“Bir Leyla Düşü” Üzerine Recep Garip’le Söyleşi

406
Görüntüleme

Şair ve ressam olarak tanınmak ve anılmak, nasıl bir halet-i ruhiye? Sanatçıların, yazdıklarıyla ve yaşadıklarıyla örtüştüğü söylenir. Siz de öyle misiniz?

Gerek şiir  gerekse resim sanatı, kutsal metinleri çağrıştırır. Bu açıdan bakıldığında, şair ve ressam olarak tanınmak, insanı heyecanlandırıyor. Resim serginizde, tablolarınızla bütünleşen birilerini görmeniz, onların farklı yorumlarıyla sonsuz bir aşkın yeniden yolculuklarının size sunulması gerçekten mutluluk verici… Ancak diğer bir açıdan bakıldığında, şair ve ressam kimliğini taşımanızın size büyük sorumluluklar yüklediğini; dolayısıyla bunun insanı yorduğunu, başkaları gibi boş veremediğinizi, duyarsız kalamadığınızı, gülüp eğlenemediğinizi bilmeniz ve böyle yaşamanız oldukça zor. Mamafih bir süre sonra “bu benim görevim” diye kanıksıyorsunuz ve her şeye rağmen hayatın devam ettiğini görüyorsunuz.

‘Sanatçılık fitridir’

Kabul etseniz de etmeseniz de toplum, sizi farklı görmek istiyor. Davranışlarınız, kendi alanınızdaki çizginiz, giyim ve kuşamınız, toplumun kutsal değerleri karşısındaki tavrınız, örf ve adetlere uyumluluğunuz veya aykırılığınız… Tüm bunların önemli bir misyonu taşıyıp taşımadığınızla yakından ilgisi var. Kuşkusuz sanatçılık, doğuştandır. Yani fıtridir. Allah, sanki sizi hayatta muştular ve uyarılar için yaratmıştır. Sorumluluğunuz ağırdır. Gelişigüzel davranamazsınız. Toplumun gözü üzerinizdedir. Neden birileri bahçıvanken, siz sanatkârsınız? Ya da başkaları ayakkabı boyacısı, simitçi iken siz şairsiniz. Neden size şiir yazmak ve resim yapmak düşmüştür? Allah, herkese yapısına uygun görevler vermiştir. Zira sosyal hayatı şekillendirmenin başka yolu yoktur. İnandıklarımızla, yaşadıklarımızın uyumlu olması gerekir. Yaratıcı, sizden bunu ister. Toplum da şahsınızda, düşüncelerinizle yaşantınız arasında bu uyumu arar. Dahası kendiniz de başka türlü davranmak istemezsiniz. Dolayısıyla söyledikleriyle, savunduklarıyla çelişmeyen bir hayatı yaşamaktır bize bırakılan… Bunun gayreti içindeyiz. Eğer inançlarımız, savunduklarımız ve yaşadıklarımız birbirleriyle çatışıyorsa, toplumda hiçbir kıymetimiz olmaz. Böyle bir durumda toplum bireyleriyle sanatçılar arasında, aristokrat bir ayırım söz konusu olur. Oysa sanatçı, toplumunun bir ferdidir. Toplumla birlikte sevinir ve üzülür. Farkı, ona yani topluma haber vereceği taze ve özgün muştuların olmasındadır. Yeni umutlar üretir durmadan. Onun için şairin dili, sözü ve yüreği taze, duyulmamış haberlere gebedir. Bunları üretir ve insanlara taşır.

Sizce şiir nedir?   Şair kimdir?  Resimle şiir arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?  Hangisi önde?  Tercihiniz hangisinden yana?

