Sûfîlerin Şiir Poetikası

Kur’ân ve Hz. Peygamber’in ilmiyle yoğrularak terbiyelerini alansûfîlerin engin rûhhakîkati ile şiir üslûbunun izdivâcı, tasavvuf tarihinde Râbiâtü’l-Adeviyye (ö.185/801)ile başlamaktadır. Allah’ın muradınca bir hayat yaşayan Râbiâ, Allah’a olan muhabbetinin, tutkusununve niyazının vecdiyle cezbeye gelmesiyle dilinden dökülen sözler, dinleyene şiir üslûbuylavaz‘ edildiği intibaını uyandırır. Râbiâ ile bilinen bu ilâhî şiir/sözhakikati, kendisindensonrakimuhakkik sûfîlerde de görülmektedir. Allah’ın ilmi ve muhabbetiyle hâl yaşayan sûfîler, Allah’a olan vecd ve cezbeleriyle şiir icra ederler.Tasavvuf tarihinde Zünnûn-ı Mısrî (ö. 245/860), Hüseyin b. Mansûr el-Hallâc (ö. 309/922), Baba TahirêUryan (ö. 401/1050), ElîyeHerîrî (ö. 428/1077), İbnü’l-Fârız (ö. 636/1235), İbnü’l-Arabî (ö. 638/1240), Mevlânâ (ö. 672/1273), Yunus Emre (ö. 721/1321), Şeyh AhmedCizîrî/MelayêCizîrî (ö. 1050/1640), Olanlar Şeyhi İbrahim Efendi (ö. 1065/1655),Niyâzî-i Mısrî (ö.1104/1693) ve AhmedKuddûsî (ö.1265/1849) gibi şahsiyetlerden sadır olan sözler halk nezdinde şiir olarakbilinir. Mesela sûfîBaba TahirUryan,Allah’a ihlâs ve samimiyetle bağlılığıyla, afâktaki/tabiattakivarlıktaki ilâhî tezahürleri okuyarak ve tefekkür ederek geçirir. Baba Tahir, yaratılan bütün mevcûdatda Allah’ı gördüğünün şuuruyladaima seferdedir. Zira zerreden küreye yaratılan her nesne, kendisine ayrı birdinginlik ve coşku vererek cezbedici ilâhî söz atmosferinde tutar. Baba Tahir,Allah’a olan sevdasından dolayı tüm hayatını özetleyen; “baş açık, ayak yalın” tabiriyletanınır. Çünkü kendisini yakıp tutuşturan Allah muhabbetinin ateşi sürekli buşekilde seyrine sebep olurken, aynı şekilde gecelerini de taşları yastık, gök kubbeyi yorgan, yeri de döşek yaparak geçirir. O’nun tek gayesi, hayatın her anınıyaratılan mevcudatla Allah’la hemhâl bir şekilde geçirmektir. İşte Allah tutkusununkendisini pişirdiği bu Allah dostunun dilinde dökülenler; günlerce, aylarca veyıllarca kurgulanan bir şiir dizesi değil, kendisini o an vecd atmosferine dâhil eden ilâhî muhabbet ateşininalevidir.

Allah dostu sûfî, Allah’la hemhâl olup bütünleşirken, O’nu bütünhücreleriyle yaşarken aldığı zevkten dolayı Allah’a olan bağlılığını hâliyle ve diliyle dışarıyayansıtır. Allah’la hemhâlbu yaşayış ya sevinçleya hayâ ile ya da boynu bükük birşekilde “hiç”liğini anlamak suretiyle gerçekleşir. Şiir, kişinin, kalp dünyasında bu hatırlayıştürlerinden hangisiyle etki yaparsa, o, Hakk’ı bu hâl üzere yaşar.Sûfî, rüzgârdanher bitkinin Allah’ı anışında çıkardığı sesten, bir kuşun çıkardığı sese kadar,evrendeki bütün nesnede duyulan her sesi, varlığın Rabbini anışını, ibadeti ya da yaşayışıbilerek, varlıkların her bir ibadetinde farklı bir zevk alır. Bu yüzden sûfi, Allah’ın kudretinin, kuşun hançeresini nasıl dizayn ettiğini, okuşun sesinin kaynağını ve kulaklara nasıl ulaştığını tefekkür eder. Bütün bunlar,insanın Allah’ı nasılandığını ve takdis ettiğini göstermektedir. Bu anlayışla varlığayaklaşan sûfîninmüşâhedesi de ilâhî olur

