Kan Dersi

246
Görüntüleme

“Neden?”
Gözlerini yerdeki siyah lekeye dikiyor. Oturduğu yerden baktığında bir yüze benziyor, ama biraz daha başını çevirirse süslü bir çarık da olabilir.
“Neden?”
Böyle bir anda “Neden?” en anlamsız sorudur belki… Cevap alınsa bile, neyi değiştirir ki ? Kaldı ki ne verecek bir cevap, ne de -hani cevap verilse bile- ondan alınacak bir ders vardır. Bu sorunun cevabı, yılların içice biriktirdiklerinde, söylenen sözlerde, biriken hareketlerde hatta ve hatta sessiz kalışlarda gizli… Tek bir neden ortaya koymak, aslında en çok bu soruya ihanet olur. Ama, böyle bir anda “Neden ?”‘den başka sorulacak soru var mı? Gözleri ile yerdeki şekli çevirmeye devam ediyor. Bazen, koca zemin o şekille birlikte dönüyor gözünün önünde. Masalar, sandalyeler… Herşey. Bazen sadece o lekecik, gri betonun üzerinde yavaş yavaş hareket ediyor, hatta eğiliyor, bükülüyor ve başka başka şekillere bürünüyor. Bir boğa, bir şapka yada kıvrılmış yatan bir bebek…
“Neden ?”
Gözlerini oradan almak için çok uğraşıyor. Sanki tam ensesinde milyonlarca kiloluk ağırlık, başını hareket ettirmesine izin vermiyor. Belki gözkapaklarının hemen altına takılmış çengeller, akıl almaz sağlamlıkta bir halatı o lekenin hemen yanlarına bağlıyor.
Ya da yüreğini delmek için ağlayan çocuklar kadar hüzünlü iki göz ona bakıyor.Sadece bu…
“Şimdi ne olacak?”
Şimdi ne olacak… Şimdi ne olacak…
Bu sefer bir cevap vermek gerek aslında.
“Hayat ardarda koşan ceylanlar gibi hızla geçip gidiyor.”
Bunu söyledi mi gerçekten? Evet. Kimi zaman insan düşündüklerini böyle umulmadık bir şekilde söyleyiveriyor.
Acaba yemek saati geldi mi ? Annesi çiçekleri suladı mı? Yemekte ne var acaba?Şimdi o kalkıp gitse, her şey olduğu gibi kabullenilse, hiç birşey olmamış gibi koridorda koşuşan insanlara karışsa ve eskisine dönse tüm dünya: Bu an ve yaşananlar cımbızla alınsa hayatından ve unutulsa… Ama herhangi bir madde kadar katı yaşananlar, üfleyince sihirli bir dumanın ardına kaçıp kaybolmuyor.Keşke…

Bilinmeyi bekleyen tüm sırlar, kayıp tüm eşyalar, sorulmuş tüm sorular -en çok da az önce sorulanlar- kendisinden yanıt bekliyor . Ve o az önce sorulanlar da dahil, hiç birinin cevabını bilmiyor.
Aslında her şey çok basit:
Yıllar boyu birbirlerine sevgi sözcüklerini fısıldamış bu iki sevgili, sadece ve sadece ayrılıyorlar. Bu tragedya içindeki sakinlik, bu her şeyin aksi gittiği anın ihanet dolu saniyeleri niye?
Çünkü her ölümlü aşk gibi başlayan bu macera, hiç umulmadık sebeple sona eriyor.
Geçmiş, geçmiş ve yine o karanlık geçmiş…
Zaman bizim hiç ummadığımız anlarda oynamıyor mu zaten oyununu? Bir anda tüm rüyalar sihirli bir değnekle -hiç yaşanmamışcasına- uçup gidiyor, tüm düşler unutuluyor, tüm kurgular kayboluyor ve yüzlerdeki bıkkınlıktan başka hiç bir miras kalmıyor tüm bu yaşananlardan.
Aşkın kendini tüketmekte olduğu günlerde, iki sevgili yıllar süren kovalamacının sonunda, evlilik hazırlıklarına başlamışken, nasıl bir şey olur da onları bu maceradan, bu kavuşmadan ayrı koyar ? Biri hastalansa, sakatlansa ve hatta ölse, diğeri bunu hüzün ve sevda ile kabullenebilecekken, nasıl bir şey olur da birinin diğerine olan sevgisini alıp nefrete dönüştürür?
Nasıl bir değişim?                                      
“Koruyan, koruduğundan şüphe olmayan, beni de koru kendimden..                     
