Ay Vakti’nde Yazılanlardan

Mehmed Akif Ersoy

Âkif’in ilk şiirlerinde onun Muallim Naci ile Ziya Paşa tesirinde şiirler yazdığını biliyoruz. Daha sonra divan tarzında şiirleri bırakır. Bunun sebebi, ülkenin sosyal bunalımlar ve işgaller karşısındaki durumudur. Bir aydın olarak Âkif’in ister istemez gül ile bülbülden bahsetmesi etik olmazdı. Klasik edebiyat devrini tamamlamıştı artık. Edebiyatı toplumun hizmetine sokma arayışındaydı. Milletin var veya yok olma savaşını şairlikten önde tutmuş bir edibimiz olan Âkif yine de şairlik gücünü çağının olağanüstü olaylarının idrakine söyletmiştir. O isteseydi Fuzuli ayarında büyük bir lirik ve hüzün şairi olabilirdi. Kendi deyimiyle “ben gül devrinde gelseydim elbette bülbül olurdum.”   Hatta kadim dostu klasik şiirlerini kastederek “Bunları toplasak da bir kitap hâlinde neşretsek nasıl olur?” şeklinde sorduğu  sorudan Âkif’in bir hayli rahatsız olduğu ve “Onlar oldukları yerde dursun.”

O kurtuluş savaşımızın bir destan kalbi, bir destan dilidir. Cumhuriyet döneminin bir zihin ve beyin fırtınasıdır. Ölümünün yaklaşması o dar vakitlerde tarihî gölgeden üşüyen, öte yandan ölümün hamasi gölgesine sığınan bir garip, mahzun bir ruhtur. Ama ruhu hiçbir zaman üşümemiştir. İnsanımızın manen ve maddeten yeniden ihyası için bütün kültür, edebiyat ve irade gücünü harcamış büyük bir kahramandır Mehmet Âkif. O duasında kendini unutan adamdır.

Eyyüp Azlal, “Bir Vicdanı Tahattür Mehmet Akif”, Ay Vakti, Aralık 2006, Sayı: 75.

Necip Fazıl Kısakürek

Necip Fazıl ne sadece şairlerden bir şair, ne de cerbezeli konuş­malarıyla kitleleri sürükleyen hatiplerden bir hatiptir. Onun şiiri Cumhuriyet döneminde yetişen bütün önemli şairlerde iz bırakmış, düşüncesi de 20. yüzyıldaki her türlü fikrî ve siyasî hareketleri etkilemiştir. Böylesine güçlü bir felsefi birikimi olan şair ve düşünür bir şahsiyetin kolay anlaşılması mümkün olmaz.

Şiirindeki yerli, modern ve orijinal olma endişesi, mistik dünya görüşüne de sinmiştir. Böylece dünya çapında büyük şair ve büyük mütefekkir vasıfları yanında, çağdaş bir klâsik vasfı da kazanmıştır. O yüzden, felsefeye karşı felsefeci tavrıyla İmam Gazali’yi, tarih şuuru ve fıkıhçı bakış açısıyla A. Cevdet Paşa’yı, bu milletin temel değerlerini lirik bir dille şiirleştir­me çabasıyla Yunus Emre’yi hatırlatırken, bilgece bir uzak görüşlülükle de benzersiz bir dehadır. Mehmet Akif’le Yalıya Kemal susunca Necip Fazıl konuşur. Başka açılardan da edebî kimliğimizi temsil eder. Bu toplumu doğru değerlendirmek için düşünce çilesini göze alabilecek cesaretiniz varsa, bütün ön yargılardan kurtulabilirsiniz. Bunu teklif eden Necip Fazıl, felsefî temelleriyle sistemleştirilmiş bir dünya görüşü adına, hakkı yenmiş tarihî şahsiyetleri savunurken, içinde yetiştiği Tanzimat sonrası ve Cumhuriyet dönemlerinin telâkkileri yanında resmî ideoloji ile de hesaplaşmayı göze almıştır. Böy­lece din, dil ve tarih görüşleriyle dünyada büyük alâka görmüş çağdaş gelenekçiler ile moderııistler arasında kendine özgü -müstesna- bir yer edinmiştir. Necip Fazıl genç yaşlarda bile sesine ve sözüne hayran bir kitle oluşturmayı bilmiştir. Abdülhak Hâmid ona “zekâ” diye hitap eder, D Grubu Ressamları bile sergilerinin açılış konuşmasını ona yaptırır. Şahsiyetinin çevresindekileri saran etkisinden ötürü, Peyami Safa, Ahmet Hamdi ve Ahmet Kutsi neslinin en genci olmasına rağmen, onların öncüsü ve sözcüsü olmuştur. Zamanla gazete ve dergi yazılarıyla Necip Fazıl’in bütün edebî ve tarihi şahsiyetlerimizin sözcüsü olduğu da görülmüştür. Kaldırımlar ve Çile adlı şiirleri kadar şiir çizgisinde önemli bir merhale ortaya koyan Sakarya Türküsü, Tek Parti döneminde Necip Fazıl’ııı konferans için Anadolu’ya trenle yaptığı bir seyahatte, Sakarya nehrine paralel giden yol boyunca yazılmış ve söylenmiştir.

(Mustafa Miyasoğlu, Necip Fazıl Kısakürek”, Ay Vakti, Hazi­ran 2010, Sayı: 117)

Sezai Karakoç

Sezai Karakoç şiiri tümüyle dünyaya yöneltmiştir bakışlarını. Tek yanlı, tek taraflı, nikbin bir şiir değildir. Yani yalnızca bir taraf üzerinde yoğunlaşmamış, adeta dünyaya açmıştır gözlerini. Dünyayı bir düşünüş halesi içinde gözlemlemiş ve öylece çıkmıştır meydana. Bu tarz bir düşünme eylemi içinde yoğrularak kurulan şiir elbet kalıcı ve değerli bir şiirdir. Zorlamasız, rahat okunan bir şiir. Ama rahatsız edici bir şiirdir de. Gösterici, hatırlatıcı, adeta açığa vurucu bir yanı vardır. Bir taraftan Kan İçinde Güneş şiirinde “Polonya Polonya sana günaydın” derken, Kutsal At şiirinde ise “Cezayir’in atları / Sever çılgınca Tanrı’yı ve insanı” demektedir. Muktedir bir düşünüş seviyesini yakalamış ve oradan dünyaya açmaktadır şiirin kanatlarını. Zaten değil midir ki şair çağının tanığıdır. Çağından sorumludur da şair.

Sezai Karakoç, Türk şiirinin seviyesini yükselten ayağa kaldıran büyük bir şairdir. Çağımızın yüz akı bir şairidir. Türkçe’nin imkânlarını iyi kullanmıştır. Kendine özgü bir dikkat getirmiştir şiirimize. MonnaRosa, Leyla ile Mecnun aşkın maneifestosunu ilan eden şiirlerdir. Fuzuli’nin devamıdır Sezai Karakoç. Şiirse hayatı alır içine bir kıvama ersin diye tarihin sönmeyen ateşinde dinlendirir. Ne yakar ne çiğ bırakır. Kıvamını bulsun diye bekletir.

Nurettin Durman, “Sezai Karakoç Şiiri Açık Sözlü Bir Şiirdir: Evrensel Bir Şair”, Ay Vakti, Mayıs 2007, Sayı: 80.

İsmet Özel

İsmet Özel’e göre şiir, modern zamanlarda insanı ‘herkesleştiren’ hegemonyadan koruyan etkili bir silahtır. Şiir, Özel’e ‘farkındalık’ mefhumunu kazandırmış ve ‘otantik duruş’un ilk kapılarını açmıştır. Ona göre şiir, sığınılan en güvenilir limandır. Özel’in ‘kendi olmak’ ve ‘farkına varmak’ edinimlerini ‘ben bilinci’yle pekiştirmesi bu eşsiz liman sayesindedir.

Şiir, Özel için merkezi bir konumdadır. Bu merkezilik ona “toplumu ötekileştirmeden” ‘kendi olmaya’ zorlar. Burası sanatçıların dikkat etmesi gereken bir noktadır. Bazı sanatçılar bu noktada kendini toplumdan soyutlar. Bu soyutlama bazen kalıcı hale gelebiliyor. Sanatçı ‘fildişi kuleden’ inemediği için de çeşitli marazî bakış açılarına sahip olmaya başlıyor. Özel, bu hastalığa “kadirşinas bir itaatsizlik ve tevarüs edilmemiş asalet”le karşı koymayı başarmıştır.

