Böyle Birdenbire

Birden.

Böyle birden.

Birdenbire.

Böyle birdenbire.

Böyledir. Bu böyledir. Ansızındır. Zamana, mekâna bağlı olmaksızın. Hiç beklenmedik anda, hiç umulmadık yerde olur, oluşur: Birdenbire. Başka bir nedensellik, başka bir sebep, süreç sonuçla; başka bir yasa başka bir sosyoloji veya oluşa etki eden başka bir kuvvetle birdenbire.

Tam da hayatımıza, varlığımıza çok boyutlu etkilerini birdenbire yaşadığımız pandemi sürecinde, sanata, düşünceye farklı içeriklerle ilgiler geliştirmeye imkân veren ortamı da dikkate alanlar, hakikati örten perdenin birdenbire aralandığını da fark ederler, ediyor olmalılar. Anlık bir şimşek çakmasının parlaklığıyla fark ettiğimizi sandığımız olay veya olgularla anladığımız, esasen zamanla, mekânla sınırlanmayan bir gerçekliğin en yalın anlaşılacağı bir olgunlaşma, bir kesişme, yoğunlaşma ile belirgin olandır. Birdenbire olduğunu sandıklarımız kim bilir kaç uzun yıllardır hazırlanmıştır. Ve yine zamana, hayata karşı acelesi olmayan nice hakikatler bir bakmışsın ruhun birdenbire hareketlenmesi ile anlaşılır olmuştur. Biz birçok hakikati olgusal sonuçları ve bize dokunan yanları ile fark ettiğimiz için, birçok şeyin süreçten bağımsızmış gibi birdenbire olduğu yanılgısına düşeriz. Beklenmedik olaylar, sadece zihinsel kurgu ve hazırlıklarımız itibariyle bizim beklemediğimiz olaylardır. Zamanın ruhunu, diyalektiğini okumak, muhtemel şaşkınlıkların önünü alabilir. Bu bize arzularımıza uygun bir dış dünya beklemek yerine anlayış ve değerlendirmemizi en geniş ölçeği tarih ve zaman olan akışa göre yapma tutarlığı kazandırır. Gündelik telaşların darlıklara, dar açılarına rağmen hayata geniş açıdan bakmalıdır. Sanat işte bu dar aralıktan, ara kesitten bütün bir hayatı, hakikati görmek, gözlemlemek, fark etmektir.

İşte böyle birdenbire.

Anladığımız, anlamadığımız ölçü ve işleyişle birdenbire. Nedensiz gibi açıklamasız gibi. Niçin böyle olur, nasıl olur? Ansızın, belli etmeksizin, seslenmeksizin, haber vermeksizin, bizler hazırlıksızken. Kurmamışken, tasarlamamışken, öngörmemişken her şey birden durur, birden durulur, değişir. Varoluş sürprizleri, hayata sorunsuz hazırlanmayı, hayatı sorunsuz sürdürmeyi imkânsız kılar. Belki de tecrübe dediğimiz birikimin özünde bu imkânsızlığı anlamak vardır. Birden başkalaşır, farklılaşır her şey, birden değişir, birden bozulur, birden düzelir. Gökyüzü birdenbire, az sonra denizi göreceksin birdenbire, güneş, bahar, çiçek birdenbire. Birdenbire kopar tufan. Kar ve güneş, ırmak ve ateş birdenbire! Bu böyledir; kurguya gelmez. Planlar tutmaz, öngörüler yanılır. Aşk birdenbire. İman, küfür birdenbire. Acı, sevinç, akıl, sezgi, unutma, hatırlama, yaklaşma, uzaklaşma birdenbire. Varlık, yokluk, hayat, ölüm, imkân, imkânsızlık, sevgi, şiddet, nefret, hasret, özlem birdenbire. Yol, yapım, yıkım, yürüyüş, çöküş, kalkış, doğruluş, diriliş, uyanış birdenbire. Bu birdenbireler, hayatın bize esprili, bize sürpriz gelen yasası, yansımasıdır.