Ölümden öte çılgınlık beni sarmadan, beni de koru kendimden                     
Titreyen parmakların ihaneti yakındır, her şey ne kadarda tekdüze,                     
Sen bilensin, bilgisinde sınır olmayan, beni de koru kendimden”

Çiçeklerin ve süslü gipürlü perdelerin arasında, güzel çamaşır makinesi örtülerinin ve minik fincanların ötesinde saklı sır bir gece çıkıverdi ortaya gözyaşları ile. Bir yalnızlık gecesinde, o kendi hayaletini kovalarken fark etti sanki her şeyin boş ve hayatın büyük bir anlamsızlık olduğunu…
Secde, secde ve secde!
Güneş doğarken, masallarda hani ışıklar mutlu sonların üzerine titrek titrek vurur ya öylesine yapıştı onun saçları arasına sıcak bir gün… Ve gözlerinde büyüttüğü yeni umudu takındı bedenine, taze delikanlı…
Yeni bir umut, yeni bir yaşam, yeni bir hayal…
Kurtuluş!
“Ömrün tekrarını eder ilan” bir hayattan, tekrarsız ve her daim yeni bir yaşama geçebilmek için neyi kovalamalı ki insan ?
İşte tüm mesele buydu,
Taze sakallar…
Mahcup gözler…
Suçluluğunu bilen bir utangaç yüz…
Direnmeyi öğrenen bir beden…
Ve…
Ve terk edilmek nefret içinde…
Bu acı şerbeti siz de içtiniz mi ? Bir gün değişirken, değişimin acısını ruhunuzda hissederken… Adeta yeniden doğmanın sancıları içinde gülümserken, herkesin, her sevilenin, her sevenin, her özlenenin, her özleyenin, her büyütenin, her büyütülenin… Herkesin bir anda kaybolduğunu, yüzlerde hep aynı tondaki nefret çizgisini ve… Ve “yürek çizen” sözleri…
İşte şimdi bu anın, bu yalnızlık ve terk edilme anının şiiri yazılıyor. Mahcup delikanlı, olanca sessizliği ile, hastanede hemşire olarak çalışan sevgilisine yepyeni bir yaşamın müjdesini anlatmaya, ona kendi gördüğü aydınlatıcı ufukları göstermeye çalışıyor. Beyhude midir ? Nasipsiz su içilmeyen bu dünyada, sevgi ve aşk ne kadar güçlü olabilir ki?
Bu nefretin, bu öfkenin ve bu çılgınlığın sebebini sormaktan ve çekip gitmekten başka çare de yok aslında. Hani “hepimiz Müslüman”dık ? Hani”sevmek kutsal”dı?
Ramazanda hepimiz oruç tutardık hani…
Dehşetli bir soru dolaşmıyor mu kafalarda? “Yoksa biz isimleri aynı iki ayrı dinden miyiz ?”
Ne önemi var?
Var.”Neden?”
O, yüreğinde biriktirdiği hıçkırıkları olanca sakinliği ile bu soruya sığdırmaya çalışıyor, anlamsızca. Tüm sevmeleri ve sevilmeleri, tüm yaşananları ve yaşanması istenenleri… Herşey, bu soruya sığmak için koşuşturuyor.
Bu yüzden, işte gerçekten bu yüzden, bu soru anlamını kaybediyor ve muhatabının yüzüne çarpamadan havada, bilinmeyen iksirlerden çıkan dumanların silinip gitmesi gibi, yok oluyor.
Bir sevgiyi ne yok etti bir anda?
Bir aşkı, hayali?
Bir soruya cevap veremeyecek kadar mı sevmiyor artık onu?
Sadece sandalyelere, yerdeki lekelere bakıp bu anın bitmesini bekliyor genç kız.
Delikanlı, fısıltıya yakın bir sesle anlatmaya çalışıyor, didiniyor, uğraşıyor.
Yaratıcıdan,  onun yaratmasının sonsuzluğundan,  ondan başkasına güvenilmeyeceğinden…
İlahtan,  ilahın gücünden,  kanun koyucunun kim olduğundan…
Kudret sahibinden…
Kaderden…
Ölümden…
Ölümün ötesindeki müjdeli bir yaşamdan bahsediyor.
Anlatıyor, sürekli anlatıyor delikanlı…
O anlattıkça, eski bir masalı dinlercesine bunalmış gözlerde, öfke birikiyor sadece zaman zaman. Kalkmak istiyor, bir anda fırlamak ve onu burada bırakmak, hayatına dönmek, yeni bir sevgili bulmak, onunla evlenmek ve alıştığı hayatı yaşamak.
