Papatya Kesen

I.

Ses acıdan önce geldi. Sert bir şeyin başka bir sert şeyi kesmesinin sesi. Parçalanmayı da andırıyordu, testere gibi bir kesicinin o düzenli aşındırmasını da… Ama acı daha büyüktü. Önce o noktadan, yani ayak bileğinin hemen hemen bir on santim kadar üstünden başlayan derin bir sızı, bir titreme, ona yapışmış bir korku… Bu garip his hızla, korkunç bir ürpertiyi de öncü edinmişcesine ilk önce kalçalarına kadar çıktı, oradan da daha yukarı. Dişleri bile sızladı. Korkunç bir çığlık atmak istedi ama acının tok, ani ve keskin yapısı buna bile engel oldu. Çenesi kenetlendi, gözü karardı. Ne olduğunu anlamaya çalıştı. Vücudundaki tüm kuvvet birden çözüldü ve boş bir çuval gibi olduğu yere yığıldı. Bu düşme sırasında başını çarptığı ağacı yada sırtına batarak kırılan dalı hiç ama hiç hissetmedi.
Elini sızının olduğu yere götürmek istedi. Parmakları yavaş yavaş uzandı. Ayak bileğinin biraz üzerine vardığında, pantolonunun parçalandığı fark etti önce. Yapışkan bir ıslaklık… Sıcak bir sıvı. Kan! Ve sert bir şey, metal soğukluğunda, keskin dişleri olan sert bir şey. Parmakları ile metal parçasına biraz daha dokundu. Bu şey onu kesmiş olamazdı değil mi? Biraz daha derinden incelemeye çalıştı, eline parça parça bir şeyler geldi. Lime lime olmuş bir şeyler, onların biraz ötesinde de sert bir şey: “Sert başka bir şey daha mı?” içinden bu kadarı geçebildi ve sonra fark etti ki şu anda parmakları yarılmış olan bacağının içine girmiş ve ayak kemiğine dokunmakta.

“Allahım! Neredeyim?”
Bir anda birisinin koluna girdiğini ve onu sürüklediğini fark etti. Gözlerini açmaya çalıştı. “Uyan uyan!” dedi onu sürükleyen. “Çok kötü değil, ayağını kesmemiş çok şükür, ama kaçmamız lazım yoksa ölürsün. Gayret, haydi Bismillah!”

Gözlerini biraz aralayacak kadar güçlendiğini hissettiğinde, seyrek bir ormanda bir yerlere doğru sürüklendiğini fark etti. Üzerinde yeşil bir kamuflaj elbisesi, bir kolundan sarkan bir kalaşnikof. Eli, değmemekle birlikte, hala bacağına doğru uzanmış ve sürüklendiği yol boyunca ince bir kan izi bırakıyor.

“Abdülhakim, Abdülhakim!… Koş! Buraya gel!” diye bağırdığını duydu birisinin. Sonra bir diğerinin aceleli ayak sesi geldi. Onu kaldırdılar, kollarının arasına aldılar ve derin derin nefes alarak koşmaya devam ettiler. Bir an ayağı bir kütüğe çarptı ve gözleri acıdan kapandı.

Tekrar kendine geldiğinde, bir ağaca yaslanmıştı ve ayağında o metal parçası yoktu. Yanında, tebessüm eden bir yüz ona bakıyordu: “Allah korudu!” dedi yanındaki “Maazallah, bileğini kopartabilirdi..” Sesinden tanıdı, bu kendisini taşıyan adamdı. Başını salladı onaylamak için. Bileğindeki sargının ufak oluşuna sevinmeli mi üzülmeli mi bilemedi. Nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Ama bildiği, tanıdığı hiçbir yere benzemeyen bir ormanda, hayatı boyunca hiç görmediği insanlarla birlikte olduğunu fark etti. Tekrar düşündü, en son neredeydi? Ne yapmıştı? Aklına anlamlı hiç bir şey gelmedi.

Tam ağzını açıp yanındakine sorular soracakken, ortalık yine karıştı. Otomatik tüfek sesleri geliyordu. Kurtarıcısı “Kalk kalk!” dedi “Merak etme yürürsün! Baskın var, burada duramayız!”

