler Yağıyor / Alaeddin Özdenören
Suna Bir Hışmı Namluya Gelincik Sürmek / Alâaddin Soykan
Senden Kalan Bahar / Recep Garip
Hatırlama / Özcan Ünlü
Sorular / Murat Soyak
Tümünü Göster