Sûfî, varlıkları bu şekilde idrak ederken, Allah’ın, ayetlerinde ifade buyurduğu gibi, her şeyi bir amaç için dengeli ve ölçülü bir şekilde yarattığını da tefekkür eder. Nitekim Allah bu konuda şöyle buyurur; “Allah, her şeyi en güzel şekilde yarattı” (es-Secde 31:7), “Muhakkak ki her şeyi bir ölçüye göre yarattık” (el-Kamer 54:49) ve “Rahmânın yaratışında hiçbir âhenksizlik göremezsin.Gözünü çevir de bir bak, bir düzensizlik görebiliyor musun? Sonra gözünü çevir tekrar tekrar bak.” (el-Mülk 67:3-4). Bu ilâhî muratla hem hâl olan Allah dostu sûfî’nin her söz ve fiili de dengeli, ahenkli ve ölçülü olur.

Onların şiirlerinden çıkardığımız hakikat şudur; sûfîlerinşiir dili, Allah’ın ilmi ve sevgisiyle şekillendiği için diğerlerinin şiir dilindentamamen farklıdır. Onlar, beşerî iradeden soyutlanıp Allah iradesiyle şekillendikleriiçin Allah’ın muradı dışında bir şey konuşmazlar. Bu yüzden onların icra ettiklerinesir ve manzum türündeki sözlerin hepsi Allah’tan aldıkları ilimden dolayı ahenklidir, ölçülüdür, edeplidir.Onlar, diğer söz söyleyenler gibi, yazdıklarının ve söylediklerinin hangi edebiyattürüne ve hangi şiir ölçü ve veznine uyduğunun hesabı içinde değiller. Onlar;kâfiye, nakarat, redif, vezin gibi teknik kaygıları taşımadıkları gibi, kendilerini şair görmekya da şair olarak tanımlamak endişesini de taşımazlar.

Şiir sanatı/poetikası, şiirle ilgili her tür konuyu kapsayan bir genel değerlendirmeolduğu için bu kapsam içinde ele alınan şiir hakkında genel bilgi verir. Tasavvufîşiirin dışındaki şiirin poetikasını anlamak için diğer şiirin genel tarihine kısaca bakmak gerekir. Genel şiir, ölçülü/vezinli sözcükler sanatıdır. Şiirde teknik çaba ne kadar öne çıkarsa ve şiir ne kadar imgeler ve simgelerle örülürse gerçek mecrasını kaybeder. Çünkü şâirler, söylemek istediklerini uygun yerde ve güzel bir biçimde ifade etmek çabasındadırlar. Bu şiirde önemli olan söylenen şey değil, söylenmek isteneni güzel söylemektir. Ahmet Haşim’in (ö.1933) de dediği gibi, genel şiirin şâirlerinin dili anlaşılmak için değil, duyumsanmak için oluşmuş şiir, sözle müzik arasında bir söylemdir ve sözden çok müziğe yakın bir dildir

  1. Genel Şiirin Poetikası

Doğu’da şiir teması, Batı’ya göre daha nitelikli ve daha kapsamlı bir şekilde ortaya konulmuştur. Örneğin Arap toplumların da diğer sanat ve bilimlerle kıyaslandığında şiire çok daha fazla bir değer atfetmektedir. Araplar için şiir, belagat-retorik ve ritimdir. Şiirleri o kadar net ve sadedir ki, hiçbir yoruma ihtiyaç duyulmamaktadır. Araplar, şiiri en değerli en pahalı ipekli kumaşlardan yapılmış rengârenk işlemeli kumaşlar şeklinde tasvir etmişlerdir. Fakat İslâm’ın zuhuruyla Araplardaki şiir anlayışı büyük bir değişim geçirdiği için onlarda şiir eleştirisi de gelişir. Araplar, genelolarak şiir poetikalarınıCâhiliye döneminden önceki dönemlerden özellikle de Aristoteles’in şiir sanatından alırken, Arap toplumunun genelinin ortaya koyduğu şiirler lokal özellikler taşır. Arap şiiri,EbûNuvâs (ö. 194/810) isimli şâirle tamamen sanatsal ve dilsel değişime uğrayarak, şiir doğallıktan çıkıp şehir dilinin ve kültürünün baskın gelmesiyle sanatsal yönde zirve konumuna yükselir. Klasik Arap şiirinin önemli simalarında Câhız (ö. 254/868), dil ve şiire yaklaşım konusunda Arap şiirinin öncüsüdür. Ona göre şiirin değeri anlamda değil, kelimelerdedir. Bu yüzden şiirin sanat değeri özel bir dil kullanımından gelmektedir.Yine Câhız’a göre, şiirin düşünceyle desteklenmesi ve yoruma ihtiyaç duyması mümkün değildir. Diğer önde gelen Arap şâirleride farklı dönemlerde hem şiirin şekline hem de içeriğine önem vermek gerektiğini savunmuşlardır.