Özel’in şiirinden bir “fısıltı”olarak bahsedildiği olmuştur. Sanırım bu onun şiirine denk düşen bir tanımlama olamaz. Hatta aksini söylemek mümkündür. Özel hiçbir zaman “asude bir bahar ülkesinde”yaşayan ‘miskin bir derviş’olmadı.  O, fırtınalı bir hayatın kaosu içinde ‘mutedil bir ergen’ olarak hayatı sorguladı, sorgulamaya devam ediyor. Denilebilir ki onun şiiri, “gırtlaktan taşan bir şiirdir.”“Haksızlığa uğrayanların bir haykırışıdır.” (Şiir Okuma Kılavuzu, s. 58)

(Salih Uçak, “İsmet Özel’in Şiir Masalı Üzerine”, Ay Vakti, Mayıs 2008, Sayı: 92.)

Cahit Zarifoğlu

Zarifoğlu, şiirin hakikati ile hakikatin şiiri arasında estetik bir köprü kurmuştur. Münzevi bir şair olan Zarifoğlu, şiirde hikmetin peşindedir. O, an’ı yakalayan, “hâli kuşanan” bir şairdir. Şiirde insani boyutla ilahi boyutun çatışmasını ironiye dönüştüren şair, hayatı ıskalamadan yaşamanın şifresini yakalar. Zarifoğlu, flu bir pitoreskle şiirin buzlu cam tarafını gösterip altta akan derin ırmağı keşfe çağıran bir şairdir. Kendine özgü bir şiir dili ve kurgusu olan şairin sarsıcı tarafı buradadır. Şiirde fiilin akışkanlığıyla metafizik alımlama estetiği oluşturup varlığı bir bütün olarak şiire davet eder. Zarifoğlu, zor söyleyişlerin şairidir. Kendini hemen ele ver­meyen bir şairdir. Okuyucuyu yormayı sever. Kelime oyunu, onun severek yaptığı bir sürek avıdır. Hayatın her anında varolmayı, hayatla bütünleşmeyi önceleyen şair, tabiat nehriyle akmayı önem­ser. Tabiattan güzellikler devşirmek, hikmete ulaşmak şiiri için önemlidir. Şiirde algı ve düşünceye bağlı bir imge dünyası oluş­turmayı seven Zarifoğlu, şiirin “şuur”lu olması gerektiğine inanır. Gelenekçi ve gerçekçi bir yaklaşımla zamanı ve mekânı sorgula­maktan zevk alır. Benlik, varoluş, doğu-batı çatışması, modernleş­me ve ruhun yozlaşması gibi temalar şiirinin odak noktasıdır. Akıl ve kalp muvazenesinde kalbi komutan tayin edenlerdendir. İnsan, dünyayı değersizleştirebildiği ölçüde değer kazanır. Bu bakımdan “kâmil olmanın” şartı, masivadan vazgeçmektir. İç uzlet, keşfe ve tatmin olan kalbe götürür. Zarifoğlu, mutmain bir makama ulaş­mak için kalbi kirlerinden arındırmayı salık verir. Kelimelerin çağ­rışım değeri, alegori, karşıt ifadeler Zarifoğlu’nun şiirinde apayrı bir renk kazanır. Okur muhayyilesinde derinlik oluşturmak için alışılmışın dışında kullandığı bu dil, onun diğer şairlerden ayrılan en önemli özelliğidir. Zarifoğlu, uzamın ve zamanın ruhsal boyu­tunda keşfe çıkarken kavramları çağdaşlarına göre değil, kendi düşünce ve inançlarına göre yorumlamayı seçer…

(Salih Uçak, Ay Vakti, Nisan-Mayıs 2016, Sayı: 161.)

M. Âkif İnan

Her şeyden önce o da adaşı M. Âkif Ersoy gibi edebiyatı kendinden ibaret bir realite olarak görmedi. Tabii ki şiiri şiir olarak ele aldı. Estetiği çok önemsedi. fakat bu olguyu bu şekilde sınırlandırmadı. Ona daha geniş manâlar yükledi. Edebiyattan yola çıkarak bir düşünce ve duyarlık dünyasının inşa faaliyeti­ne katkıda bulundu.

Bugün için M. Akif İnan’ın şiirlerine bakanlar, söylemeye çalıştığımız bu düşünce ve duyar­lık dünyasının kodlarını rahatlıkla bulabilirler. Onun ilk şiir kitabının adının “Hicret” olması tesadüfi bir durum değildir. Bu isimlendirme onun şiirinin en temel referansının ne oldu­ğunu gösteren çok açık bir örnektir. Temek referansı İslâm olan bu şiirler, bu dünya görüşü çevresinde oluşmuş, gelenekle de sıkı bir akra­balık bağı içerisindedir. Bu yakınlık hem şiirle­rin isimleriyle hem biçimleriyle hem de içerik­leriyle okuyucuya ihsas ettirilir. Gazel, Kaside, Terkib-i Bend… onun şiirinde sadece bir nazım şekli değil şiir adlarıdır aynı zamanda. Ama bir gelenek tekrarcılığı değildir bu. Geleneği bir ruh akrabalığı tavrı içinde dinamik yönleriyle bugünün şiirine bir zenginlik olarak katmaktır asıl yapılmak istenen. Böylece biz, onun şiirle­rini okurken bugünden geriye doğru asr-ı saa­dete kadar uzanan bir tarih koridoru içerisinde yolculuk yaparız.

M. Âkif İnan’ın ilgisi sadece divân şiiriyle de sınırlı değildir. Halk şirine bakışı da aynıdır. Halk şiirinden de ses olarak, duygu olarak çokça yararlanmıştır. Zaten bu anlamda şii­rimizi halk şiiri,divan şiiri diye tasnif etme­nin de çok anlamlı olduğunu söylemek güçtür. Edebiyatı besleyen ana kaynak insan ve hayat ise her iki şiir de bizim zenginliğimizdir. Renk, ton farklılıkları da olması çok doğaldır ve onlar da ayrı bir zenginliktir. Akif İnan, şiirdeki bu tutumuyla sadece geleneksel olanı bugünün şiir dünyasına bir imkân olarak sunmamıştır. O kendi şiirini yazmıştır her şeyden önce… Ama bunu yaparken modern şiirin geleneksel olanla bağının nasıl ve hangi ölçüde olması gerektiğini göstermiştir.

(Mustafa Özçelik, “İki Akif’ten Biri”, Ay Vakti, Ocak 2006, Sayı: 64.)

A.Vahap Akbaş

Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı isimli eserinin şiirle ilgili cildinde A.Vahap Akbaş için yaptığı değerlendirmenin bir yerinde şöyle demektedir: “Vahap Akbaş, Yeni İslami Akım mensupları ile Yeni Gelenekçi şiir mensupları arasında,’akım ve ilkeleri” reddederek, kendine has bir şiir yolu açmak yolunda görünmektedir.”

Vahap Akbaş’ın şiirini izleyenler, Kabaklı’nın bu yorumundan da yola çıkarak şu gerçeği tespit etmek durumunda kalacaklardır: Vahap Akbaş, bu toprağın şairi, bizim şairimiz… Hem gelenekten besleniyor, hem de bu malzemeyi İslâmî dünya görüşüne bağlı olarak çağının dili ve üslûbuyla yorumlayıp anlatıyor. Şairin Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni olduğu da dikkate alınırsa, mesleğinden de gelen bilgi birikimiyle ve bugüne kadar yazdıklarıyla bu tespitleri doğ­rulayan bir şiir geçmişine sahip olduğu rahat­lıkla görülebilmektedir. Dolayısıyla onun şiiri sesini, rengini, kokusunu bildiğimiz bir şiirdir.22

Bu durum yani Vahap Akbaş’ın geleneksel şiir dünyamızın kodlarıyla ilgi kurması bu noktada onu divan, halk ve tekke şairleri­mizle farklı bir zaman dilinde müşterek biz çizgiye getirmektedir. Bu buluşma, Akbaş’ın şiirine bir taraftan tarihsel bir altyapı imkânı sunarken tabiî olarak konu ve tema beraberli­ğini de beraberinde getirmektedir. Dolayısıy­la biz onun şiirinde kimi zaman Yunus’tan, Karacaoğlan’dan kimi zaman ise divan şair­lerimizden sesler ve renkler bulabilme imkâ­nına kavuşmuş oluyoruz. Ama bütün bunlar, geleneğin yeni yorumu şeklinde ve üstelik modern bir biçim ve söyleyişle gerçekleştiği için Akbaş’ın şiiri modern şiirin yeni ve güzel örnekleri olarak değerlendirilmeli ve Akbaş, geleneği özellikle biçim olarak tekrarlayanlar­la, yeni şiir adına köklerinden kopan şairler topluluğundan ayrı bir yerde, kendi orijinal vadisinde değerlendirilmelidir. Akbaş’ın şii­rindeki pek çok konu ve tema ayrıca bunları ele alış ve yorumlayış biçimi bu tespitin somut örnekleriyle bizi karşı karşıya getirecektir.

