Sedat Umran’la Şiir Üzerine

250
Görüntüleme

İlk kitabınız Leke ve diğerleri… Aşk, metafizik, akıl… Ne diyorsunuz?

İlk şiir kitabım Leke. Leke’de aşk yoktur. Aşk şiirleri ondan sonra yazıldı. Bugün 150 yi aşmıştır aşk şiirleri. Hatta son olarak da bu 70 aşk şiirimi topladım. Onu Ekimde 150’ye çıkarıp bütün aşk şiirlerimi toplayacağım. Çok az kaldı. Hece’de de konstrüksiyon şiirleri var. Kelimelerden yapılmış bir yapı. Santimantalite yoktur onlarda. Ben şiirlerimi daha çok gözlemle, zeka  ve ilhamla yazarım. Yani bende coşkun duygular filan yoktur. Bilakis şiirlerime dıştan müdahale etmemek şartıyla aklın kontrolü vardır. Hatta Leke çıktığı vakit Halil Niyazioğlu, ‘aklın yaman şiiri’ diye bir yazı yazdı Dünya gazetesinde. O zaman İlhan Berk de benimle ilgili, Hece   ile   ilgili,   dünyaya  değişik   açıdan  bakıldığını  yazdı.   Ben nesnenin şiirini yazdım, eşyanın şiirini yazdım ağırlıklı olarak.

Şiirlerinizde göze çarpan eşya isimleri. Eşyada ne arıyorsunuz?

Eşyayı kendi ruh ve şuuraltımı deşifre etmede bir araç olarak kullanıyorum. Çünkü bir dalga nasıl dalgakırana çarpınca daha güçlenirse, şair de bir engel aramak zorunda. Maddeye çarpıyor, oradan şuuraltında bastırılmış arzular, korkular, umutlar hepsi şuurun yüzeyine çıkıyor. Ve bu şekilde bir nevi eşya sembolizmi doğuyor. Zaten şiir hakikati anlatmaz, hakikatin insan ruhundaki sembolünü ortaya koyar. Benim şiirim de gerçekçi bir şiir değil, gerçeğin bendeki yansımasıdır. Bir nevi Ahmet Haşim, “seyredelim eşkâl-i hayatı” diyordu. Dergâh ansiklopedisinde Mustafa Kutlu beni anlatırken “Ahmet Haşim’in şiirini kendi mecrasına taşıdı” diyordu. Bu önemli bir tespit. Eşya şiiri yazmakla da Ahmet Haşim’den farklı bir tarzı ortaya koymuş oluyorum. Yeniyi eşyada yakalamışımdır. Kara tahtadan tutun buzdolabına kadar bütün eşyalar hakkında şiirler yazdım.

Yani siz aklı hep önde tutuyorsunuz. Şiirde akıl bu kadar kullanılır mı?

Akıl kontrol altındadır bende. Duygu coşkunluğu yoktur. Romantiklerde olduğu gibi. Romantikler de aklı kullanmışlardır. Ama benim şiirim tamamen sembol şiirdir. Duyduğum anda onun anahtarını, sembolünü ele geçirip şiiri öyle oluşturuyorum. Bugün yetmiş altı yaşımda olmama rağmen 4-5 ayda yazdığım 110 şiirim var. Onların hepsi de aklın ürünüdür. Ama onları yazarken doğrudan doğruya o duyguların verilmesi değil, akıl süzgecinden geçirilerek kağıda dökülmesi gerekiyor. Zaten hiçbir şiirimi kağıda yazmıyorum. Hep hafızamda tutuyorum. Kağıda yazarım, göndermek icap ederse.

Yani sizdeki şiirin doğuşu önce hafızadadır. Oluşum hafızada belirdikten sonra şiiri bitirmiş oluyorsunuz. Sonra ezberden okuyorsunuz. Dergilere göndermek gerektiğinde yazıp gönderiyorsunuz.

Evet, aynen öyle. Kitaplaştırılması gerektiğinde onları daktilo etmek, toplamak mecburiyetinde kalıyorum.

Peki, buradan baktığımızda aklın kontrolüyle yazılmış şiirlerle, sembol ya da sembolik şiirlerin durumuyla, aşka dair olan şiirlerin farklılığını nasıl ayırt etmeliyiz?