Birdenbire bazen bir şaka, bazen bir korku, bazen ümit, müjde, bazen talih, kader, birdenbire bir aydınlanma, bir karanlık, bir çıkış, bir çare, bir çözümdür. Birdenbire varlığın, hayatın öngörülmez, kestirilmez boyutu gibidir. Bu hususiyeti ile içinde heyecanı, merakı, kaygıyı, beklentiyi, coşkuyu, büyüyü, cazibeyi aynı anda taşır. Ve yine bu hususiyeti ile filozofun, sanatçının meselâ bir şairin, ressamın, hususen de öykücünün, romancının ilhamına yön ve hareket veren aralıktır. ‘Birdenbire’ sanatçıyı yoğunlaştıran, sanatçının yoğunlaştığı andır. O an öyle bir şimşek çakar ki, karanlıkta kalmış tüm figürler, renkler, ritimler, sesler, şekiller, imgeler, ölçüler, oranlar, kurgular, semboller aydınlanır. Bulanıklık gider, tıkanıklık aşılır, sorun çözülür. O düşünceler, olaylar birdenbire farklı açılım ve bambaşka nitelik kazanmasalardı bizi şaşırtmayan hayatların aktarılması ilgimizi cezp edecek eserlere dönüşmezdi. Sanatçı bu birdenbire oluşların dengesini, kıvamını iyi düzenlediği ölçüde başarılıdır. Bunu başarmak için kendi kurgularımızla biçimlendirmek istediğimiz sentetik, yavan dünyalar yerine sonsuz zenginliği sonsuz şaşkınlıklar, hayretler köpürten hayatlara bakmaları yeterlidir. Şaşkınlık, hayret, merak öğrenme isteği uyandıran en kışkırtıcı ruh halleridir. Klasikler esasen tam da bu yönleri ile hayata yakın olmaları sebebi ile etkilidirler. Sadece insanın kalbine erdemlerin canlandırıcı cevherini koymayacak, bunu en derin duygulanım ile birlikte başaracaksın. Varlığı olduğu gibi görme çabası dışında her türlü zorlama yaklaşımlar sanat esrini hayatın ritminden, ahenginden, ikliminden uzaklaştırır. Tolstoy bu sebeple büyük sanatçıdır. Dostoyevski bunun için. Wagner, Rimbaut, Kemal Tahir bunun için. Tam da burada ancak bir hayatın yükleneceği, bir hayata yüklenecek temel insani değerlerin birçok durumda felsefeyi de aşan inceliklerle ifadesi ise gerçek bir ustalıktır. Bu ifade, hakikatin bütün bir insan ruhunda karşılığını bulması halinde, nesnel ve öznel uyumun bütünlüğüne işaret etmektedir. Ve sanat her şey yolunda gidiyorken, mesajını ‘birdenbire’ derin bir iç yankıyla, metafizik sarsıntıyla verir. Birdenbire.