(Mustafa Özçelik, “Çağdaş Bir Gül Yorumcu­su”, Ay Vakti, Kasım-Aralık 2014, Sayı: 153.)

Alâaddin Soykan

Kırağılı bir ıslıkla yangın harlatan bir şairdir Alâaddin Soykan. Şiiri, tezatlar mahzeninde mayalar şair, kendini kelimelerle yeniden var eder. Şiir formunda anlam gezinmesine çıktı­ğı her macerada Türkçenin saf ve duru kuy­tularında kutlu mecazlar devşirmeyi başarır. Soykan şiiri, çok sesli bir hal tercümesidir.

Şiir; onun için estetik bir koşu, esrik bir sığınak, kutlu bir devinimdir. Şiir, saklı hakikati söz aracılığıyla ifşa etmektir. Hakikatin ifşası, mana ile sözün yalnız güzellik gayesiyle bir araya gelmiş olmasıyla mümkündür. Şiir, şairin önemsediklerine göz kırpmasıdır. Önce söz vardı parolasına içten bir tebessüm, mutlak bir bağlılık ve vazgeçilmez bir eylemdir. Alâaddin Soykan, geleceğe dair umudu hep diri tutmuş bir şairdir. Şiirinde hareketin, ivmenin ve geleceğe doğru atılan her adımın anlamlı bir yanı vardır. Soykan’ın şiiri, alışılmamış bağdaştırmaları ve dil düzleminde farklı anlam katmanlarını barındıran bir türdür. Bu bağlamda onun şiiri, oldukça münbittir. Şiir isimlerindeki tercihi, dile genişlik getiren kelime gruplarındaki kullanım farklılığı, yer yer deyimlere kapı aralayan yanıyla okuru şaşırtmayı başarır. Soykan, halk kültürüne ait motifleri kullanmayı, bunlardan ritüele dönüşenleri öncelemeyi sever…

(Salih Uçak, Ay Vakti, Mayıs-Haziran 2018, Sayı: 174.)

KLU - Yrd.Doç.Dr. Şeref Akbaba

Şeref Akbaba

‘Ay’ Şeref Akbaba’nın dünyasında ilahi nur­dur; arınmadır, sonsuz dinginlik, sükûndur. İnsanın kendini sığaya çekmesi, arınmasıdır. Ay güçlü, zengin bir simgedir, imgedir şairde. Bütün bir varlığın teslimiyetle secdeye dur­duğu bir anda; itaatin, sonsuz bağlanışın iç serinliğine kaynak olan nur pınarı, ‘Ay’ motifi ile simgeleştirilir. “Ay olun insanlar” O aşkın benlikle dolun. Bu tema şiirin dimağımızda uyandırdığı etkinin sadece bir yanıdır. Ay imgesi, diğer çağrışımlarıyla yer aldığı dizele­re de aynı zenginliği katar.

Bundan böyle Akbaba, sadece ‘Ay Vakti şairi’ olarak değil ayrıca ‘Ay şairi’ olarak da anıla­caktır diye düşünüyorum.

Akbaba, şiirin işlev ve içeriğini çok iyi kav­ramış bir şair olarak edebiyat birikimimiz için önemli bir değer. Kendisini yakından tanıyor olmanın verdiği rahatlıkla söyleye­yim; O insanı şiire zorlayan his yoğunluğunu, nezih kişiliğinde estetik yaşantıya dönüştür­müş ender sanatçılarımızdan biridir. Gereksiz kuru gürültülerden, kapris dolu gösterişler­den hep uzak kaldı. Zaten has bir şairi Hira’ya sığınır gibi iç yoğunlaşmasına yönelten bu öz arayışı değil midir? (…) Şeref Akbaba’nın şiir­leri, çoğu kez hayatın fark edilmeyen aralık­larından önemsiz gibi sanılan ayrıntılarından kıvılcım alıyor. O ince ayrıntıların gerisinde gizlenip yitmeye yüz tutan gerçeklikler, dik­katli bir duyarlıkla ayrıştırılıp, işleniyor; canlı algılar olarak tekrar yaşantıya katılıyor.

(Necmettin Evci, “Bir Yürüyüşü Taçlandı­ran Kitaplar”, Ay Vakti, Mayıs-Haziran 2012, Sayı: 138)

Erdem Bayazıt

İlk şiir kitabımın ismi niçin Sebep Ey diye soruyorsunuz. “La havle vela kuvvete illa billâh” deriz ve buna inanırız. Suyun akıcılığı, ateşin yakıcılığı Allah’ın emriyledir. Ateşe yakma dese ateş de yakmaz. Öznelerin ve nesnelerin vasfını tayin eden Cenabı Allah’tır. Bütün yarattıklarının hareketlerini Allah sebepler halk ederek tayin ediyor. Biz insanlar çoğu zaman sebebi halk edeni unutup sebeplere takılıp kalıyoruz. Kitabın ismini ilham eden sebeb onun ithaf metninde belirtilmiştir. Biz müslümanlar olarak olan şeylerin hikmetini aramaya memuruz. Belki o hikmet aracılığını anlatıyor. “Sebep Ey”!

Ne şiir, ne sanat ne de sanatkarlık bir amaç olarak bende birinci öncelik olmamıştır. Mesela siyasal partiler gibi onu da araç olarak görmüşümdür. Varlık bilincime dair ona ne yükleyebilmişsem yüklemişimdir. “Hedeften kastınız “kalite” ise bunu istediğim ölçüde gerçekleştirdim diyebilmem mümkün değil. Önümde hayran olduğum, ah ben de böyle yazabilseydim dediğim sayısız şair varken bunu nasıl söyleyebilirim. Şiirlerin değerlendirmesini şairinden ziyade münekkidlerin yani eleştirmenlerin, edebiyat tarihçilerinin yapmalarını doğru bulurum. Ves’selam!

(Ay Vakti, Kasım 2000, Sayı: 2)

Alaeddin Özdenören

Benim bütün şiirlerimde lirizm egemendir. His ve fikir dünyamın ukdeleri, dış dünyanın lirizmine bürünür, böylece şiirim doğar. Dünya tablosu karşısında çaresiz ve yitik insanın teselli kaynağıdır şiir. Şair cansız maddeye kulak vermez. Çünkü soyut kanunluluk ve dolayısıyla şiir cansız maddeye kulak verilerek elde edilemez. Bunu kabul edemeyiz. Soyut kanunluluk ve şiirin insanın organik yapısında mevcut olduğunu kabul etmek mantıkî bir zorunluluk olarak ortaya çıkıyor. Hislerimiz zaten soyuttur. Yer kaplamaz, yaşanılır. İşte yaşanılırlığı şair, şiire döker. Başkaları da o şiirlerde kendisini bulur.

(Ay Vakti, Ekim 2000, Sayı: 1)

Arif Ay

Sanat sonsuza açılan bir kapı… Sanatçının önünde, insanlığın binlerce yıllık tecrübesi vardır. Şair, kendi tecrübesini yeteneği ölçüsünde bu birikimle birleştirerek oluşturur şiirini. O, bu çok katmanlı ve karmaşık yapıdan insanın ortak değerlerini ortaya çıkarır, bunları hakikat ışığıyla aydınlatarak algılanabilir hale getirir. Eğer Sırât-ı müstakim üzereyseniz, hakikat ışığı sizinledir. Ben bütün şairlerin birikimlerinden yararlanıyorum. Elimden geldiğince takip ediyorum. Çünkü bu benim için bir zorunluluk. Söylenmişi tekrar etmemek ya da söylenmişi daha iyi nasıl söyleyebilirim için gereklidir bu. Günümüz şiiri özellikle 80 sonrası şiir çok renkli bir düzlem oluşturuyor. Fakat henüz baskın bir renkle ortaya çıkmış değil. Günümüz şiirinin en belirgin vasfı, çilesizliği. Uçuk-kaçık, hayatla yüzleşmeyen duygular, fanteziler… Bir de kimse kimsenin umurunda değil. Varsa yoksa İkinci Yeni  şairleri. İşleri bu. Dönüp kendi şiirlerini konuşmuyorlar…

(Ay Vakti, Ekim 2008, Sayı: 97)