Şiir, aşkın yolculuğudur. Sevdaları anlatma sanatıdır. Yüreklerde kabaran hisleri bir başka yüreklere taşımanın adıdır. Seçkin ve seçilmiş bir gül tomurcuğudur. Bizatihi aşkın kendisidir. Şiir, ateşin avuçlarına düşmektir. Ateş lavlarıyla şiir olgunlaşır ve şairini pişirir. İnsanla yaşadığı dünya arasında en uyumlu, en hassas, en ince, en narin, en duygulu zamanları yakalar şair ve şiirini yazar. Şiirin geliş tarzı kim bilir belki de gökseldir. İlahi sırların muştularından izler taşır. Metafizik temas şiiri tılsımlı hale getirir. Mucizevî bir olay, sanki içimize atılan kelimelerden bir dünya kuruyorsunuz şiirde. Bu kelimeler sıradan değil, seçilmiş, hazırlanmış, lütfedilmiş gibidir, gelişi öyledir çünkü. Eğer şiiri akılla, mantıkla yazmıyorsanız, bir lütufla, bir ihsanla yazıyorsanız kelimelerin böyle bir ayrıcalığı vardır, o nedenle şair kelimeleri kullanırken son derece seçici ve özgürdür. Bir savaşçı gibi meydanda dolaşır, kelimeler dünyasından alacaklarını alır ve savaşı kazanmanın onuruyla münzevi hayatına çekilir. Artık şiir doğmuştur. Ya da şairin zihnindeki beslenme bölgesinde yaz-kış mevsimleri yaşanırken yağmurlar yağar, gök gürler, şimşekler çakar. Bu durumda kelimeler ya da mısralar, şairin özgün dünyasından metafizik elektriklenmeyle yeryüzüne iner. Her şair farklı dünyalar yaşar. Farklı iklim ve atmosferlerde bulunur. Şairin dünyası sıradan diğer insanların dünyası gibi değildir bu açıdan bakıldığında. Kendine özgü kuralları vardır, işte şiiri emziren, besleyen bu kurallar ve yasalar tılsımlı bir şimşekle koparılır ve yaşadığımız dünyaya sunulur. Bütün bunlardan sonra şair; kendini arayan adamdır diyebiliriz. Montaigne diyor ki: ‘Şiirin orta hallisi veya kötüsü için kurallar, ustalıklar bir ölçü olabilir. Ama iyisi, yükseği, harikuladesi aklın kurallarını aşar. Onun güzelliğini tam ve sağlam olarak görenler bir şimşeğin ihtişamına benzer. Bir parıltı görmekle kalırlar. Büyük şiir muhakememizi tatmin etmez, allak pullak eder.’

‘Aynı kaynaktan akan iki ırmak’

Resimle şiir arasındaki bağa gelince; her ikisi de bende aynı kaynaktan akıp gelen İki ırmak gibidir. Membaı, atardamarı aynı. Birisinde kelimelerin şarkısını ve dansını bulup, işliyorum. Diğerinde renklerin şiirini ve dansını yakalıyorum. Birisini okuyabiliyoruz. Diğerini izleyebiliyoruz. Şiirimde renklerle, seslerle, musikiyi arayıp bulduğum gibi resimde de aynı tarzı deneyerek sonsuzluk kapılarını keşfetmeye, keşfettiklerimi temaşa etmeye ve ettirmeye çalışıyorum. Şiirin ve resmin kurgusu ve doğuşu bende aynı. Şunu belirtmeliyim; bende önce şiir vardı. Resmin olduğunu daha sonraları fark ettim. Dolayısıyla önce şiir, sonra resim diyorum. Hep böyle kalacak. Her iki alanda da şiirler yazdığımı düşünüyorum. Hem şiirde hem de resimde söylenecek daha çok sözümün olduğunu bilerek, bu işin sıradan bir iş olmadığını, bir farklılığının, ayrıcalığının bulunduğunu kabul etmeliyim. Bu bir sorumluluktur. Bunun taşınması gerekiyor.

Bir Leyla Düşü, şiirinizin neresinde duruyor? Eleştirileri dikkate alıyor musunuz?

‘Bir Leyla Düşü’, beşinci şiir kitabım. İlk şiir kitabımdan ve sonrakilerden seçilmiş aşk şiirlerinden oluşuyor. Tam orta yerde duruyor Bir Leyla Düşü. Daha yolumuz uzun. Geçeceğimiz ovalar, tepeler, nehirler ve mevsimler var. Buralardan alabildiklerimizi yüreğimizin harmanında öğüterek, yeni doğumlara yürüdüğümüzü söyleyebilirim. Asıl şiirlerimi bundan sonra yazacağım. Bu zamana kadar yazdıklarım, benim bugünlere gelmemin zeminini hazırladı. Yarınlara yeni şiirler hazırlıyorum.

Neler hazırlıyorsunuz mesela?