Batı edebiyatında özellikle klasik çağda bazı yazarlar, şiir sanatınısanatsal etkinlik kapsamındaölçülülük, uygunluk ve estetik özelliklerini ele alıpüzerinde durmuşlardır. Onlara göre şiir hem öğretici hem de haz verici vasıflarasahip olmalıdır. Bu anlayış,daha sonra farklı coğrafyalarda “Felsefî Şiir” ekolununortaya çıkmasına neden olur. Felsefî şiir anlayışı beli bir dönem etkisini yoğun birşekilde devam ettirdi.Rönesans döneminde, şiir felsefenin etkisindenkurtularak, şairler yeni ve özgün bir doğayı tema edinen şiirler ortaya koydular.FakatBatı’daki şiir seyri hiçbir vakit aynı kararda duramadı. Örneğin 19. yüzyılda ünlüAlman şâirFreidrichSchiller (ö. 1805) gibi şâirler estetik kültürün gelişmesini, sanatproblemlerinin ayarlanmasını amaçlayan, şiirden ziyade felsefî bir manzumeyi gayeedinen, bilim, ahlâk ve kültürün sanattan neşet ettiği düşüncesini tekrar hâkimkıldılar.Diğer taraftan “Tanrı, aşk ve ölüm” kavramları yerine dış dünyadaki nesnetemasını işleyen “nesne şiiri” ekolunun temsilcisi Rainer Maria Rilke’nin (ö. 1926)izinde yürüyenbir şâirler ekolu oluştu. Yine 19. yüzyılın ünlü İngiliz şâiriThomas Steams Eliot (ö. 1965), şiirin duygu ve heyecandan ibaret olduğunu ifade etmektedir.Kısacası Batı şiir anlayışında şiir, yukarıda işaret edilen benzeri temalarlaicra edilerek yoluna devam etmiştir.

Genel şiir anlayışında şâir, şiir yazmak ya da dillendirmek için belli bir eğitimindegeçmekte, yazacağı mısralara ölçü/vezin bulmak için büyük bir uğraş vermektedir.Bu şâirler, sadece şiirlerinin ölçüsü için değil, şiire şekil, ruh, etkileyicilik verenbütün edebî materyaller için büyük bir çaba içindedirler. Diğer taraftan işlenecektema ve konuları tespit etmede büyük bir uğraş vermekte ve zaman harcamaktadırlar.Hatta bazı şâirler bir şiir için yıllarını harcamışlardır.

2. Tasavvuf Şiir Poetikasının Arka Planı

Sûfîler ise, diğerşairlerin ortaya koyduğu bu büyük çaba ve gayretten tamamen farklı bir yolla şiir beyanındabulunmuşlardır. Sûfîler, genel şiirin aksine şiirlerini dillendirmekiçin özel bir çalışmanın içine girmezler. Onlar sadece Allah ile hemhâl olmanın veO’nu hayatlarında yaşamanın neticesinde kalplerindeki ilâhî bağlılığın coşkunhalleriyle amel ve söz icrasında bulunurlar. Bu sözler, onların tanımlanamaz tutkularının dışarıya aksedensedasıdır. Fakat insanı hayrete sevk eden hakikat, diğer şiir türlerinde aranan bütünedebî kuralların tasavvufî şiirde kendiliğinden ortaya çıkmasıdır. Bu öylesine farklıbir bağlılık ve bir rûh halidir ki, onların Allah’a olan tutkularından sadır olan vecd vecezbe hâlleri tarihsel süreçte binlerce beyitten müteşekkil şiirler beyan eden muhakkik sûfîler vardır. Aslında şiir onlar için Allah’ı bütün hücreleriyle yaşarken bu ulvîyaşayıştaki heyecanın, hayretin söz ile dışarıya yansımasıdır. İşte bu çalışmanınhedefi, diğer şiirlerden tamamen farklı olan tasavvufî şiir türünü irdeleyerek, tasavvufîşiirin şiir poetikası ile genel şiirin poetikasını genel ilkeleriyle kısaca ortaya koymaktır.