Mustafa Özçelik

Her şeyden önce şunu ifade etmeliyim: Yunus Emre’nin gönlümde ve şairliğimde yeri çok özeldir… Asıl hedefim -umarım bir iddia sayılmaz bu- çağdaş bir Yunus Emre olabilmektir. Bu, bir dilektir, duadır. Böyle biline… Bu yüzden şiirimde hissettiğim bir eksikliği çok sonraları yani beş kitap yayımladıktan sonra daha bilinçli fark ederek bu kitaplarla maddi ve manevi ilgimi kestim. Birkaç yıl hiç şiir yazmadım. Anladım ki ‘Tabduk’unkapısı”na kırk yıl düzgün odun taşımadan halis bir insan-şair olmak mümkün değil. Ben de putlarımı kırdım. Neticesi hayırlı oldu. Şiir ırmağımın yatağı değişti çok şükür.. Bunda Rahmetli Zarifoğlu’nun daha tanıştığımız ilk yıllarda gösterdiği şiir ufkunun da payı büyüktür. Bu sebeple asıl şiir hayatım yeni başlıyor. Yaklaşık iki yıldır yeni şiirlerimi yayımlıyorum dergilerde. Şimdilerde bir dağın önündeyim. Elimde gül ve hançer…. Gülle “sevgili”ye ulaşmaya, hançerle yalanın ve yanlışın tuzaklarını aşmaya çalışıyorum. Eğer nasip olur da o dağa çıkabilirsem ustam Yunus’la orada buluşmuş olacağız. Poetika meselesine gelince ön denemelerimi “Şiir iklimi” kitabımda yayımladım. İnşallah daha kapsamlısı da zaman içinde oluşacak. Ama yeni bir şiir iklimini teneffüs etmem sebebiyle neler düşüneceğim, neler yazacağım, bu, zamana ve nasibe bağlı bir olay. Şimdilik, şair olduğunun şuurunda ama bunu asla gösteriye, medyatikliğe, kendini beğenme ve başkalarınca beğenilme kaygısına düşmeden bir çiçeğin açışı, bir ırmağın akışı, bir serçenin ötüşü ne ise o samimiyet ve tevazu içinde gerçekleştirmek, bir kulluk şuuruyla yani… Yardımcımız yüce Mevla olsun. Söz ki O’nun emanetidir. Şeytani ilhamlardan O’na sığınırım.

Şiir, hiçbir zaman hastalıklı kimlik ve kişiliklerin sığındıkları bir liman olmamalı. O zaman şiir adına hezeyanlar yazılıyor. Şiir, okuduğumuzda bizi bunaltan değil kendimize getiren, haramın sularına değil helalin sularına çağıran bir ses olmalı. Hakikatin sesi… Hayal ile alışverişimiz olmamalı…

(Ay Vakti, Mayıs 2001, Sayı: 8)

Kâmil Eşfak Berki

Bir şiir herkesten önce şairi için bir sürpriz olur. Ya da ben böyle anlıyorum yıllar var ki. Şiirin doğasından gelen bir şeydir bu. Şaşırmamalı buna. Şiir dediğimiz, bir bakıma fizik dışı, enfüsi gerçekliği hedef alan, hizmeti o bağlamda olan, şairin içindeki latant oluşum. Benim anlayışıma göre, bir şair kendi benine yönelik bir keşfetmeler ihtiyacı içinde, bir kapalı kutudur. Böylece içe doğuş diye tanımlanan bir süreç söz konusudur. Bir şairin şiir üzerine düşünmeleri, vardığı poetika atmosferi keşfin diğer bir boyutu, arka yüzü değil mi? Kendini “tanımak” kendini “bilmek” le bağlı. Dahası, bu bir şart haline geliyor sanıyorum.

Şiir kelime ve imgelerle yapılır. Müzik nota dediğimiz seslerin kayıt altına alınışına muhtaçtır. Aslında harf seslerin çizilmesidir. Bir musiki ürünü ile kulağımız aracılığı ile karşı karşıya gelirken deyim yerinde ise senfonik bir heyecan duyarız. Söz oraya varıyor, kalbimizle de dinleriz o besteyi. Şiir de göz, anlak yollarından geçerek kalbe ulaşmasın mı? Yürek bir şiiri emer adeta. Sevdiğimiz şiirler kendiliğinden içimize yazılır.

(Ay Vakti, Temmuz 2001, Sayı: 10)

M. Ragıp Karcı

Şiirin kendi başına çizgisi olur mu? Bence olmaması gerekir. Çünkü şiir şairin naziresinde kendi kendine inkılap ve inkişaf eden bir hadise değildir. Şairin hayat damarlarında, bilgi ve aşk nimetleri ile beslenip gelişir. Bu hadiseye çizgiden çok belki bir macera denebilir. Bu macerada da tarih kaydına düşülmeden, zaman üstü ve hadisat ötesi bir seyir diye adlandırılabilir. Biraz felsefi oldu galiba. Fakat tarih ve tavsifte genellikle nâçâr kaldığımdan böylece lafı döndürüp dolaştırıyorum. Böyle yapınca lafı bir yere getirip bağlamam da gerekir. Fakat ben bunu da yapmayacağım. Şiirin manası şiirin karnındadır fehvasınca şiirin macerası ile ilgili olarak da ipucu vermekten de kaçıyorum. Zaten nasıl ipucu verebilirim ki: Macera tavsif de edilemez, tarif de. Sonuçta şiirle kalkan yine şiirle oturur. Başının dönmesi de yanına kâr kalır. İşte benim, senin çizgi diye adlandırdığın, benimse macera dediğim seyirin ana hatları. Tabii bulabilirsen. Bunun sebebini biraz açayım istersen. Benim şiirim bir sürecin şiiri değildir. Yani şiir söylemeye başladığımdan itibaren bir irtifa kaydı yoktur. İlk şiirimden itibaren söylediklerimin manevi sahasında bir irtifa kesbi olmamıştır. Bu bakımdan ben birikmiş olanları bir defa, sonradan gelip de söylenmesi gerekenleri sonradan söyledim. Söyledim dediğim: Şiirle ifade ettim. Bu ifademin okuyucular eline ulaşması Edebiyat dergisiyle oldu. Okuyucuların fehmine ulaşması ise senin sonradan soracağın “yazdıklarınızla beklediğiniz sonucu aldınız mı?” sorusuna cevap teşkil edecektir.

……………………….

Şiir değeri de iki türlü gelişmektedir. Birincisi piyasa değeridir, ikincisi ise zaten değeri için bir araştırmaya muhtaç olmayan seviyedir. Piyasa değeri olanları biliyorsunuz. Her yerde okunuyorlar. Şairlerini her türlü yayın ve yayın araçlarında görmek, düşüncelerini öğrenmek mümkün. Benim şiirlerim zaten öyle her yerde okunacak seviyede de değildirler. Çoğu karşılaştığım insanlar, bana sizin şiirleriniz bize bir şeyler anlatmadı diyorlar. Yani benim şiirim onları kesmiyor. Hatta siz bile benimle bu konuşmayı yaptığınız için kınanma gibi bir tehlikeyle karşı karşıya olabilirsiniz. Zaten böyle bir soruyu şaire de sormak gerekmez. Birçok şair bildiğimiz arkadaşların üniversitelerde mezuniyet tezlerine konu olduğu göz önüne alınırsa, benim şiirim üzerinde benim bir şey söylememe ihtiyaç duymazdınız. Çünkü bu iş, eğer değer verilirse eleştirmenlerin işidir. Eleştirmenlerimizin de öyle sonu menfaatle bitmeyen veya bir cemaate veya hocaya bağlı olmayan değerlere dönüp bakmıyorlar bile. Zaten bunlardan şiire ne, bana ne.

Şiir bir haberi verirken, kendinden de haber vermez mi? Şairin haber vermeye cesaretinin yettiği malzeme hangi irtifadaysa, kendi kuvveti ve kabiliyeti de orada değil midir? Yani ilk elde başvurduğumuz malzeme: Türkçe. Daha bu dilin zahmetine katlanmadan nasıl hayalhanemizde bir bina inşa edeceğiz ki, o binanın resmini de âleme teşhir edelim, yani daha açıkçası hemen elinizin altındaki sözcüklerle ifade edilen hayatiyetin kendisini değil, alt, üst, yan, dip, sağ ve sol; ne kadar yön bulabiliyorsanız o kadar plandan bakabilmek. Şiirin kendisine de hayata da şaire de. Bunları yaparken, naklettiğiniz resmi idrak ve fehm etmesi yolunda muhatabınızı serbest bırakmak. Onun zihnine ve gönlüne hareket alanı bırakmak. En önemlisi de bu takdimden sonra dönüp okuyucunun gözünün içinde tesir aramak. Biraz amiyane olacak: Okuyucuya yalakalık etmemek. Çünkü ben adam gibi okuyucu için söylüyorum. Bu da istediğim yankıyı bulup bulmadığımın neden öyle fazla önemli olup olmadığının cevabı olsun…

(Ay Vakti, Şubat 2002, Sayı: 17)