Kim bilir belki de bu bize birdenbire oluyor gözüken şey bizim birdenbire anladığımız, Bir’denBir’e gidişimizdir. Şaşılması gereken enfüste, afakta olan değil, bizim oluşu algılayışımız, fark edişimizdir. Olması gerekmeyen olmuyordur. Olmaması gereken oluyor değildir. Doğru yerde, zamanda olmayan, oluşmayan bizdeki anlam, bizim anlamımızdır. Olan zaten oluyordu, olan zaten oluyordur da ancak biz henüz varlığımızla ilişkilendirmenin tesiri altına girdik. Veya varlımıza, hayatımıza dokunan yanlarını henüz fark ettik. Kendi varlığımız, serüvenimiz de dâhil bütün bu olanlar, görüngüler neyin nesi? Varlık ve hayat ne kadar gerçek, ne kadar rüya? Ne kadar hakiki, ne kadar fani? Hayalimize, düşüncemize, sezgimize, değen dokunan, sesimiz, nefesimiz, sezgimiz ne kadar gerçek, ne kadar sanal? Ne kadar önemli, ne kadar önemsiz? Ne kadar derin, ne kadar sathi? Gerçek diye yaşadıklarımız bir rüyadan mı ibaret? Bir rüyayı gerçek diye mi yaşıyoruz? Bir Uzakdoğu dervişinin dediği gibi bu hayat içinde bizler “rüyasında kelebek gören bir insan mı yoksa rüyasında insan olduğunu gören bir kelebek miyiz?” Hayatı ve varlığı sanal ve gerçek arası bir salınımda anlamlandırmaya çalışırsanız, bu tartışmadan uzak duramazsınız. Uzak duramayışla başlayan olgunlaşma süreci Sadık Yalsızuçanlar’ın ‘Birdenbire’ adlı romanında konu ettiği gibi Mustafa üzerinden Bir’den Bir’e gitme sürecidir. Roman, zamanı, zemini önemsizleştiren metafizik arka fonun beslemesiyle ‘Bir’ ve ‘nokta’ üzerinden sembolleştirilen tevhidi bağışın anlatımıdır. Bütün devirler, devinimler, dönüşümler Bir’den gelir tekrar Bir’e gider. Ve tekamül bire doğru ‘birdenbire’ olur. Bu oluş birdenbire diye özetlenir. Zorlanırsa işin sufili öne çıkarıcı tarzda böyle fantastik yanı da yok değil yani.

İşte yine her şey böyle birdenbire.

Bir şeyin her şeyle ilişkili olduğu, olmak zorunda olduğu bu salınımda her an her şey olabilir. Her an her şeyin olması varlığın, sonsuzluğuna, hayatın çeşitliliğine aykırı değildir. Bilakis o sonsuzluğu sınırlı, dar kalıplar, denklemler, dengeler içinde kavramaya, yaşamaya koşullanmak hakikatin sırrını, mahiyetini, varlığın işleyişindeki özü bilememektir. Her şey değişir, çeşitlenir ama değişmeyen, hep aynı kalan Bir şey vardır.  O üst akla, üstün akla, üst iradeye, üstün iradeye teslim olanlar kader planında her sürprize açık ve hazırlıklı olanlardır. Her an yeni bir durumla karşılaşacaklarının bilincinde olarak öze ilişkin hakikati göz ardı etmemek onların gerçek şiarıdır. Bütün bu birdenbire değişimler, birdenbire sürprizler karşısında insanı mahcup etmeyecek ve her birdenbire oluşla da nitelik değiştirmeyecek hakikate bağlıdırlar. Belki de gerçek felsefenin, gerçek sanatın, düşünürün asıl hazırlandığı, insanı hazırladığı asıl mesele budur, burasıdır. Dar açımızdan, kısa mesafeden içine girdiğimiz hayatta bize sürpriz gelen birçok şeyin üst ideası kadim ontolojik meselemiz olarak tebarüz eder. Varlık, hayat, ölüm, iman, aşk, anlam, kader, irade, vicdan, birdenbire oluşların anlık etkileri ile hele konjonktürel etkileri ile değişmeyen kadim varoluşsal meselelerdir. Oyunun, üstelik hakikati gizlemeyi amaçlayan oyunun günlük perdeleri aralanınca, arkada, derinlerde bu kadim meseleler tüm yalın görünümüyle vuzuha çıkar.