Sûfîler, Allah’ın ilminin nuruyla, bal arısı gibi her varlığı/nesneyimüşâhede ederek aldıkları ilâhî aydınlanmanın yol göstericiliğiyle Allah’la hemhâl olup,muhabbetini içselleştirdikten sonra bir fener gibi insanları aydınlatmıştır. Onlar, bu aydınlanmaylaAllah’tan aldıklarını, Allah’ın razı olacağı bir hayatyaşasınlar diye kendilerinden bir şeykatmadan saf bir şekilde insanlara şiir dizeleriyle arz ederler. Allah’a olan samimibağlılıkları, tefekkürlerindeki derinlik,derûnî düşünmeyle oluşan coşkunluk, benliklerinindinmek bilmeyen dinamikliği yanında kendini diğer şâirler gibi şiir yazmaya ya daokumaya şartlanmadan Allah’tan aldıklarını ilavesiz ve net verme anlayışlarını dil veüslubunun sadeliğinde göstermektedirler. Onlar, sözleriyle insanları etkilemeninötesinde sadece Allah’ı tanıtmak gerçeğiyle söz beyanında bulunurlar.Yani gayeleri, insanların duygularına, düşüncelerine, hayatlarına ve amellerine tesiretmekten ziyade ister kabul etsinler ister inkâr etsinler insanlara hakikatleriulaştırmaktır. Diğer taraftan Allah’a vuslat gayreti içinde bulunan ve kendinikeşfetme arayışında olan insanlara hakikatin cevherini sunan ve onları yeryüzününhayatının kasvetli, karanlık, korku ve endişelerle sarmalanmış bir hayattan uzaklaştırarakAllah’ın engin rahmetine yöneltmek, değiştirmek, dönüştürmek ve Allah’ıninsanda istediği özgür hayata kavuşturmaktır.