Hatta aşk şiirlerinde bile maddeyi kullandığım bir üslup var. Bence 20. Yüzyıl şiiri bir yapı, bir kompozisyon şiiridir. Yaratıcılık üzerinde çalışmalar yapıldığını söylemeye çalışıyorum. Kelimeleri yan yana getirip onlardan bir bina yapmak herkesin harcı değildir. Ama kelimeleri suni olarak alt alta sıralamak gibi de değildir söylemek istediğim. Dili kullanmak yani. Dilin gücü ile kelimeleri sıralamak. Bu da ancak şairin içgüdüsel bir atılımı ile mümkün olur. Arı beyindeki içgüdüler şairde bir yazma zorunluluğu şeklinde doğar. Doğuştan şair olan kişi, şiiri düşünmek zorundadır. Bütün antenleri gerilidir, şiire açıktır ve hayatının her noktasında, her saniyesinde şiiri arar. Doğuştan ona bir içgüdü, bir dürtü verilmiştir. Ondan kurtulamaz. Böylece şiir bir deşarj olma, boşalma oluyor yani. Hayatın anlamını şiirde buluyorum.

Şairlik, dışarıdan alınan bir elbise gibi değildir diyorsunuz.

Evet, doğuştan getirilmiş olan şiiri yazma zorunluluğu olan kişidir şair. Hatta Rilke’nin Herkapus’a genç bir şaire mektuplarında “gece yansı uyandığında kendi kendine sor: şiir yazmazsam ölür müyüm?” Evet ölürüm, diye cevap verirsen şiire devam et” demiştir. Şiir bir eğlence değildir, şiir bir ihtiyaçtır.

Sizce de öyle midir?

Tabii ben de öyle tavsiye ediyorum.   Çünkü yaşamışım bunları.   Hala kurtulamadım şiirden,  hala aynı şeye devam ediyorum.

76 yaşında yazılmış aşk şiirlerinin sebebi ne?

Müslim Yücel diyor ki “nasıl oluyor da 70 yaşındaki adam bu aşk şiirlerini yazabiliyor?” Ben de cevaben diyorum ki: “Ben şiirin yaşının 16-17 olduğunu söylüyorum. 76 yaşında adamın yazdığı şiirin yaşı 16 dır. İsterse 100 yaşında olsun. Cevabım bu benim. Bir de renk dünyası var şiirimde. Akşam şiirlerimi topladım. 40 şiir. Onlara ilaveler oldu. Trafik kazası geçirdim dört ay. Tuzla’da kaldım. Güneşin batışını seyredip şiirler yazdım.
Diyelim bir kedi yumakla oynar, ucunu açmak ister bulamaz. Vurur yumağa. Ben bu olayı gördüğümde hemen güneşin batışına dönüştürürüm şiirimi.
Güneş alevden yumak
Döner durur enginde
Akşam elinde kırbaç
Genç değil, ama zinde

Bilmez acımak nedir
Kırbacını savurur,
Kim bilir kaç bin devir
Sonra yorulur durur.
Bir gün yolda geliyorum. Sene 1960. Tramvaylar sökülmüş Haydarpaşa’da. Onlar sökülürken yerine otobüs konacakmış. Geçerken bakıyorum adamlar rayları söküyorlar. Orada sembolü yakalıyorum. Değişme diyorum. Şunları yazıyorum:

Bütün umut raylarımı söktüler
Bir takım adamlar gölge gibi sessiz.
Yıldızsız ve aysız bir gecede
İçime katran ve zift döktüler.

Geçti üstümden ağır
Silindirleri korkuların
Asfaltlandı içim
Kaldırıldı duraklarım
Ben şimdi hiç görülmemiş otobüsler beklerim
Sevinçler ötesi garajlarda.

Şiirinizde musiki ve müthiş bir ses uyumu var. Aynı zamanda resim de bulunuyor. Yani renklendiriyorsunuz şiirlerinizi gibi geliyor. Yanılıyor muyum?

Şiiri tablolaştırmak gerekiyor. Yani hayali başıboş bırakmak yanlış olur. Başıboş bırakırsanız şiir kaybolur. Bu bakımdan Alman edebiyatı şiirinde kaybeden şairler olmuştur. Momberk, şiirlerinde hayalini bırakıvermiş ve eriyip gitmiştir. Binlerce şiir yazmıştır ama ansiklopedilere ancak bir şiiri alınmıştır. Bırakıp gitmiş, kaybolmuş, yok olmuştur. Şiir hayalin üzerinde hakimiyettir açıkçası.

Hayalin üzerinde, onu tablolaştırmaktır yani?

Mesela Abdülhak Hamid’in Makber’in de olduğu gibi zaman zaman tablolar yakalamalı insan. Ama ilk tablolaşma bizde Tevfik Fikret’le başlamıştır. Tevfik Fikret’in şiirlerine bakarsanız hep tablodur. Tablolaştırabilirsiniz onun şiirlerini. Belki hareketsiz tablolardır, ama tablodur. Hareketli tablolar Yahya Kemal’le ortaya çıkmıştır.

Ahmet Muhip?