Hayat bütün kurgularımızı, tasarılarımızı aşan esnekliği, büyüsü ile akıp gider, akıp gidiyor. Biz bir kahraman, bir yazar, bir okur olarak onu kendi özelimiz, örneğimiz üzerinden izlerken birden tahminleri aşan, beklentilerimizi, umutlarımızı boşa çıkaran bir gelişme olur. Eğer böyle olmasa hayatın da, o hayatı konu eden eserin de tılsımı, cazibesi kalmayacaktı. İnsan değişiklik karşısında heyecan duyar. Kendisine heyecan verecek değişikliği merak eder. Eeserlerini hayata, hayatı eserlerine yaklaştıran sanatçılar hayatın sürprizlerini birbiri ile iyi örer, ilişkilendirirler. Sanat eserinin başarısı bu birdenbire gelişmelerin birbirini tamamlayan, destekleyen, hazırlayan incelikli esprisine bağlıdır. İşte tam da bu pandemi günlerinde sanki hepimiz kahramanı olduğumuz muazzam devasa bir romanı yaşar olduk. Birdenbire iklim değişti. Birdenbire ışık, birdenbire karanlık, birdenbire rüzgâr. Yol birden bitti. Yürüyüş birden durdu. Toplantı, buluşma, konuşma birden sonlandı. Ticaret, üretim, yolculuk, eğitim kesintiye uğradı. Aile içinden sokağa, sınıfa, şirketten derneğe, kamuya kadar sokaklar, koridorlar, otobüsler, uçaklar salonlar, parklar bütün insan ilişkileri birden durdu, birdenbire dondu. Giden gelmedi, gelen gidemedi. Yakın uzak oldu. Uzak sanalla özdeşti. Sanal uzağı yakına getirdi. Gerçeğin, dokunamadığımız yanları hayatımıza girdi. Sanal gerçeğin yerini aldı. Bütün bunlar hep birdenbire oldu. Hayat, soyut ressamlara ilham verecek gibi veya Tarkovsky yapımı bir film gibi akmaya başladır. Görünenin göründüğü gibi olmadığı bir dünya: Zengin motif ve çağrışımlarıyla tam da düşünürlere, sanatçılara ilham verecek bir dünya. Birdenbire kolera, birdenbire Veba, birdenbire Korona!. Marquez ‘Kolera Günlerinde Aşk’ı yazdı. Ama O, daha çok bir ömür bekleyişle trajediye dönüşen aşk üzerine yoğunlaştı. Romanın final sayılacak en vurucu sahnelerinden birinde, ‘gemi’ ve ‘sarı bayrak’ motifleri, sonsuzluğa dönük buluşmanın etkisini yoğunlaştıran sembollerdi. Daha yeni 2014’te dünyadan ayrılan sanatçı, şimdi yazsaydı belki “Korona Günlerinde Aşk” diye adlandıracaktı eserini. Camus’nün Veba’sı çok güçlü insan ilişkileri üzerinden sosyal, siyasal mesajları da ustalıkla tartışan bir eserdir. Yazıldığı günden beri tartışılan Oran’daki Veba salgını ile tam da bugün yaşadığımza benzer sorunlara yoğunlaştı. Demek ki sorunlar bir olunca sorumluluklar benzeşiyor. Yaşadığımız çağın dijital iletişim ve erişim sistemlerinin anlık ve küresel etkilerini bir yana korsak (ki bu büyük bir fark ve özelliktir) Veba’da işaret edilen tüm konuları benzer veya farklı boyutları ile bizler yaşıyoruz. (Pandemi sürecinde gözlenen insan davranışlarından, diktatoryal egemenlik, şiddet ve emperyalizme başkaldırı ile insanın kendini gerçekleştirme meselesine kadar. Ne ki, bu tarz inceleme ve eleştiriler belki başka bir yazının konusu edilebilir.)

Bütün bunlar birden oldu, birdenbire oldu. Birdenbire dünya, hayat, insan, insan ilişkileri değişti. Birileri sanki bilinmeyen bir sistemi birdenbire harekete geçirdi! Böyle bile olsa bariz bir değişimin sanata, siyasete, eğitime, ekonomiye, sosyal düzene yansımalarını tüm etkileriyle yaşıyoruz. Her şey birden oldu. Birdenbire oldu. Tam da sembol, imge, içerik, fenomen, kurgu, yöntem olarak sanatın besleneceği, sanatçıyı besleyecek konu alanları, duyarlıklar, yaklaşımlar oluşmaktadır. Bundan böyle sanat da sanatçımız da yeni bir açılım yapmak durumunda olacaktır, olmalıdır.  

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Bir-İki Erzurum / Şeref Akbaba
Sonsuz Senfoni / Semra Saraç
Karaboyun Durağı / Ferhat Öksüz
Yazgı / Yavuz Ertürk
Ayna Geçitlerinde Bir Beyaz Karanfil / Güven Fatsa
Tümünü Göster