3. Tasavvuf Şiirinin Poetikası

Tasavvuf anlayışında,sûfînin Allah’la yaşadığı hâlin dil ile ifadesi şiir diliyle ifadesini bulur. Sûfîlere göre şiir, berrak bir su gibi hakikatleri ortaya koyan ifadelerdir.Zira şiiri ifâ eden kişinin duygusu, istekleri, düşünceleri kendi nefsinden/arzusundan çıkan şeyler değildir.Sûfînindilinden dökülen sözler, beşerî arzularınötesinde Allah’ın rızasına nail olmak gayesiyle sarf edildiği için ilâhî ilimle gerçekleriortaya koymaktadır. Diğer şiir türlerinde, sanatın inceliği ve uyumu üzerinde durupsözün edebî olması için büyük bir gayret sarf edilirken, mutasavvıf şairlerde iseşiire her türlü rengi veren Allah’tır. Sûfîler, Allah’ın her nesnede sır olarak bulunan ilminitutkuyla açığa vurarak dilendirmektedirler. Onların şiirlerindeki mânâ dünyası o kadarderûnîdir ki, ışığın geliş açısına göre yansımalar üreten bir prizma gibi her nokta-inazara farklı ve özgün bir anlam ulaştırabilmektedir. Onun için tek bir anlamdeğil, birbirinden çıkıp “tek”egiden bir anlayış hâkimdir.Şiir icra eden sûfîşair, bir şeyi ifade ederken sadece karşısındakikişiyi enformatik olarak doyurmayı değil, aynı zamanda, mânâdaki sonsuzluğabinaen bu konudaki açlığı da tahrik edip yenilemeyi amaçlar. Yanidenilebilir ki; bir anlamda tasavvuf, tek başına bir şiirdir; ilâhî muradı yaşamanın coşkusu,mü’minin hayatına anlam ve ahenk katmak suretiyle bu hayatı şiirsel kılma hâlidir. Çünkü Allah’ı hayatınahâkim kılan bu insanlar,Allah sevgisinin vecdiyle, Allah’ın her yönden kendilerini hava atmosferi gibi sardığını, O’nun ilminin sûfînin hayatını ihata etmesiyle bütün benliğinde, düşüncelerinde, duygularındayalnızca O’nun sedası yankılanır. Bu hâl Allah’ın ayetinde; “Her nereyedönerseniz Ben oradayım, orayı kuşatmışım” (Bakara, 2:115) hükmü gibidir.Sûfîler için Allah’a olan muhabbetin yankısı, Allah’a karşı yaşanılan hayatın tercümanıdır. Bu şiirler,Allah’tan gayri bütün masîvâyı yok eden hakikat, Allah’ın mesajını gönüllere, dimağlara ve bütün beniğin her zerresine ulaştıran ilâhî esintilerdir. Bu yüzdendir ki bu şiirler, Allah dışındaki her şeyi darmadağın eden bir kuvvettir. Allah için neşet etmeyen ve O’nun rızasını kastetmeyen hiçbir sözün ağırlığı ve tesiri yoktur. Onların insanı farklı diyarlara götürecek kuvvet ve kudretleri yoktur. İlâhî muradın olmadığı sözlerde yüzeysellik var, insanı yeniden ihyâ edip şekillendiren bir derûnîlik yoktur. Allah’ın ilmiyle inşa edilmeyen bir benlikte sadır olanve “şiir” olarak tanımlanan sözlerde sadece şarkı ve düz yazı vardır. Bundan dolayı, Allah dostunun şiiri, Allah’la yaşamanın ifadesi, O’nunla yaşamanın ânında ortaya çıkan lezzettir, hayatta tat almanın zevkidir.

 Varlığın bilgisine ulaşıp mahiyetini çözen, varlık âlemini bir bütün olarak kabul edensûfîninher sözü, Allah’ın varlıktaki ilâhî definesini keşfederek binlerce sırrı ortaya çıkaran birer cevherdir. Allah’ın dostluğunu kazananlar bu hakikatleri yaşayan kimselerdir. Çünkü onlar, kendilerinden yok olup Allah’la varoluş ortaya koymaktadırlar. Onlar, Allah’ın ilmiyle yoğrulup, O’nunla her şeyi değerlendirdikleri için, ağızlarından çıkan her söz, Kur’ânî bir yorumdur. Onlar her söz ve fiillerinde yalnızca bağlandıkları yaratıcının dileklerini yerine getirirler. Onlar şiirde ölçüyü, vezni düşünmeye kalksa, Allah onlara her şeyi bir ölçüye göre yarattığını hatırlatarak onların beyhude şeylerle uğraşmalarını engeller. Bu yüzden Allah’ı yaşamanın vecdini dile yansıyan sözlerinde yani şiirlerinde, kendi benliklerinden çıkan arzu ve istekler değil, sadece ilâhî muradın yankısı vardır.

Bundan dolayıdır ki şiir, sûfîlerin dilinde ilahi gücün an’ıdır, yani kişinin zamanını,enerjisini Allah için kullanmasıdır. Aynı şekilde Allah’ın muradına göre hayat süren veAllah’la hemhâl olan kişinin her nefesinde O’nu yaşaması ve O’nun ilminden feyiz almasıdır.Bu öyle bir hâldir ki, mutasavvıfların ifade ettiği gibi, dili ve bedenin her zerresiyleAllah’ı yaşama kudretidir. Bu an, tıpkı “ibnü’lvakt” sözündeolduğu gibi, her nefesi Allah’layaşamak hakikatidir. Bu güç, Allah dışındaki mâsivâyıeriten, ilahi olmayan yankıları darmadağın eden bir kuvvettir. An’ın olmadığı yerdeyüzeysellik olduğunda derûnîlik yoktur. An’ın olmadığı yerde şairde sadece şarkıve düz yazı vardır. Bundan dolayı, şiir anlık bir feyizdir. Sûfîlerdeolduğu gibi, varlığın mahiyetini çözmüş olan şair, kısa bir şiirinde bile, bir evrengörüşünü ve bir ruhun sırrını, bir varlığı ve eşyaların hepsini görmesi mümkün olur.Çünkü onlar, beşerî benliklerini yok ederek Allah’la fenâ bulurlar. Onlar, Allah’ın ilmiyleyoğrulup, her şeyi O’nunla değerlendirdikleri için, ağızlarından çıkan her söz,Kur’ânî bir yorumdur. Onlar her söz ve fiillerinde yalnızca bağlandıkları yaratıcınındileklerini yerine getirirler. Onlar, şiirde ölçüyü düşünmeye kalksa Allah onlara herşeyi bir ölçüye göre yarattığını hatırlatarak onların beyhude şeylerle uğraşmalarınıengeller. Buyüzden şiirleri de kendi beşerî benliklerini değil, tamamen ilâhî benliği işaretetmektedir. Kısacası onların her terennümünden sadece Hak kokusu gelmektedir.