Örneğin, bir türlü yazamadığım iki ağıtım var: Biri, Afrika’ya Ağıt (buna Afrika Bahçesi diyorum ben). Rüyalarımda süsleyip durduğum bir Afrika gezisi düşlüyorum. Gerçekleştirdiğimde şiiri de yazmış olacağım. Diğeri, Anadolu’ya Ağıt. Bekliyorum uzun yıllardır. Ha bu gün ha yarın diyerek. Son yüzyıl, Anadolu’nun ağıtıdır. İşin kötüsü bu yüzyıla da bulaştı. Şimdi işin içerisinden nasıl çıkacağım? Gerçi iki yüzyıl da birbirine benziyor. Kanayan bir yara var. Durdurulması ve bahar mevsimine geçilmesi gerekiyor. Bir de Kızılderili Reisin Türküsü. Aynca kitaplaşmayı bekleyen denemeler, öyküler ve günlükler var. Şiire, aşka ve resme devam diyorum inşallah. Bütün sanatçılar gibi ciddi eleştiriler sanatçıyı da büyütür ve geliştirir. Ben de öyle düşünüyorum. İşin ehli olan (“işi, ehline veriniz” buyurmuş Allah Resulü) bu işi yaparsa, elbette dikkate alırım. Ne var ki toplumsal bozulma, sanatçıların da seviyesini düşürüyor. Birkaç şiir yazmakla şair olunamayacağı gibi, ehliyetsiz olanların söylediklerini de kaale almıyorum. Yürünecek yolumuz var. Verilecek hesabımız var. Seviyemizi sürekli yükselterek yola devam etmeliyiz. Sağdan soldan söylenen hiçbir şey, kendisini bilen ve tanıyan insanları yolundan alıkoyamaz. O nedenle ciddi sanatçılar, ciddi toplumlarda yetişir. Hayatı umarsızca kullanan insanlarla, bir bilinç, bir sorumluluk ve bir emanet duygusuyla geçiren insanlararın farkı elbette olacaktır. Kervan yürümektedir.

Şiirinizin dokusu hakkında neler söyleyebilirsiniz? Nerede, ne zaman ve nasıl yazarsınız? İlk şiirlerinizle bugünü kıyaslayabilir misiniz? 

Şiirimin dokusu hayatın bizzat kendisidir. Sevinçleri, hüzünleri, hayalleri, ağıtları, savaşları, barışları, kadınları, erkekleri, çocukları, denizleri, martıları, mevsimleri, yağmurları, sokakları, kaldırımları, şehirleri, köyleri, kasabaları, tarlaları, dağları, tepeleri, oyun oynayan çocukları, gülen ve ağlayan çocukları, savaşta vurulan çocukları, menekşeleri, sümbülleri, gülleri, arıları, kelebekleri, çiçekçileri, çiçek alan erkekleri ve çiçek verilen bayanları, akasyaları, zerdalileri, nargileyi, kitapları, dergileri, ayetleri, hadisleri, Mekke’yi, Medine’yi, İstanbul’u, Bağdat’ı, Endülüs’ü, Anadolu’yu, Afrika’yı, Doğu Türkistan’ı, Hindistan’ı, Kızılderilileri, özetle söylemek gerekirse, her şeyi şiirlerimde değerlendiririm. Ve bütün bunlar beni ilgilendirir. Şiir yazılmak istendiğinde, o kendisini yazdırır. Bizatihi oturup hadi şiir yazayım demekle şiir yazılmıyor. Olmaz mı? Olur elbet. Ama mantık şiiri olur bu. Sadece aklın kullanılarak kelimelerle olan tecrübe kullanılmış olur ki; bu şiir aklın şiiridir ve soğuktur. Yani ruhu olmaz. Akıntı, ses, imge, renk belki vardır. Ama içerisinde olması gereken sıcaklık eksiktir. İşin ruhi tarafı eksiktir. O nedenle şiir kendisini yazdırır bizde. Eğer sıcak bir kavrayış varsa, insanlar üzerinde etki bırakıyorsa, burada şiirsel metafizik yerinde duruyor demektir. Zaman ve mekan o kadar önemli değildir şiirin yazılması için. Yeter ki onu yakaladığımızda kayda alabileceğimiz kalemimiz, kağıdımız bulunsun. Zaten şiir, sürekli doğumunu kollamaktadır şairde. Şairse o şiirin ne zaman doğacağını bilemez.Kolay şiir yazdığım söylenemez. Ne var ki her şairin etkilenme, algılama, hissetme, duygulanma yönleri farklıdır. Kimi olaylar bütün sanatçıları aynı oranda etkilemez. Bu şairlerin yaratılışlarındaki farklılıklardandır. Eğer bu kadar farklılıklar olmasaydı, şairler aynı düzlem üzerinde buluşabilirlerdi. O zaman şiirlerde monotonluk oluşurdu ki, fazla ilgi görmezdi.