Selami Şimşek

Şiir, insanın kalp atışları gibi hep onunladır. Bazen ona kulak verir, duyarsın, dile geti­rirsin, yazarsın, bazen de hiç duymazsın. Ama o atmaya devam eder. Onun için ne bendeniz şiirden koptum, ne de şiir bende­nizden. Akademik çalışmalar, makaleler vb. adeta şiirimizi besleyip büyüten gıdalar oldu. Akademik alanım tasavvuf tarihi, felsefesi, özellikle edebiyatı. Şiirin tasavvufla irtibatına değinmeye kalksak ayrı bir söyleşi olur. Son devrin önde gelen edebiyat tarihçisi Nihad Sami Banarlı’nın sözünü burada iktibasla yetinelim: “Tasavvuf edebiyatı, edebiyatımızı ortaya çıkarmıştır. Türk edebiyatını vücuda getiren geliştiren ve olgunlaştıran tasavvuf­tur”. Bundan dolayı kendimi biraz daha şans­lı görüyorum. Zira alanınız gereği Yesevî’nin Dîvân-ı Hikmet’ini, Yûnus’un, Eşrefoğlu’nun, Hüdâyî’nin, Şeyh Gâlib’in, Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın, Alvarlı Muhammed Lutfî’nin dîvânlarını yahut başka eserlerini okumak durumundasınız. Hele bir de şiire ilginiz varsa bal ile yağ olur. Bundan dolayı şiire zaman ayırmak gibi bir lüksünüz yok. Her an onunla hemhâlsiniz, içiçesiniz. Bazen ağlatır, bazen güldürür, bazen söyletir, bazen yazdırır, bazen küstürür, bazen susturur…

(Ay Vakti Dergisi, Mart-Nisan 2018, Sayı: 173)

Bekir Sıtkı Erdoğan

İçinden geçtim ben serbest nazımın. Her şey hızlandı, her şeyimiz değişiyor, her şeyde inkılap yapılıyor. Aruz veznini atacağız, eski edebiyatımızı atacağız, yeniden Fransızlar nasıl yapıyorsa öyle yapacağız iş buraya intikal edince buna hiç aklım ermedi. Bunu yapanların hiç birini ayıplamıyorum ben. O devirde yaşayan edebiyat tarihçisi, edebiyat öğretmeni, edebiyat profesörü bunları ayıplıyorum. Bunlar sahip çıkacaklardı. Orta okuldayken bizim hocamız serbest nazım bir şiir getirdi okudu. Bunlar iyi yazılırsa zaten divan edebiyatında var. Müstezat var. Sonra geniş müstezat haline getirildi daha sonra da serbest müstezat oldu. Efendim Orhan Veli getirdi Fransa’dan. Ne getirdi yahu getirdiğini gösterin bana? Ne getirdi ne götürdü? Gitti bugün bakın.

Bugün binlerce şairim diyen insan dolaşıyor ortalıkta. Dört bin beş bin tane şair varmış. Yahu kardeşim yapmayın böyle. Olmaz bu. Onları da ayıplamıyorum ben. Bana hanımlar geliyor düzelteyim şunlara biraz yardım edeyim diyorum. Ama bakıyorum elleri titriyor şiirini okurken. O, onun şiiri. Kimse itiraz edemez buna. Ama o şiirin bütün milletin şiiri olması için bir şairin elinden çıkması lazım. Mehmet Kaplan beye iki tane şiir gönderdim serbest nazımda. Birbirine bağlı kafiyeli filan. İkisi de çıktı dergide, çıktı ama benim için de bir uyarıda bulundu. Dikkat edin dedi şairâneye kaçıyorsunuz. Yahu ben şair olacağım tabi ki şairâneliğe kaçacağım. Ben şair olmak istiyorum. Bunları anlatıyorum bunlar çok önemli boşuna bu hale gelmedik. Yavaş yavaş göz yumuldu bunlara hep. Bunlara şiddetle tedbir alınacaktı. Binlerce yılın meydana getirilmiş bir emeği var. Bunları gördüm. Aslıma rücû ettim.

(Ay Vakti, Şubat 2005, Sayı: 53)

Sedat Umran

Ben şiirlerimi daha çok gözlemle, zeka  ve ilhamla yazarım. Yani bende coşkun duygular filan yoktur. Bilakis şiirlerime dıştan müdahale etmemek şartıyla aklın kontrolü vardır.  Ben nesnenin şiirini yazdım, eşyanın şiirini yazdım ağırlıklı olarak. Eşyayı kendi ruh ve şuuraltımı deşifre etmede bir araç olarak kullanıyorum. Çünkü bir dalga nasıl dalgakırana çarpınca daha güçlenirse, şair de bir engel aramak zorunda. Maddeye çarpıyor, oradan şuuraltında bastırılmış arzular, korkular, umutlar hepsi şuurun yüzeyine çıkıyor. Ve bu şekilde bir nevi eşya sembolizmi doğuyor. Zaten şiir hakikati anlatmaz, hakikatin insan ruhundaki sembolünü ortaya koyar. Benim şiirim de gerçekçi bir şiir değil, gerçeğin bendeki yansımasıdır. Bir nevi Ahmet Haşim, “seyredelim eşkâl-i hayatı” diyordu.

Akıl kontrol altındadır bende. Duygu coşkunluğu yoktur. Romantiklerde olduğu gibi. Romantikler de aklı kullanmışlardır. Ama benim şiirim tamamen sembol şiirdir. Duyduğum anda onun anahtarını, sembolünü ele geçirip şiiri öyle oluşturuyorum. Bugün yetmiş altı yaşımda olmama rağmen 4-5 ayda yazdığım 110 şiirim var. Onların hepsi de aklın ürünüdür. Ama onları yazarken doğrudan doğruya o duyguların verilmesi değil, akıl süzgecinden geçirilerek kağıda dökülmesi gerekiyor. Zaten hiçbir şiirimi kağıda yazmıyorum. Hep hafızamda tutuyorum. Kağıda yazarım, göndermek icap ederse.

Hatta aşk şiirlerinde bile maddeyi kullandığım bir üslup var. Bence 20. Yüzyıl şiiri bir yapı, bir kompozisyon şiiridir. Yaratıcılık üzerinde çalışmalar yapıldığını söylemeye çalışıyorum. Kelimeleri yan yana getirip onlardan bir bina yapmak herkesin harcı değildir. Ama kelimeleri suni olarak alt alta sıralamak gibi de değildir söylemek istediğim. Dili kullanmak yani. Dilin gücü ile kelimeleri sıralamak. Bu da ancak şairin içgüdüsel bir atılımı ile mümkün olur. Arı beyindeki içgüdüler şairde bir yazma zorunluluğu şeklinde doğar. Doğuştan şair olan kişi, şiiri düşünmek zorundadır. Bütün antenleri gerilidir, şiire açıktır ve hayatının her noktasında, her saniyesinde şiiri arar. Doğuştan ona bir içgüdü, bir dürtü verilmiştir. Ondan kurtulamaz. Böylece şiir bir deşarj olma, boşalma oluyor yani. Hayatın anlamını şiirde buluyorum.

Rilke’ninHerkapus’a genç bir şaire mektuplarında “gece yansı uyandığında kendi kendine sor: şiir yazmazsam ölür müyüm?” Evet ölürüm, diye cevap verirsen şiire devam et” demiştir. Şiir bir eğlence değildir, şiir bir ihtiyaçtır. Şiiri tablolaştırmak gerekiyor. Yani hayali başıboş bırakmak yanlış olur. Başıboş bırakırsanız şiir kaybolur. Bu bakımdan Alman edebiyatı şiirinde kaybeden şairler olmuştur. Momberk, şiirlerinde hayalini bırakıvermiş ve eriyip gitmiştir. Binlerce şiir yazmıştır ama ansiklopedilere ancak bir şiiri alınmıştır. Bırakıp gitmiş, kaybolmuş, yok olmuştur. Şiir hayalin üzerinde hâkimiyettir açıkçası.

İnsan metafizik olarak temellendirilmiştir. İnsan sırf madde değildir. Ruh dünyası, maddeyi aşma, bedeni aşma cehdi vardır. Şair de buradan duygu alır. Herkes ölümü tadar ama şair kadar derinliğini el-an duyan insan yoktur. Sanatkârlar onu duyar ve onun motoru, itici gücü olur. Bazı insanlar ev yapar bir eser meydana getirir, şair de ortaya koyduğu eserle ölüm korkusunu yener, Netice öyle demiştir. “Ölümü yenmek istiyorsanız, onu neşenizin yanına getirin.”