Tasavvufta şiir, Allah’la hemhâl olup bütünleşen kişinin, O’nu bütünhücreleriyle yaşarken aldığı zevkten dolayı Allah’a olan bağlılığını dışarıyayansıtmasıdır. Bu teslimiyetin hakikatiyle varlığayaklaşan sûfîninmüşâhedesi de ilâhîdir. Sûfîlerin anlayışında, “Allah her şeyi ihâta edendir” (en-Nisâ, 4/126) yani Allah, yarattığı her şeye öylesine hâkimdir ki, O’nun muradının dışında bir şeyin meydana gelmesi mümkün değildir. Allah’ın yarattığına hâkimiyeti, rûhun bedeni ihata ettiği gibidir. Bir sohbette Hz. Ali, hitap ettiği kitleye, “Ben görmediğim Allah’a inanmam” deyince, insanlar şaşkınlıkla Hz. Ali’ye, “O vakit bize Allah’ın nerede olduğunu göster?” diye sorduklarında, Hz. Ali, “Görmediğimiz varlığa nasıl ibadet ederiz. O’nun olmadığı bir yer, bir mekân, bir an var mı?” cevabını verir. Bu gerçek insana Yaratıcının bütün hadis varlıklardan görebilen gözler için var olduğunu göstermektedir. Bu teslimiyeti yaşayan sûfînin her davranış ve sözünde Allah’ın bir hikmeti vardır. 11. yüzyılın önemli sûfîlerinden Baba Tahir Uryan, gözünün gördüğü bütün varlıklarda Allah’ı müşâhede ettiğini ifade ederek, O’nu görmeye mekân ve zaman tayin edenlere şu mısralarla cevap vermektedir:

Sahraya bakıyorum Seni görüyorum

Deryaya bakıyorum Seni görüyorum

Dağ, bayır, ova; her nereye baksam

Endamının bir âlâmetini görüyorum.

Sûfîlerin daima Allah muhabbetiyle coşan engin benlikleri, onların mısralarınada yansıyarak, şiirlerini okuyanı ya da dinleyeni ilâhî huzurataşır. Bu ortamlar insanı dilendiren, dilendirirken düşündüren terapimerkezlerine dönüşür. SûfîninAllah’a olan sevgisi öyle bir dereceye ulaşırki bu muhabbeti ifade etmede çoğu vakit hem söz hem düşünce kifayetsiz kalır. ZiraAllah’ın âyetinde de işâret ettiği gibi,O’nun engin cemâl ve nimet zenginliğininbilincine varanlar bu muhteşem sanatı ve güzellikleri aktarmada aciz kalarak ilâhî rahmetin karşısında mecaza başvurmak zorunda kalırlar. Onların mecaza başvurmalarınınnedeni de tıpkı Kur’ân’da olduğu gibi, her kelimeyle insanların gönüllerindenAllah’ın ilmine bir kapı açmaktır. Sûfî dilinin farklılığı da buradan kaynaklanmaktadır.