Acele ile onu takip etti, onun gibi eğilerek yürümeye çalıştı ve bir kütüğün yanında çömeldi. Uzaktan, sislerin arasından gelen kıvılcımları görüyor, arasıra yanından geçen kurşunların sıcaklığı onu korkutuyordu. Derin bir panik içini sardı. Birkaç dakika sonra ortalık tekrar sakinleşti. “Kölelik bitti sanırsın.” dedi yanındaki, terli, yorgun ama sakin bir sesle. “Kölelik değil mi bu? Para için din kardeşini öldüren, hem adi hem de köledir işte! Üstelik parayı vereni de ilah edinmiştir, değil mi?” dedi.

Aniden bir uçak sesi duydu. “Allahım!” dedi içinden. “Ne oluyor!” Dehşetli bir panik uçak sesi ile birlikte içine sızdı. Çıldıracakmışcasına korkmaya başladı. Buraya nereden geldi, bu insanlar ne yapıyor, kim, niçin ateş ediyor? “Allahım!”

Kurtarıcısı onu kolun dürttü. “Yine kesileceksin, kaç!” dedi ve koşmaya başladı. O da panik ile koşmaya çalıştı. Önlerinde duran kütüğü atladılar ve ateşin geldiği yöne doğru kaçmaya başladılar. “Ateş… Vuracaklar. Vuracaklar!” diye sayıklayarak kaçıyordu. Önündeki müthiş bir çeviklikle engellerden atlarken, o her bir su birikintisinde düşüyor, ayağı kayıyor, sürekli dallara takılıyordu. Bir an dalların onu tutmak için uzandığını sandı. Ayağı yine takıldı, bir kez daha bir su birikintisinin içine yuvarlandı. Tüm vücudu ve yüzü çamurlandı. Ayağa kalkacak gücü kendisinde bulamadı ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. “Allahım, ölmek istemiyorum!” Gözyaşları çamura karışıyor, nefes aldıkça pisliklerin burnuna, dişlerinin arasına girdiğini hissediyordu. Yüzünden yere damlayan kan ve çamur karışımına baktı. İğrenç, çirkin bir şeydi bu. İğrenç. Akıl almaz derecede çirkin. Düşüncesi bile saçma ve katlanılmaz. İğrenç işte…

Bir ıslık sesi dikkatini dağıttı. Gitgide büyüyen, sanki yakınlaşan bir ıslık sesi. Korku ile başını eğdi. Bir patlama sesinin ardından çığlıklar duydu. Çığlıklar… Derin, tok ve dehşet bir sızının çığlıkları… Korkudan ayaklarının titrediğini hissetti. Ve içinde bulunduğu çamura iyice gömdü bedenini. Titreyerek ve ağlayarak beklemeye başladı. Bir başka ıslığında onu tutmasını ve öldürmesini bekledi. Ama bir şey olmadı. Belki bir yirmi dakika bekledikten sonra temkinle kalktı ve çevresini kontrol etti. Gözlerinin önüne rahat koltuklarda seyrettiği macera filmlerindekine benzer bir sahne kurulmuştu sanki. Kesilmiş, parçalanmış ağaçlar, yerde yatan bedenler… Can çekişen, yarasını tuta tuta yürümeye çalışanlar… Kıvrananlar… Kopuk beden parçaları… Şurada birkaç parmak ve az ileride diğerlerine göre şanslı sayılabilecek sahibi… “Buraya ne oldu?” diye sordu kendine.

Yavaş yavaş yürüdü, boylu boyunca yere uzanmış birisini gördü. İki eli ile çevirdi. Bu onu ölümden kurtaran adamdı. Eli ile yüzünü temizledi. Parmaklarını sakalları arasında gezdirdi. Birazdan kalkıp bir iş gezisine gidecekmiş gibi gömleğini düzeltti. Bedenine saplanmış metal testerelerden birkaçını sökmek istedi ama kaburga kemiklerine saplandıklarından çıkartamadı. Eline gelen kanı gözleri ile süzdü. Parçalanmış cesedin yanından sessizce kalktı ve çevresine yayılmış diğerlerine baktı. Sislerin arasında, bu vahşetin ve acının hüküm sürdüğü ormanda, gözüne korkuyu bulaştırmış bir tek kendisinin olduğunu anladı. Anladı ki bu temiz yüzler, bu asla kirlenmeyecek mintanlar, kendisine ölümsüz olduğundan bahsedilenlerdi. Anladı ki bu, acı ve dehşetten onların payına düşendir ve kendi payına düşen ancak ertelenmiştir.