‘Şiir ilhamla yazılır’

Şiirin bir ilham işi olduğunu düşünüyorum. Bazı zamanlarda üst üste şiirler yazma imkanlarını bulabilirken, bazen uzun süre bir tek kelimeyi bile yazamadığım oluyor. Her iki durumda da yoğun kitap okumam sürüyor. Belki de okuduğumuz kitapların, iklimlerin, dünyada olup bitenlerin, savaşların etkisi oldukça fazla. Halet-i ruhiyem nasılsa, etkilenme oranımda o denlidir. Etkilenmeden, hislenmeden, bir yerlerimizde bir şeyler kıpırdamadan, kopmadan, fırtınalara tutulmadan şiir yazmak mümkün gözükmüyor bana. Yaz, kış, gece, gündüz şiirin yazılması için fark etmiyor. Yeter ki ilham dediğimiz o tılsım bize ulaşsın ve kendisini hissettirsin. İlk şiirlerimle bugünkü şiirlerim arasında; yaş farkı, zaman farkı, kültür farkı, deneyim farkı ve duygusal farklılıklar söz konusu olabilir.

Şiirden sayılmayacak, şunları yazmasaydım dediğiniz şiirler var mı?

Biraz önce belirttim. Yeri geldiğinde üretken, kimi zamanlarda ise günlerce belki de aylarca bir tek mısra yazmadığım oluyor. ‘Deprem Sesi’ benim ilk göz ağrım, ilk heyecanım, ilk aşkım diyebilirim. Hayat devam ettiği sürece heyecan ve aşk devam edecek. Şaire yazdıran en önemli ivmelerden biridir aşk. Yarin kapısına şiirle yürünür. Umut şiirin omurgasıdır. Umut ve aşk birbirinden ilham alırlar. Şair sürekli yeni doğumlar için yeni heyecanlar, aşklar, duygular peşindedir. Eğer bunlar yoksa, şiiri eksik olur şairin. Dahası şiir yazacak bir hali kalmaz şairin. O nedenledir ‘aşk olmadan meşk olmaz’ denilmiştir.’

Bir Leyla Düşü’ ilk şiirlerden bu günlere, aşka tutunan şiirlerden bir seçki gibidir daha çok. Leyla bizim özlemimizdir. Leyla’nın şiirlerini yazmaya devam edeceğiz Allah nasip ederse. Yaşadığımız hayatta Leyla ve Leylalar çok. Asıl olan Mevla’ya yol alabilmek. İlk şiirlerimde bunu görüyorum. Keşke biraz daha çalışsaydım üzerinde diye düşündüğüm oluyor. Yani işçilikte eksiklikler yapıyoruz zaman zaman. Artık bizim için o dönemler oldukça gerilerde bir yerlerde kalmış olması gerekiyor. Şiiri şiir yapan, diğer edebiyat ürünlerinden ayıran en bariz özellik şiirde işçiliktir. İyi dokunulmuş şiirler geride kalacak çünkü. Şiir fazlalık kabul etmiyor. Sevgili de fazlalık kabul etmez. Şiirin ve sanatın dilini iyi kullanmak mecburiyetindeyiz. Şiir için Orhan Veli; ‘şiir manadan ibarettir’ diyor. Mehmet Kaplan da ‘her şiir kendine has form ister’ der. Hayatın gerçekleri ile duygusallıklarımız zaman zaman çatışabilir. Ama şiirde iç örgüyü  yerine oturtamazsanız geriye sizden ne kalacak öyleyse. Eksiklikler, fazlalıklar, yanlışlıklar insana ait özelliklerdir. Eylem halinde olan bireyin, güzelliklerinin yanında, çirkinliklerinin, ayıplarının, yanlışlarının olması da mümkündür. Tecrübe fazlalıkları yok etmek için kazanılır.

Son olarak neler eklemek istersiniz?

İnsanlığın varlık sebebi ne ise, yokluk sebebi de o olacak kuşkusuz. Bu iki dünya arasındaki yaşadığımız süreç, niçin ve nasıl yaşadığımızın belgesellerini oluşturuyor. Burada sanatçının duruşu, yazdıklarıyla ve yaşadıkları arasındaki uyumla izah edilebilir. Hiç unutulmaması gereken bir nokta var: Tabii olmak gerekir. Fıtri hayat, bünyesinde sanat ve estetiği barındırır çünkü.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Savaş Edebiyatına Zeyl / Ay Vakti
Afgani / Nurettin Durman
Yaşasın İnsan / Murat Soyak
“Bir Leyla Düşü” Üzerine Recep Garip&#... / Şeref Akbaba
Şuara Kıyameti / Özcan Ünlü
Tümünü Göster