İşte yukarıda ifade edilen nedenlerden dolayı şiir, sûfîler için Allah’a olanbağlılığın, tutkunun, muhabbetin yankısı, Allah’la yaşanan hayatın tercümanıdır. Bu şiirler,Allah’tan gayri bütün masîvâyı yok eden hakikat, Allah’ın mesajını gönüllere vedimağlara ulaştıran ilâhî esintilerdir. Bu yüzdendir ki bu şiirler, Allah dışındaki herşeyi darmadağın eden kuvvettir. Allah için neşet etmeyen ve O’nun rızasını kastetmeyenhiçbir sözün ağırlığı ve tesiri yoktur. Bu sözlerin insanı farklı diyarlara götürecekkuvvet ve kudretleri yoktur. İlâhî muradın olmadığı sözlerde yüzeysellik var, derûnîlikyoktur. Allah’ın kast edilmediği sözlerde şâirde sadece şarkı ve düz yazı vardır.Bundan dolayı, Allah dostununsözü/şiiri, Allah’la yaşamanın kendisidir, ânıdır. Varlığınbilgisine ulaşıp mahiyetini çözen, varlık âlemini bir bütün olarak kabul eden şâirinbir sözünde bile, Allah’ın varlıktaki ilâhî definesini keşfederek binlerce sırrı ortaya çıkarabilir.Allah’ın dostluğunu kazananlar bu hakikatleriyaşamaktadırlar. Çünküonlar, kendilerinden yok olup Allah’la varoluş ortaya koymaktadırlar. Onlar, Allah’ınilmiyle yoğrulup, O’nunla her şeyi değerlendirdikleri için, ağızlarından çıkan hersöz, Kur’ânî bir yorumdur. Onlar her söz ve fiillerinde yalnızca bağlandıklarıYaratıcının dileklerini yerine getirirler. Onlar şiirde ölçüyü, vezni düşünmeye kalksa,Allah onlara her şeyi bir ölçüye göre yarattığını hatırlatarak onların beyhudeşeylerle uğraşmalarını engeller. Bu yüzden şiirleri de kendi benliklerini değil,ilâhî benliğin bağışıdır.

Aslında sûfîlerinşiirleri, şiir olmanın ötesinde, tasavvufi konularışiirin sanat incelikleriyle anlatan bir ilimi ortaya koymaktadır. Diğerlerinde olduğugibi, zekâ ve zihnî meleke, mutasavvıf şairde de hâkim unsur değildir. Zira sûfî,ma’rifetullah ehlidir. O, her şeyi gönül dünyasında keşfeden bir şahsiyetolduğundan onda sadece ilahi feyzin incileri dökülür. Çünkü o, Allah’ın ilmiylebilgilenip O’nunla yaşadığı için, şiiri de sibğatullahı/Allah’ın boyasını yansıtır.Sûfî şiirinin diğer bir önemli özelliği ise, 17. Yüzyılın Anadolu’nun önde gelen sûfîsiŞeyh AhmedCızîrî’nin(ö. 1050/1640) de ifadeettiği gibi, icraettikleri şiirlerin ilahi iradeyle Hak’tan gelen işaretlerolduğudur: “Şiirimizin her beyti, Allah’ın has inayetidir. Çünkü şiirimiz âb-ı hayat dolu bardaklar sunar.” Yani sûfîlere göre, şiirlerinin her beytinin Allah’ın inayetiyle şekil bulduğu açık bir hakikattir.

Sonuç

“İnsan, dilinin ardında saklıdır” gerçeği göz önüne alındığındaAllah dostlarında sadır olan her kelime onların hâlini ortaya koymaktadır. Onlar içindil, can avlusunu örten perdeyi aralayıp, kalbin tercümanı olan organdır. Yani dil,esen rüzgârın evin perdesini araladığında ya da kaldırdığında evin avlusundaki her şeyin göründüğü gibi,dil de insanın kalbindeki perdeyi kaldırıp içindekileri dışarıya yansıtan hakikattir.Zira sûfîler, kalplerinden doğan ve kendilerini bir bütün olarak ihata eden ilahihakikatlerin aydınlığıyla kelam icra ederler. Onların hâlleri, fiilleri nasıl ilâhî edepleterbiye görmüşse sözleri de aynı terbiyeden geçer.Allah dostlarının şiirleri, insan idrakinin sıcak iklimi gibidir. İnsanı Allah sevgisiyle sımsıkı sararak her tür soğuktan/menfi hallerden korurlar. Onlarınsözlerini Allah’ın cezbesi, coşkunluğu var ediyor; çünkü Allah, onlara kendilerindendaha yakın olduğundan daima Allah’ın muhabbetiyle kendilerinden geçip O’nunlavaroluşlarını gerçekleştiriyorlar. Buda gösteriyor ki sûfî de kitapların satırlarıarasında Allah’ı arayıp bulmanın ötesinde bizzat kendi varlığında ve tabiattakivarlıklarda O’nu müşâhede ederek her eşyada Allah’ın ilmini satır satır okuyarakAllah’la hem hâl olurlar. Sûfî, ilahi ilmin kendisine kazandırdığıfeyizle varlıkta Allah’ı keşfedip ve idrak ettiği hakikatlerle vecde gelerek şiiriniifade eder. Onun Hak arayışı, Allah’ın gösterdiği istikâmette O’nun hükmününhakikatine ulaşma arayışıdır. Allah’ın “akl edin” ve “tefekkür edin” gibi hükümlerikendisini yaratılan her varlık üzerinde Allah’ın Esma ve sıfatlarını okuyarak onlardakiilâhî nur/bilgiyle feyiz alır.