(Ay Vakti, Ekim 2001, Sayı: 17)

Abdurrahim Karakoç

Şair nereden beslenmeli? Şair önce çevresinden, sonra ülkesinden ve sonra bütün dünyadan, insanlardan, en doğrusu insandır zaten. Hitap ettiği de şairin insan olduğuna göre oradan beslenecek, kaynak o olmalıdır. İnsana hitap ederken insani kaynaklar nedir bu tartışılır. Biri der ki siyahtır biri der ki gridir, biri der ki beyaz. Bunlar da  artık şairin dünya görüşüne, ahlak görüşüne göre seçilir. Başka türlü olmaz. Ben hangi ruh hâliyle yazdığımı bilmem. Ya çok öfkelenir yazarım ben şiiri ya çok rahat olup neşelendiğim zaman yazarım. Bir de geceleyin çok yazarım ben. Sessizlik anı bana duygu verir. Yani işte her zaman yağmur yağmadığı gibi, her zaman şiir de yazılmaz. Benim ki, ya bir şiir üzerine yoğunlaşırım ya aniden gelir. Yazmaya gayret ederim.

Şiirin evrensel olabilmesi için güçlü olması lazım, imkânlar olması lazım. Millî olmadan da hiçbir şey evrensel olmaz. Şairin gücüne, zarafetine, kullandığı imajlara  bağlıdır,  neye bağlı olacak ki. Bir de içten yazılmasına samimiyetine. Yürekten yazılan bir şey kalıcı olur. Hangi ülkenin insanına okutursan okut. Bakarım mesela hiç tanımadığım bir adamın, bir yabancının memleketini de bilmiyorum Edgar Allan Poe şairdir. “Anabella” diye karısına yazar ve ölür kendisi de. Veremden ölmüş karısı. Kendisi fakir düşüyor ama müthiş bir şiir. Burada benim ülkemde de var, bunlara benzeyen. Mesela Kağızmanlı Hıfzı; iki şiiri var. İkisi de meşhur, çok yaşamamış zaten, Ermeniler öldürmüş o genç yaşta. 25 yaşında. Amcasının kızına yazdığı bir şiir var.

“Sefil baykuş ne yatarsın burada

Yok mudur vatanın ellerin hani”

diye. Çok müthiş. O da Poe’nin yazdığı şiire benzer. İkisini  de hiç ayırt etmem ben. İkisi de insanı muhatap alıyor. İkisi de aynı konuyu, sevgiyi-acıyı dile getiriyor.

Şiir sadece imge meselesi değildir. Şiiri imgelere boğmak da doğru değil ama olacak içinde. “Latifeler şakalar nasıl olsun ya Resulallah” diyorlar, Peygamber Efendimize, “yemekteki tuz gibi olsun” diyor. Ölçüye bakın siz fazla tuzlu da rahatsız eder insanı tuzsuz da. Şiirde de öyle. Sembollere imgelere falan boğmayacaksın şiiri. Ama onsuz da olmayacak yeteri kadar. Ölçüsüyle olacak her şey. Kararında olursa güzeldir.

Sanatta herkes önce millî olacak. Ben önce şuradan başladım kendimi tanıtmaya, sonra komşulardan, sonra Sincan’daki çevreden, sonra Türkiye’den başladım, sonra dışarı taşabildim. Benim komşum değildi Geoteama, ben severek okurum ama Şekspir de öyleydi. Tanıdığım birisi değildi. Ama onlar birisi Almanya’nın, birisi İngiltere’nin medarı iftiharıdır görüyorsunuz. Bizim de Fuzuli’lerimiz, işte Yunus Emre’lerimiz hatta Karacaoğlan’larımız falan bizim medarı iftiharımızdır. Bunlar küreselleşelim diye yazmadılar ama vurguları güçleri fevkaladeyi aştığı zaman onlar da kabulleniyorlar. Mevlana Avrupa beni beğensin diye yazmadı yani Mevlana’nın Mesnevisi Avrupa’ya hitap etmiyordu bulunduğu Selçuklu Devleti’ne hitap ediyordu. Sonrasında yayıldı İslâm ülkelerine ve Avrupa’ya da taştı. Senin gücün varsa dışarıya taşar. Bu mimarîde de diğer sanat dallarında da böyledir.

(Ay Vakti, Şubat-Mart 2007, Sayı: 77-78)

Bahattin Karakoç

Şiir, yeni kelimelere çağrıdır. Dünyada kullanılmamış kelime kalmamış ve biz hep aynısını tekrar ediyoruz, ben buna karşıyım. Bunu bir züğürtlük sayıyorum. Şairin amacı dili zenginleştirmek değilse, demek ki burhani değildir, rahmani değildir. Bunu sen güzelleştireceksin. Bu hak sana verilmiş. Şair yani sihir, şu bu eklemeler nedir bunu taramak lazım.

Şairim diyenler çoğaldı… Her kim yazmaya teşebbüs ederse kınamam. Taklitle başlasın, şununla başlasın, bununla başlasın ama arkasını getirsin. Kendi çatısını kendi kursun, kendi kurduğu çatı altında ev döşesin. Filan gibi yapayım, falan gibi yapayım, şöyleymiş böyleymiş, onlar çıkıyor zaten, kendisi olabilsin. Şairin eğitim amacı olması lazım, şairim ben düşündüm, her zaman düşündüm, ilkokul çocuklarından tut üniversite mezunlarına kadar insanları düşündüm. Doğal olarak, en mükemmele doğru bir yön çizdim, hedef koydum  kendime. Bunlar görece nitelendirmeler olmakla beraber, yaratılışımızdaki hikmete mebni olarak kâmil bir ahlaka sahip olma yolunda sanat yapmanın yöntemi, tezahürü ve bedeli vardır…

(Ay Vakti, Ocak-Şubat 2018, Sayı: 177)

Mehmet Atilla Maraş

Şiir, ırmak gibidir. Düzgün ve sürekli akan bir ırmak… Bir bal ırmağı hayal edebiliyor musunuz? Şiir sanatının; hayalle, rüyayla, görünmeyenle, gizli olanla, gizemi olanla bir ilişkisi var zannediyorum. Şiir, bizimle ilgili olan bütün evreni kapsar… Ülke, bütün insanlar, bütün canlılar ve bütün bir hayat benim şiirimin konusudur. İnsan ve onun yapıp ettikleri, şiirimin konusudur. Şairler etkiye açık insanlardır. Duyarlı ve duygulu insanlardır. Şairler; bakınca gören, ayrıntılara inebilen insanlardır. Bir çiçeğin açışı, bir çocuğun ağlayışı, bir karıncanın ezilişi, bir kelebeğin uçuşu, bir zulüm, bir haksızlık, bir olumsuzluk beni etkiler. Bir güzellik, bir cazibe, bütün olumlu, iyi, doğru işler, adil davranışlar, insani ve İslami olan bütün doğrulardan etkilenir, pay alırım. Şiirimi besleyen unsurlar bunlarla da kalmaz. Tarihe doğru yolculuklarımda karşılaştığım olaylar da şiirimi besler. İnsanın varoluşu, bütün bir varlık âlemi, insanın ölümü, ölüm ötesi, doğa ve topyekûn bütün bir evren beni ve şiirimi besler. Ben bir yerde inandıklarımı şiir diliyle söylerim.

(Ay Vakti, Ocak- Şubat 2019, Sayı: 178)

İhsan Işık

Ben aslında çok şiir üreten biri değilim. Yazdığım şiirlerin sayısı çok fazla değildir. Çok seçiciyim. Yazdığım 8-10 şiirden ancak bir tanesini yayımlarım ve hatta devam ettiğim için biriktirdiğim şiirlerden 80 tanesini bir gecede yakabilirim. Benim şiirlerimle birlikte eski şiirlerden seçmeleri Akrep ve Yelkovan‘da ve onlardan seçmelerle yeni şiirleri Akdeniz Kıyısında Bir Çocuk Var’da topladım.