Tekrar dizlerinin kuvvet çekildi. Yine korkunç bir sızı sardı bedenini. Tekrar gözleri karardı ve kurtarıcısının yanı başına çöktü. Gözlerine acı veren bir ağlama başladı. Öyle bir ağlama ki birisi sivri bir şeyle gözünü oyuyordu sanki.

II.

Gözlerine bir şeylerin battığını hissetti. Eline sivri bir şey almış birisi -bir zebani?- gözünü oyuyordu sanki. Göz kapaklarını zorlukla araladı: Ekonomik ampul! Gözünü oyan şey, bir ekonomik ampulmüş meğer! Paniklememişti, bu yüzden pek de sakinleşmeye ihtiyaç duymadı doğrusu. Hafif hafif yattığı yerde kımıldandı, vücudunu biraz öne ittirip yattığı yere iyice yerleşmek istedi ama uzaktan kumanda sırtına battı ve oflayıp puflayıp kalkmak zorunda kaldı.

Oturma odasında, pek rahat bir koltukta, televizyonun tam karşısında uyuyakalmıştı. Koltukların ne kadar rahat olduğundan hiç şüphe etmemiş hatta bunu başkalarına da anlatmakta bir mahsur görmemişti doğrusu : “Kardeşim, pek rahat ama sen bir de taksitleri öderken gör beni!”

“Borsa bu ayın en yüksek değerine ulaştı. Bu aynı zamanda Şubat krizinden bu yana görülen en yüksek değer… Şimdi uzmanımıza bağlanıyor ve soruyoruz: Yarın kar amaçlı satış bekliyor musunuz?”
“Yahu, şu borsa da haram mı helal mi bir bilemedik kardeşim!” diye mırıldandı uykudan henüz temizlenmemiş sesi ile. Hani o da şu “üçbeş kuruş” birikimini oraya yatırsa, başkaları gibi gözü televizyonun altından kayıp giden bantta oturduğu yerden biraz kazansa, biraz – ama az!- kaybetse… Riskse risk, daha ne olacak?
Derin bir oflayıp puflamanın ardından önce ayaklarını havaya dikti, sonra hızla aşağı bıraktı, böylece koca bedenini gömüldüğü koltuktan kaldıracak enerji ortaya çıkmış oldu.
“Afganistan’da ne oldu diye bakacaktık güya…” dedi kendi kendine. Yine televizyonun karşısında uyuyakaldığı için kendine kızdı biraz. “Kardeşim, buradan oraya elimiz zaten yetişmiyor” dedi. Bir hacı yatmaz gibi vücudunu iki yana sallaya sallaya lavobaya gitti. Yüzüne bir avuç suyu fırlattı. Ve gözleri kendisini aynada buldu.
Gözlerini aynadan kaldırdı, elini musluğun sıcak su tarafına götürdü. Kombinin yavaş yavaş başlayan gürültüsüne onun oflayıp puflayarak abdest alması karıştı. Paçalarını düzeltip odada boş bulduğu bir yerde namaza durdu. Henüz kapatmadığı televizyondaki sunucu konuşmaya devam ediyordu:
“…ABD bölgeye B-52 uçaklarını gönderdi. Uçaklar, ormanlara Daisy Cutter denen bombaları atarak militanları durdurmayı hedefliyor. Helikopterlerin inişine uygun zemin oluşturmak için tasarlanan bu bombalar, düştükleri bölgeye keskin metal parçaları fırlatıyor.”
Namazını kıldıktan sonra elini televizyonun üstüne koyduğu cep telefonuna attı. Ekranda “4 Cevapsız arama” yazıyordu. Birkaç tuşa bastı, kimlerin aradığını gördü ama önemsemedi. Telefonu kapattı ve yatağına gitti. Karısına biraz ileri gitmesini söyledikten sonra yatağına uzandı. Eli ayak bileğinin hemen üstündeki sızıya gitti. Bir yara bulamadığına şaşırmadı. Her rüya gibi, çok geçmeden unutuldu.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Savaş Edebiyatına Zeyl / Ay Vakti
Afgani / Nurettin Durman
Yaşasın İnsan / Murat Soyak
“Bir Leyla Düşü” Üzerine Recep Garip&#... / Şeref Akbaba
Şuara Kıyameti / Özcan Ünlü
Tümünü Göster