Ama “Bu taze yobaz” karşısında oturmuş ona bir hikayeyi anlatıyor sıkılmadan.”Ben” diyebiliyor, genç kız, tüm gücünü ve cesaretini toplayarak: “Ben senin  anlattığın türden bir Allah’a inanmıyorum.” Delikanlının gözlerinde hayret donuyor, anlam donuyor.
“Ben, senin anlattığın Allah’ın yarattığına da inanmıyorum” diyor. “Çünkü can verenleri gördüm, hepsi ama hepsi bir sebepten dolayı öldü.” Genç kız, öfkesine mi konuşturuyor kendini?
“Ben onun can aldığına da inanmıyorum”
Artık susar mı?
“Ben kaderin, çizilmiş bir hayatın var olduğuna da inanmıyorum. Uçuşan meleklere…”
Ne zaman susacak?
“Seçilmiş insanlara gökten inmiş kitaplara…”
Neden hala konuşuyor?
“ve  onun  koyduğu  eskimiş  kanunlara falan  da  inanmıyorum.”
Neden ?
“O kadar inanıyorsanız,neden kendinizi öldürmüyorsunuz?”
Ne?
Delikanlı gözlerini yere odaklıyor, aynı lekeyi buluyor gözleri. Ama sadece bakıyor. Sadece uzun uzun seyrediyor. Bu anı anlamaya çalışıyor, ilerde nasıl hatırlayabileceğini düşünüyor. Kalkıp gitmeyi isteyen artık o. Artık, bu anın yaşanmamış olmasını isteyen de o.
Ama genç kız susmuyor.
Karmaşa… Dişlerinin arasından sesler fışkırıyor sanki. Sanki bu titreyen dudaklar alev alev içtiği bu hırsı kusuyor. Sanki. Sanki gözlerden nefret, dudaklardan öfke akıyor şimdi. Sanki. Sanki tüm düşlerinin parçalanmasına dayanamıyor.Hayır, tüm tasarladıklarının aptalca yıkılışına isyan ediyor.Henüz bitirdiği masa örtüsü ne olacak? Ne olacak şimdi o güzelim şile bezinden mutfak perdesi?Ailesine kim anlatacak bunu? Bunu tüm ailesine neşe ile duyuran annesini kim avutacak, kim?
“Sana da inanmıyorum. İnandığına, inandığın için böyle olduğuna da inanmıyorum. Bana ihanet ettiğin için senden nefret ediyorum.”
Bu seste bir titreme mi var? Öfke mi? Nefret mi? Sevda mı ?Burası bir koridor değil mi?
İnsanlar içinde koşuşturuyor. Dar bir koridor. Yavaş veya hızlı adımlarla birileri bir yerlere gidiyor. Beyaz önlüklüler, birkaç günlük sakalı ile eli kolu sarılı olanlar, zayıflar, yarım başörtülü kadınlar ve kemik beyazı yüzü ile minik elli çocuklar…Hasta  arabaları,   inleyenler…  Tüm  yüzlerdeki  dehşet  ve  korku…Umursamaz gibi duranlar veya duramayanlar…
Yemek arabaları, onları taşıyan, kirli gömlekli esmer delikanlılar…
Hepsi yavaş yavaş geçiyor.
Herkes adımlarını yavaşlatıyor sanki.
Şişman bir doktor
“İnanmıyorum böyle bir ilaha”
Gözlerinin birinin üzerinde kenarları kanlı bir bez ile beyaz sakallı bir yaşlı adam…
“ve onun koyduğu eskimiş kanunlara…”
Ağlayan, inleyen bir kadın… Sedye üzerinde.
“O kadar inanıyorsanız….”
Ameliyattan henüz çıkmış bir hasta… Kanlı boğazı… Gözleri yarı açık…
“neden”
Ağzından hırıltılar çıkıyor. Arkasından…
” kendinizi…”
Neşterler, makaslar ve çeşit çeşit ameliyat aleti…
” öldürmüyorsunuz ?”
Herkes ve herşey yavaş yavaş geçiyor önünden.
Hayat yavaş yavaş geçiyor.
İnsanlar, adımlar ve inlemeler…
Delikanlı aniden ayağa kalkıyor, ama yavaşça…
Elini neşterlerin olduğu masaya uzatıyor birdenbire…
Bir tanesini kapıyor ve kendi boğazına saplıyor.
………..

Hiç böyle bir an yaşadınız mı ?