Bir ‘Fahriye Abla’sı var. ‘Yağmur’ var,  ‘Kar’ var. Ama beş şiirle bir adam şair olmaz. Ama büyük şair diye kitaplara geçmiştir. Ben onu kabul etmiyorum. Bir şairin en aşağı otuz-kırk tane bu seviyede şiiri olmalı. Kalite, yarına kalacak olan kalitedir.

Şair, doğuştan musikiyi, şiiri ve resmi ses halinde mi algılar?

Elbette ki öyle ses kendi içerisinde evreler geçirir. Her şeyi sadece duygulara bırakırsanız o ham duygu olur. Duygu bir şiirin ham maddesidir. Fazla bir yeri yoktur. Zeka, gözlem çok önemlidir. Mesela ben bir bunağı yazdım otuz mısra. Ama nasıl yazdım? Bunalım içindeyim, gidiyorum, geliyorum. Hemen çıkıyor şiir, bir saniyede çıkıyor ortaya. Bunağı öyle herkes yazamazdı. Ama bunağın iç dünyasını öyle vermişim ki herkes şaşırıyor. Önemli şairlerde değiştirme gücü vardır.  Başkasına nüfuz etme  ve başkasıyla özdeşleşme  gücü.

Bir de şu gül şiiri… Okur musunuz?

Güller yukardan bakar meydan okurlar
Çevreyi şenlendiren o mağrur çiçeklere
Kanlı giysileri bir göndermedir
Cinayet işleyen keskin bıçaklara
Aşılmaz güzelliği bir bahanedir
Yanında alçak kalır en yüksek surlar
Ruha söyledikleri tane tanedir
Sessizliğin diliyle şiir okurlar.

Eyvallah. Sessizliğin diliyle şiir okurlar. Gül şiir okumaya başlıyor. Enteresan!

Şarkı söylüyor da gül. Gülün bütün atmosferi verilmiştir. Ve şairin amacı ve gayesi o atmosferi yaratmak olmalıdır. Burayı yazan bir kimse, Darülacezeyi, bu atmosferi yazan. Ben iki tane burada şiir yazdım. Şimdi kitaba girecek. Çok sıcak ağustos aylarında, orda bunaltıcı sıcaklıkta altı satırlık şiir yazdım ben ‘Ağustos Treni’ diye. Bütün dergiler sahip çıktı. Yaba’da bu sayı çıkacak.

Sıcak
Sıcak. Sıcak. Sıcak.
Hangi el bu alev lambasının fitilini kısacak?
Güneşin yeryüzüne döşediği ray

Geçiyor ağustosun alev katarları
Kıvılcımlar püskürterek
Alay alay…

Büyük Doğu, Diriliş, Mavera, Yaba, Soyut… Nasıl yayımlıyorsunuz?

Koyuyorum zarfa gönderiyorum. Çok güzel olunca hissediliyor güzelliği anlayan tarafından. Yaba benim şiirlerimi sürekli yayımlıyor. Diğer dergilerde öyle. Benim dergi ayrımım yok. Kimler istediyse gönderdim ve yayımlandı.

Şiirlerinizde mistik bir hava da var. Nedir sizdeki mistisizm?

Mistisizm kelimesinin anlamı içten görmek demektir. Başkaca bir anlatımı yok, içten görmek.

Yani bu kalb gözü ile görmek anlamına mı geliyor?

Evet. Bir şeyi içten görmek. Benimki eşyayla dıştan yapılmış bir röportaj değildir.Dünya gözünden ziyade kalp gözüyle bakıyorsunuz.Evet, duyarlı tarafım, lirik tarafım o benim. ‘Baş döndürücü bir lirizmi var’ diye bir yazı çıktı bu, Engin Turgut’un İnsanca dergisinde.
Şiir bende böyle bir akış halinde. Ama güzel gözlemlere dayalı, zekaya dayalı, buluşlara dayalı, icada dayalı bir şiir. Tıpkı Ahmet Haşim gibi, Yahya Kemal gibi, Dağlarca gibi. Ben yaşantıdan çıkarıyorum şiiri. Ama bu yaşamak bedenen olmasa da ruhen yaşıyorum. Yani şiir yazmak için şiir yazmıyorum. Dokuzuncu kitabım çıkıyor. Hepsini ezbere biliyorum. Sadece kendi şiirlerimi değil, Alman şiirini de ezbere biliyorum. Hatta ben 18 yaşında yazdığım bir Kargalar şiirini okudum. Hayret ettiler. Yani 60 sene geçmiş nasıl ezbere biliyorsun dediler?

Ezber dediniz de… Bir iki şiir daha okur musunuz?