(Ay Vakti, Eylül 2001, Sayı: 12)

Mustafa Miyasoğlu

Şiir bana göre çok özel bir tür; şairin kendini doğrudan ifade biçimidir. Başkalarını da ilgilendirecek bir niteliğe kavuştuğu zaman ortaya çıkar. İlk gençlik çağımda yazdığım şiirler ayrı bir defterde durur. Yayınlanan ilk eserim bir şiir kitabı: Rüya Çağrısı… Hocam Mehmet Kaplan bu şiirleri beğenmiş ve Hisar dergisinde yayınlamamı tavsiye etmişti. Bazıları Hisar şairleri tarafından da çok beğenilen bu şiirler kitaplaşırken Hisar Dergisi yayını olarak çıktı: Yıl 1973. Behçet Necatigil bu kitabı o dönemin önemli şiir kitapları arasında zikretti, 60 sonrası Türk şiiri arasında değerlendirdi ve hakkında pek çok yazı yayınlandı. Daha sonra çoğunluğu Edebiyat ve Yeni Sanat dergilerinde yayınlanan şiirlerden oluşan Devran (1978) yayınlandı. Bunların ardından, İslâm dünyasındaki uyanışlarla Hicrî 1400. yıl münasebetiyle oluşan duyarlıktan yola çıkan şiirlerle bir yarışmada derece alan destan denemesinden oluşan Hicret Destanı (1981) adlı şiir kitabım yayınlandı. Bunlar 1980 öncesi sanat anlayışıyla oluşan şiirlerdir ve onları bir araya getiren kitaplar defalarca basılmıştır. Bu üç kitabın Şiir Anlayışım başlıklı ön sözle basılan Şiirler (1983) de o dönemde alaka gördü. İlaveli ikinci toplu şiirler kitabım olan Bir Gülü Andıkça (1997) kısa sürede ikinci baskı yaptı. Ben hiç bir romanımdan almadığım telif ücretini bu kitabımdan aldım. Ardından 28 Şubat geldi ve 12 Eylül’ün yapamadığını yaptı: Sanat ve edebiyat hayatında inanılmaz durgunluk… Son yıllarda çokça yapılan şiir günlerine pek katılmak istemediğim için şair kimliğim gündeme gelmemiş olabilir. Hâlbuki yıllarca önce yayınladığım Çağdaş İslâmî Şiirler Antolojisi bu toplantılarda elden ele dolaştı. Hayatlarında hiç şiir kitabı görmemiş insanların önünde çıkıp şiir okumak bana pek de hoş bir şey olarak görünmüyor. Öte yandan, 80 sonrası şiiri ile fazla bir ünsiyetim olmadı. İkinci Yeni şairleri ölürken hayranları çoğaldı. Bu şiirin hortlatılmasından pek de hoşlanmadım. Beğenilmek adına sevmediğim bir şiir atmosferine girmek istemiyorum, ama kendi şiirimi sürdürüyorum: Geçen yıl yayınlanan Kalbimin Coğrafyası, benim dördüncü şiir kitabımdır. Yeni şiirlerim yanında Çanakkale Destanı denemesini geliştirmeye çalışıyorum. Bunlar tamamlanınca yayınlayacağım. Ben şiir kitaplarımın her birinin de -romanlarım gibi- ayrı birer atmosfer oluşturmasını istiyorum. Sonuçta, sel gider kum kalır sözüne itibar ederim. Şiirim kendine göre bir iklim oluşturursa okuyucusunu bulur, o zaman gündeme gelir tabii.

(Ay Vakti, Kasım 2006, Sayı: 74)

Turan Koç

Ben, şiirlerimi parmak hesabıyla yazmıyorum; ama şiirimin söyleniş tarzı ve söz diziminin yapısında ayrılmayan, bu arada dizelerdeki vurgu ve tonlamaya eşlik eden bir kafiyenin bulunduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Kaldı ki, şiirde, ölçü ve kafiyeden önce ritim önemlidir. Bir şiirin bütününü yürüten veya şiiri başından sonuna etkisi altına almış bir ritim olmadıkça, kafiye başlı başına hiçbir şey yapamaz. Hatta şu da söylenebilir: Kafiye bazı durumlarda şiiri boğabilir de. Ben, kendi adıma, şiirimin kendi akışı içinde ve şiire yük olmayacak şekilde, şirin kendi olağan sesini aşmayacak ölçüde kafiye kullandığıma inanıyorum. Ne hece vezni, ne de aruz başlı başına bir şiiri şiir kılmaya yeterlidir. Has ve halis şirin ne olduğu söz konusu olduğunda, bunlar, en sonu bir “teknik” olarak kalmak durumundadır. Şüphesiz, şiir, özü bakımından, her şeyden önce sese dayanır ve tarihte de kendisini hep sesle duyurmuştur, bunun için de sesin üstlenebileceği imkânlardan yararlanmıştır.

Şiirde “söyleyiş” ile “söyleneni birbirinden ayırmak, imkânsız denecek ölçüde güçtür. Bu durum, çok iyi bilindiği üzere, “öz-biçim ayrışmazlığı” şeklinde dile getirilir. Kısaca, en uygun sözcüklerle mükemmel bir nazma bürünmüş olan herhangi bir durum, duyuş, bulunuş, olay ve hatta düşüncenin (en iyisi bunların hepsi birden) anlatımını, başka bir anlatım düzeyine taşıyarak, o şekilde anlatmak mümkün değildir. Şiirin bu özelliği, onun hiçbir sözcüğünün yerinden oynatılamayacağı anlamına gelir…

(Ay Vakti, Kasım 2001, Sayı: 14)

Hüseyin Akın

Dünyanın hiç değişmediğini gördüğümde şiire sığındım. Şiir yazıp kendime seslenmek en iyisi idi. Çünkü ne de olsa oradaydım, orada ben vardım… Klişe ve kalıplardan sıyrılmış, söylemenin yeni imkânlarını araştıran, serbest hece, yeni hece, içeriğe yaslı form şeklinde şiirler yazıyorum. Şiir benim şahsi tecrübemdir. Gelenek hayatımda ne kadarsa yazdıklarımda da o kadardır. Ara sıra deneysel söyleyişler denediğim de olmaktadır. Dizeyi önemsiyorum. Hafızada kalırlık bir şiiri istikbale taşır. Bir şiiri o şiirde yer alan birkaç vurucu dize temsil eder. Diğer türlere göre çok daha mistik bir yerde duru şiir benim için. Düz yazının ayakaltı olma riski vardır her zaman, fakat şiirin dalları her zaman yukardadır. İnsanlığımızı test edecek olan da odur. İnsanlık sermayeye tutsak olup kapitalist yönlendirmelerle ne kadar şiirden kaçarsa kaçsın, kaçtıkça yine şiire yakalanacaktır. Başka çaresi yoktur. Şiir son çare değildir, ilk çaredir…

(Ay Vakti, Mayıs-Haziran 2017, Sayı: 168)

Mürsel Sönmez

Bu öyle “şıpın işi” bir cevap meselesi değil. Şiir denilen “şey” in varlık ve oluşun usâresi olduğunu ve evrende her bir şeyin kendince mecrasını düşünürsek bizim mahallemizden de geçtiğini; elbette geçmişe eklemlenen/beslenen, olan ve oluşan bir zuhur olduğunu söylemek mümkün. Her bir varlık damarı, ve/ya ilâhî isim mazharını bulur. Eğer sizin öz yeteneğiniz (istidâd-ı ezelîniz) sözle, hayalle, düşünce ile ve görünür ve görünmezden simge/sembol/imge devşirmekle “malül” ise şiirin albenisi sizi çeker, siz de peşinden gidersiniz. Sözcük, dize, ses ve müzik ise bu bakış yerinin dekorudur, öğrenilebilen kısmıdır. Şimdi siz buradan “anlayış” ve “unsur”u bulun bulabilirseniz.

(Ay Vakti, Mayıs-Haziran 2017, Sayı: 168)

Özcan Ünlü

Şiirlerimin durduğu yer, herhangi bir grubun veya etkinin gölgesinde kalmasın için çalışıyorum. Beğenilsin ya da beğenilmesin kendi şiirimi söylemek istiyorum. Eğer okuyucu ile bu anlamda anlaşabiliyorsam, doğru yoldayım diye düşünüyorum. Teslimiyet sonrasında yukarıda da söylediğim gibi, dize yapısı ve imgeleri farklı uzun şiirler kaleme almaya başladım. Birçoğunu “türkü” başlığı ile çıkarmayı planlıyorum ancak belki çok sonra…Sevgi şiirlerine ağırlık vermeyi de sürdürüyorum. Çünkü sevgisiz kaldığımızı ve giderek de bu anlamda içsel bir yalnızlığa doğru gittiğimizi düşünüyorum. Şunu çok açık yüreklilikle söyleyebilirim: En iyi aşk şiirlerimi Teslimiyet‘ten sonra yazmaya başladım.

Bir de şunu söylemek isterim: Ben kimsenin şiiriyle ilgilenmiyorum. Herkesin şiirini okuyorum fakat kimsenin şiiri umurumda değil. Hatta kimsenin yazdığı da… Kendi yazdığım şiirleri bile ezberimde tutmuyorum. Çünkü şiir yazılıp bitirildikten, yayımlandıktan veya kitaplaştıktan sonra artık benim olmuyor. Sadece şiirin üreticisi olarak benim ismim yer alıyor şiirlerin altında.Herkes kendi döneminin şiirini söylüyor, türküsünü söylüyor. Ve kendince söylüyor. Benim kaygım da kendi türkümü söylemek… Dolandırmadan, eğip, bükmeden…

Bu kişisel bir tercihi öne çıkarabilir ama ben, Yunus Emre, Karacaoğlan, Fuzuli, Baki ve ille Şeyh Galib dönemlerinden sonra Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç’u ilk aklıma gelen isimler olarak zikredebilirim. Bu isimlerin yanına konulabilecek yeni ve genç arkadaşlarımız da var ancak yarına taşıyacakları eserleriyle yorumlanacakları için isim veremiyorum. Burada şunu söylemek istiyorum. Her şair kendi döneminin türküsünü söylemiştir. Mevlana da, Yunus da, Necip Fazıl da… Önemli olan, bu türkünün yüz, hatta yüzlerce yıl bile aynı coşkunlukta söylenmiş olması. Bugün türküsünü söylediğimiz şairler, şiirimizin yol haritasındaki kilometre taşlarıdır.