Her şey yavaş yavaş oluverir. Aslında bir iki saniyeye sığan böyle anlar, o kadar uzun gelir ki insana… Hele bir de olayın kahramanı sizseniz. Sesler uzar, saniyeler uzar, hadiseler uzar. İnsanların yüzündeki hayret uzar. Telaş ve koşuşturma başlayana dek, hani o herkesin “Ne oluyor” dediği an var ya, o bile saatler gibi uzun gelir.
Çığlıklar duyulmaz bile.
………….
Genç kız, şaşkınlık içinde yüzünü ellerinin araşma alıyor…
Ve…
Ve yüzüne damlayan ilk kan damlası ile kendine geliyor. Ayakta yüzüne acı ile bakan bu gözler, bu hırıltı ve bu sıcak kan… Bu an, her şeyin akıp gidebileceği yerde bambaşka, akıl almaz bir hale gelmiş bu hain an, tüm olanların unutulup hemen bir şeylerin yapılması gereken an…
Genç kız, elleri ile boğazını tutuyor delikanlının, yavaşça yere yatırıyor.
Çığlıkları tüm koridorda yankılanıyor.
Kimse kalmadı mı hastanede?
Fışkıran, her yeri kaplayan kanları güçsüz elleri durdurabilir mi? Çığlıklar hiçbir yerden duyulmuyor mu ?
“Neden?”
Artık soru sorma sırası başkasında…
Yüzüne sıçrayan kanlar yavaşça yanaklarından aşağı iniyor. Saçlarının yapış yapış olduğunu hissediyor genç kız. Karşısındaki gözlerde bambaşka bir anlam var. Hayır , çok ölen insan gördü, çok insan can çekişti şimdiye dek ellerinde. Bu gözler başka bir şey için bakıyor. Bu telaşı, bu aczi karşısında bu dudaklar gülümsüyor mu? Bu hırıltı, lanet bir kahkaha mı yoksa?
Tüm vücudunu kaplayan bu kan, bir ceza mı?
Birkaç dakika önce söylediklerini tekrar edebilir mi acaba bu felaket anında ?
Herşey, duvarlar, sandalyeler ve evet, artık kanlanmış o yerdeki leke, nasıl dönüyor başının etrafında?
Ne oluyor?
“Allah’ım, yardım et ölmesin!”
Gözyaşları içinde, kendi dizlerine çöküyor, genç kız.
Hıçkırıktan samimi dua olur mu ?
……….
Delikanlı kendine geldiğinde, çevresinde büyük bir beyazlık gördü. Herşey, her yer bembeyaz… Binlerce, yüz binlerce lambanın aydınlığında basmaya çalışıyordu sanki. Çok sürmedi tekrar karardı her yer.
Tüm aklında ne olduğu, nerede olduğu fikri dolaştı durdu uzun süre. En son ne yapmıştı? Evden çıkıp nereye gitmişti? Şimdi neredeydi?
“Öldüm mü ?”
Dudaklarının kıpırdamadığını hissetti.
Müthiş bir yorgunluk, korkunç bir dinlenme isteği kavuruyordu bedenini.
Bir an, tekrar aydınlığı farketti. Bu sefer daha da kısa sürdü sanki.Belki de değil.
Zaman? Günlerden ne? Hiç birini sormaya bile hal bulamadı kendinde uzun süre.
Bir zaman sonra, gözlerinin kendi isteği dışında açıldığını hissetti. Bir iki fısıltı duydu çevresinde. Yanın yamalak sözler…
“Bu manyak mı o ?”
“Evet.”
Kim?
Tekrar uyku hali…
Acı içinde kendine geldi. Yüzüne inen tokatları hissettiği an ölmediğini anladı.Tüm gayreti ile gözlerini açtı.
O korkunç aydınlık yaktı gözlerini. Sonra yavaş yavaş karardı herşey. Aydınlığın içinden renkli lekeler çıkmaya başladı yavaş yavaş. Birkaç dakika sonra, lekeler buruna, göze benzemeye başladı.
“Uyan bakalım deli aşık” dedi bir ses..”Bizi çok üzdün…”
O önünden geçen şişman doktor!Gülümsemeye çalıştı.
“Bak yanımda kim var.”
Kim?
Dinlemeye çalıştı. Fısıltılar içinde, genç kızın sesini duydu sanki.
“Neden yaptın? Bizi çok üzdün, niye yaptın bunu?”
Gülümsedi delikanlı.Tüm gücünü topladı.
“Allah Kerim!”

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Konuk / Ay Vakti
Büyük Doğu / Alaeddin Özdenören
Kan Dersi / Jan Devrim
Aşk, Sen – Liebe Du / Marie Laurenti
Vadi / Özcan Ünlü
Tümünü Göster