Ölümün acımasız soluğu
Gezinmiş buz kesilmiş bir gövdede
Yaşıyor diyelim ama canı nerede?
Özü değil yaşamanın belki kabuğu

Akmazken damarlarında bir damlacık kan
Nasıl diri kalabilir, bulamadan imkan
Sıcaklığın ötesinde var olabilmek için
Donmuş bütün gözleri hüznün sevincin

Umut ışıkları içini aydınlattıkça
Var sayabilir kendisini yaşasa da eksik
İniltisi duyulur daha çok sıkça
Baygın gövdesini dürtünce elektrik.

Kara tahta

Kim böylesine uzaklaştırdı bizden geceyi
Ki görünmekte dört köşe bir ufak çerçevede
Boğulmuş karanlığında yıldızların ışığı
Alışmadan aydınlığa yaşamak ne kadar iyi

Taş duvar olduktan sonra dört bir yanı
Karanlık katılaştıktan sonra taşlaşarak
Yağda bir kuru tahta halinde kontraplak
Aylar, haftalar, günler hep aynı

Akarken damarlarından kapkara bir kan
Ak tebeşirin çizgisiyle ışıldardı içi
Bir silgi ara sıra yüzünü okşadığından
Dökülürdü toz halinde eğreti sevinci.

İnsan metafizik olarak temellendirilmiştir. İnsan sırf madde değildir. Ruh dünyası, maddeyi aşma, bedeni aşma cehdi vardır. Şair de buradan duygu alır. Herkes ölümü tadar ama, şair kadar derinliğini el-an duyan insan yoktur. Sanatkarlar onu duyar ve onun motoru, itici gücü olur. Bazı insanlar ev yapar bir eser meydana getirir, şair de ortaya koyduğu eserle ölüm korkusunu yener, Neitce öyle demiştir. “Ölümü yenmek istiyorsanız, onu neşenizin yanına getirin.”

Genç bir şair için tavsiyeniz ne olur?

Şair için tavsiyem; 16-17 yaşında belli olur şair olup olmadığı. Eğer yeteneğim var diyorsa, yetkili bir kimseye göstersin. Kabiliyeti varsa her şeyini ona yatırsın, her şeyini ona feda etsin, devam etsin, başarılı olacaktır. Ama kabiliyeti yoksa, sırf hatır için güzel demişlerse başka alanlarda göstereceği başarıyı da engellemiş olur, kayıp bir insan olur. Benim Soba şiirim 18 yaşında yazdığım bir şiir. Rahmetli Ahmet Kabaklı’nın kitabına alınmıştır. Kollarını açmıştır soba. Öldükten sonra başında hiç kimse yoktur. Hayatta iken hepsi başındadır. İnsanlar da öyle değil midir?

Soba
Borular sobanın uzun kolları
Loşlukta boş yere aranıyorlar
Açılmış kollar ki saramıyorlar
Ne bir akrabayı, ne de bir yarı

Köşede can verdi muzdarip soba
Demin hararetten yanan gövdesi
Buz kesildi artık çıkmıyor sesi
Başında ne bir dost, ne bir akraba

Bu evrensel duyguyu yakalamışım. Şair kendi yalnızlığında bütün insanlığın yalnızlığını duyan insandır. 17 yaşında da şairse aynı değerdedir. Belki biraz daha olgunlaşmış olabilir. Birçok büyük şairler hep genç yaşlarında yazmışlardır. Necip Fazıl’ı alın, Nazım Hikmet’i alın, hepsi 20 ile 30 yaşları arasında yazdıklarıyla ayaktadır. Yani şiirin yaşı yoktur. Şiire ne kadar tutkuluysa şair, o kadar büyük şiiri eline geçirir. Şiir bir tutkudur. Bu tutku kötü yola yöneltilmemiştir, şiire yöneltilmiştir, kelimelere yöneltilmiştir. Yani o tutkuyu dağıtmaz, ona yön verir. Sonsuz isteğiyle güzel şiir yakalayabilir.

Geyik şiiri okuyayım. 6 mısra. Aşk şiiri.

Geyik

Dalınca öpüşlerimin ormanına
Bir geyik gibi ürkek
Dudakları vurulup can verecek

Bir damla kan olacak anısı,
Bir de incecik boynuzuna takılı
Zavallı yüreğim.

Bir şiirle son verelim;

Uzak ırmaklar gibi gözlerin
Yansıtır ışıltısını bakışlarıma
Ben kaç bahar, kaç yaz sığdırdım
Sen yanımdayken kışlarıma…

Çok teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim.
Not. Bu söyleşi, 14 Eylül 2001 tarihinde Darülaceze de Şeref Akbaba ile şairi ziyaretimiz esnasında yapılmıştır.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Yol Sabırdır / Ay Vakti
Sonsuza Kadar / Şeref Akbaba
Sedat Umran’la Şiir Üzerine / Recep Garip
Sana Benden Sorarlar / Fatma Çolak
Gün Olur Her Şey Konuşur / Recep Garip
Tümünü Göster