Tasavvuf insanına göre şiirsel imgelerin asli görevi, dinleyendeki fitrî ilâhî aşkıinsanın “elestbezmi”ndeki fıtratına uygun olarak alevlendirmek ve coşturmaktır.Bunu yaparken de hiçbir şey rastgele, kendiliğinden ya da şahsî bir zorlamayla gerçekleşmemektedir.Onlara göre şiir, kendilerine Allah bağışı olarak verilenlerdir. Yanionlar, şiirdeki imge ve benzetmeleri tasarlayıp imal etmezler. Onlar her şeyiAllah’ın ilmi ve aşkı neticesinde kazanılar. Bu şiirlerde Allah/Sevgili kendisiniâşıklarına “hayalî” ve “imgesel” biçimlerde göstermektedir. Bu yüzden sûfî şiirindene söylerse, neyi ifade ediyorsa, o şiirler de kendisinin gerçek değerini bulurken,diğerleri ise sadece hayal dünyasında masallar görmektedirler. Yani kendilerininkurguladıkları boş şeylerle oyalanmaktadırlar. Onların şiirlerinde geçici zevkler veanlık doyumlar vardır. Bunlarda insanı huzura kavuşturmaktan öte geçici bir mutlulukveren seraba benzer.

Neticede sûfîlerin şiir poetikasında sadece Allah’ın yankısı vardır. Onlar, kendişahsî duygularını herkese ilan ettikleri sözlere karıştıramazlar. Çünkü kendi duygularınave hayatlarına hâkim olan Allah’ın sözünün yanında başka bir kelam icra etmelerimümkün değildir. Bu hatayı da her şeyleriyle fakr/muhtaç durumda oldukları Allah’akarşı yapılmış büyük küfür olarak görürler. Bu hâlleriyle onlar, kendilerindemevcut olan Allah’ın evi ve idrak merkezi olan kalpten gelen her sözleriyle tek hâkimve tek sevgili olan Allah’a olan samimi bağlılıklarını ortaya koyarken aynı şekildeinsanları da bu hakikatleri yaşamaya davet etmektedirler.

* Doç. Dr., Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalı. Bu makale; Ali Tenik, AhmedKuddûsî ve Tasavvuf Düşüncesi, İstanbul: Borlu AhmedKuddusi Vakfı Yayınları, 2012; Ali Tenik, “Tasavvufî Şiir Poetikası”, İlahiyat Tetkikleri Dergisi, Aralık/2017/2, 48: 141-160; Ali Tenik, “Şeyh AhmedCızîrî’nin Şiirlerinde Varlık İlahi Sevgi ve Cemal Konularının Tasavvufi Analizi”, Mukaddime, 2017, 8: 93-118; Ali Tenik, “Türk Mutasavvıf Şâirlerinde Varlık Anlayışı: Eşrefoğlu Rûmî, Niyâzî-iMısrî, AhmedKuddûsî,” Tasavvuf Dergisi, 2009, 23: 471-509, çalışmalarımızdan derlenerek hazırlandı.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Bir-İki Erzurum / Şeref Akbaba
Sonsuz Senfoni / Semra Saraç
Karaboyun Durağı / Ferhat Öksüz
Yazgı / Yavuz Ertürk
Ayna Geçitlerinde Bir Beyaz Karanfil / Güven Fatsa
Tümünü Göster