(Ay Vakti, Haziran 2002 Sayı: 21

Mehmet Aycı

Diyelim çok yeteneklisiniz, yeni bir sesiniz var, klişeye düşmeden, kendine ait bir üslup kuracak bir yeteneğiniz var. Şiirinizin bir dergide yayınlanması size yetiyor. Olmadı kitabınızın çıkması size yetiyor. Şiir dinletilerine çağrılmanız, şair diye anılmanız, antolojilere şiirinizin girmesi size yetiyor. Birkaç metninizin yabancı dile çevrilmesi, ne bileyim internette dolaşması, bir okuyucu kitlesinin oluşması size yetiyor. Bu cümlelerin her birinde şayet ben yettim, ben oldum diyorsanız, kilitleniyorsunuz. Bu tuzağa düşmemeniz için elinizin erdiğince, gücünüzün yettiğince çalışmanız gerekiyor. Bu bir zorunluluk değil belki, ancak yetmediğini düşündüğünüz ölçüde şair/ yazar oluyorsunuz. Bütün yazdıklarım yazacaklarımın bir eskizi, bir provası dediğiniz, böyle gördüğünüz, buna inandığınız ölçüde kendinizi taze tutuyorsunuz.

(Ay Vakti, Mart-Nisan 2017, Sayı: 167)

Şakir Kurtulmuş

Şiir, şairin kişiliğinin yansımasıdır bir bakıma. Yaşamıdır bütün olarak. Yapı olarak da şiir, canlı, yaşayan, varlığını hissettiren bir güzelliğe sahiptir. Şair; bu canlıyı, alır, eker, büyümesi için her türlü beslenme imkânını hazırlar ve sanatla bütünleşen bir eser ortaya çıkarır. Şiiri öne alarak yürüyüşünü sürdürdüğü müddetçe başarılı olur. Yoksa şair kendisi şiirin önüne geçmişse şiirden kopan parçalar var demektir. Şiirin şiir esası üzerinde yol alması gerektiğine inanırım. İnsanı sırtlar, taşır şiir. İçinde insanı barındırmayan şiir kolu bacağı olmayan kötürüm birine benzer, eksik insan gibidir şiir. Öznesi insan olan şiir, asıl olan, kalıcı olandır. Şair kalbi kırık olan kişidir. O nedenle insancıl olanı, sevgi dolu, samimi olanı arayıp bulmanın peşindedir yaraları sarabilmek için. Bir de giderken geriye iz bırakır şair… Yürüyüşünden izler bırakır. O şiirdir işte, şairin geride bıraktığı yürüyüşünden kalan izidir, şiir…

(Ay Vakti, Temmuz-Ağustos 2017 Sayı: 169)

Muhsin İlyas Subaşı

Şiir, gönlümüzde, duygularımızda iz bırakır, ama kendisi izi olmayan umman gibidir, hudutları yoktur, olmamalıdır da. Çünkü manayı taşıyan ve genişçe izah eden şiirin ‘kabuk’ ve ‘öz’ü arasında hudut çizgisi bulunmaz. Bu bakımdan, iyi şiir her zaman müşterisini bulur ve tesirini gösterir.

Bana düşeni inancım ve yeteneğimin sınırları içinde yapmaya çalışıyorum. Bunun için hakkımda yazılanlarda böyle bir yorum, anlaşıldığımın ifadesidir sanırım. Şimdi iç kontak meselesine gelince, şair manevi duyarlılıkta olmak zorundadır. “Şair dindar olmasa bile Tanrı’ya en yakın insandır.” Çünkü şiir biraz ilham işidir. İlham’ın vahiyden beslenmediğini düşünmemek gerekir. Bu da insanı ister istemez Yaratıcısıyla bir iç kontağa götürür. Kim yazarsa yazsın, şiirlerin hepsinde rahmani bir öz vardır. Bu özden kaçanların yazdıkları ise kadavra şiirlerdir, bir dönem parlasa da saman alevi gibidir, parladığı gibi söner ve unutulup gider. İnsanın uhreviyetini besleyen özü olmasaydı, Yunus ve Mevlana hâlâ milyonlarca insanın dili ve gönlü olabilirler miydi?

Biliyorsunuz, şiir genelde kuma istemiyor. Bir insan, hele hele ilk gelişme döneminde tek meşgale olarak şiiri seçerse o önemli eserler üretebilir. Ama kendi duygu dünyasını diğer türlerle, mesela, romanla, hikâyeyle, denemeyle zenginleştirmeye kalkarsa, şiirin onların arasından sıyrılıp çıkması biraz zor olur. Ha, bunu başaranlar yok mu? Var elbette. Ancak özel yetenekler genelin yönlendiricisi olamaz, olmamalıdır. Bakınız, şiire başladığım ilk yirmi yılımda şiirden başka bir şeyle ilgilenmedim. Bunun içindir ki, ülkemizin birçok saygın dergisinin önemli şairleri arasında yer alabildim.

(Ay Vakti, Mayıs 2010, Sayı: 116)

Rıdvan Canım

İki şiir kitabımda yer alan şiirlerin tamamına bakarsanız, ağırlıklı olarak aşk, güzellik düşüncesi, ayrılık ve hüzün temalarının ağırlıklı olarak işlendiğini görürsünüz. Ama ben de bunları şimdi fark edebiliyorum. Esasen hiçbir zaman bu temaları işlemek için şiir yazmadım, diyebilirim. Şiiri aramaya da çıkmadım hiç. Şiirler bazen kelimeler halinde, bazen mısralar halinde geldiler ben de yazıya geçirdim. Bazen gecenin yarısında, bazen gündüzün ortasında. Şiir, elbette bir yoğunlaşma işidir ama ben özellikle yoğunlaşmaya da çalışmadım. Zaten onlar gelince ister istemez yoğunlaşmışsınız demektir.

Ama şunu bilhassa söylemeliyim ki, şiirle bir şekilde -yani gerek şair olarak, gerekse okuyucu olarak- kim ilgileniyorsa işe eski şiirimizi tanımakla başlamalı derim ben. Bugün, çağdaş şairlerimizin eski şiirimizin mana okyanuslarından çıkaracağı inanılmaz güzellikte inciler bulunduğuna, bulunacağına inanıyorum ben. Bu imgeleri eski formlar içinde ifade zorunluluğu da yok üstelik. Bunlar için yepyeni şiir formları da pekâlâ kullanılabilir.

Belki, şunu da eklemem yerinde olur diye düşünüyorum: Şair çirkinliklere, kaba ve çirkin sözlere iltifat etmemelidir. Kötü ve çirkin söz malzemesiyle güzellik sarayı inşa edemezsiniz. Güzelliklerin dünyası olan “edebiyat”ın içinde zaten bunların yeri olamaz. Şair, söylediklerinden sorumlu olduğunu/olacağını da unutmamalı. Yeri ve zamanı geldiğinde Hakk’ın ve hakikatin haykıran sesi olabilmelidir.

 (Ay Vakti, Temmuz-Ağustos 2018, Sayı: 175)

Adem Özbay

Hz. Peygamber hiçbir misafirine Kaside-i Bürde şairine yaptığı gibi hırkasını çıkartıp giydirmemiştir. Yine bütün savaşlarda önce şairi Hassan bin Sabit’i önden sürer, O’nun karşı tarafın şairleriyle münazaraya girmesini isterdi. Hassan bin Sabit’in şiiriyle başlayan hiçbir savaş kaybedilmemiştir. Bunları şunun için söylüyorum şiir toplum hayatından en etkisiz olduğu bir zamanda bile inanılmaz bir aksiyonerliği barındırır içinde. Bakınız İslam düşüncesinin nesillere aktarılması genellikle şairler yoluyla olmuştur. Bizim son elli yılımıza damga vuranlar yine şairlerdir: MehmedÂkif, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Akif İnan, İsmet Özel

(Ay Vakti, Temmuz 2002, Sayı: 22)

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Bir-İki Erzurum / Şeref Akbaba
Sonsuz Senfoni / Semra Saraç
Karaboyun Durağı / Ferhat Öksüz
Yazgı / Yavuz Ertürk
Ayna Geçitlerinde Bir Beyaz Karanfil / Güven Fatsa
Tümünü Göster