Cezada Elif İkrârı

226
Görüntüleme

11. masalları sevmeyi bilenler masal gibi yaşarlarmış öyle giyinir, öyle yürür, öyle bakar ve öyle konuşurlarmış güldüler mi masal açarmış yanaklarında kızıl ağladılar mı zümrüt dökülürmüş gözlerinden sonra o masal, mutlu mes’ûd sürermiş sonsuza kadar…Sırtını dönüp dünyaya uyuyakaldığında Ayşemin, Daye hâlâ onun sorularına veremediği cevaplar arasında gidip geliyordu. “Ben” diye mırıldandı onun yumuşak soluklarını dinlerken, “ben nereden bileyim cevap vermek için doğru anın geldiğini?” Her şeyi anlatsa da boşaltsa şu yükü. Her şeyi dökse de hafiflese ağırlığı. Ona ait olmayan her şeyi atırverse de kurtulsa… Olmaz mıydı? Yasağı koyan nereden bilebilirdi ki şu andan sonra? İnsan kolayı seçmez. İlle de tırmanacak, ille de düşüp yaralanacak, ille de hırpalanıp tokat yiyecek, bu hayatta hep verecek, verirken hem çoğalıp hem eksilecek, hem tamamlanacak; ille de çağlayacak, taşacak, dökülüp devrilecek de sonra sakin bir liman bulup sığınacak. Daye de bırakıverdi kendisini döşeğe. Şimdi sıra rüyaların akıntısına kapılmaktaydı ferahlamak için belki, soluklanmak için belki, bıraktığı yerden daha güçlü yeniden başlayabilmek için belki.herkesin rüyası başkadır, sırlar orada özgür dolanır anlayana.kimi hatırlanır, kimi unutulur gider de kimse rüyaları gerçek hayattan saymaz.oysa rüyalar sahibinden başkasına açılmaz.Nefes nefese daldığı rüyadan gözlerini açtığında Ayşemin, “Dadı!” diye seslendi alnı ter içinde kalmış, saçları terden sırılsıklam olmuş; bütün vücudu korkudan mı, heyecandan mı yay gibi gerilmişti. “Buradayım” diye yanına koştu Daye. Hep oradaydı. Yıllardır hep onun yanıbaşındaydı. “Ben ne zaman doğdum?” diye telâşla sordu iki eliyle Daye’nin kollarını sımsıkı yakalayarak. “Şevval ayının ikinci Pazartesi, sabaha karşı tam da gün ağarırken” dedi Daye. “Orada mıydın? Sen de orada mıydın?” Ayşemin hırçındı, sabırsızdı, konuşurken dudakları titriyordu. Kan çanağına dönmüş gözlerini Daye’nin üzerine atılmaya hazır bir kaplan dikkatiyle hedefine odaklamıştı. “Oradaydım?” diye hızla karşılık verdi Daye. “Oradaydım, bir kapının arkasında korkuyla bekliyordum. Korkudan yerimden kıpırdayamıyor, kıpırdarsam beni farkederler diye taş kesilmiş kaderimde açılacak yeni sayfayı bekliyordum.” Elleri gevşedi Ayşemin’in yavaşça, Daye kendisini kurtarır kurtarmaz geriye doğru atılıverdi. Şimdi mekân değiştirmişti sanki. O günün o saatine kayıvermişti. Sesi titrek, bakışları bir noktaya sabit, tane tane söylüyordu her bir kelimeyi. “Birden biri kapıyı öne çekiverdi. Kimdi, nasıl bilmişti? Orada öylece kalakaldım en mahrem hâlime birileri tanık olmuş gibi utanmış, korkudan beyaza kesmiş, belki nefessizlikten morarmış… Tam senin doğduğun andı. Kimse izinsiz orada bulunmamın cezasını düşünebilecek hâlde değildi, ama seni aklayıp paklayıp benim kucağıma verdiler. ‘Neden ben?’ diye hiç soramadım. Belki benim de cezam buydu.” “Ceza” diye mırıldandı Ayşemin. “Kimin cezası, kimin vazifesi, kimin kararı, kimin kaderi, kimin hayat çizgisi?” “Sen ‘ceza’ dersin, oysa lütuftur sana” dedi içindeki ses. “Bilemezsin, nedir gerçekten iyi olan, nedir gerçekten doğru olan ya da nedir gerçek bir hata. Her doğrunun yanıltan tarafı, her iyinin başka yöne doğru uzanan geniş bir açısı vardır.” Umursamadı sesi Ayşemin. “Neden beni sana verdiler Daye?” “Bilmem, bilemem! Sormadım ki. Soramazdım ki! Herkesi vermezler mi birilerine? Bana verilen de sen oldun?” Daha fazla devam edemedi Daye. Bakışlarını kaçırdı. Küçük pencereden dışarıyı görmeye çalıştı. Aklında dolanan cümlelerden ve onların şekillendirdiği manzaradan başka hiçbir şey göremedi. “Seni kime vermişler Daye? Sen doğduğunda seni kime vermişler?” Kelimeler tane tane ve vurguluydu.“Bir nehir kenarında köhne bir samanlıkta doğmuşum ben. Tam da sarayın askerleri nehir kenarında dinlenirken. ‘Annesi öldü’ diyerek o askerlerden birisinin kucağına bırakıvermişler beni. Gerçekten öldü mü bilmem. Ben de o askerin mi cezasıydım bilmem?” Ayşemin yeni doğmuş bir bebeği tutan askeri canladırmaya çalıştı, bir de genç bir kızın kollarına bırakılan bebeği. “Ya gerçekten böyle olmadıysa! Ya başkalarının bizim için yazdığı öykülerin içine atılıyorsak. Ya o köhne samanlık hiç olmadıysa senin geçmişinde!” dedi Ayşemin acımasızca. “Borcunu ödemen için sana bir de bebek verildi” diye mırıldandı sonra daha sakin, ama taşı yerine fırlatmış olarak. “Söyle bana, ben borcumu nasıl ödeyeceğim?” Daye ona baktı, yıllardır ona bakıyordu zaten.“Belli ki ben bu borcu henüz ödeyemedim.” dedi sıkılgan. “Hâlâ seninleyim. Hâlâ o cezanın içindeyim. Var mıdır her cezanın bir sonu? Yoksa ceza diye bir şey hiç olmadı da hayatı mı biz ceza sandık? Yanıldık mı? Ve anlatılanlar öyle olmasa bile artık ne farkeder ki, ister sarayda doğ senin gibi, ister bir samanlıkta benim gibi… İkimiz de sarayda yaşamadık mı?” Şimdi Daye atılan o taşı güvenle yakalamış, alıp bir kenara yavaşça koymuştu bu sözleriyle.“Yanıla yanıla yanılmamayı öğreneceksin” diye fısıldadı ses. “Yanıldıkça keskinleşecek bakışların, yanıldıkça hızlanacak kavrayışın, yanıldıkça daha sağlam atacaksın adımlarını. Yanılmadan yürüyemez, yanıldığını anlamadan ilerleyemezsin.” “Neden?” diye çınladı Ayşemin’in sesi. “Sorular tehlikelidir. Sorular günü aydınlatabildiği gibi aynı günü karanlığa da boğabilir. Önce sormayı öğrenmeli, sonra sormaya cesaret etmeli. Düşün şimdi, cevaplarla karşılaşmaya var mı senin cesaretin?”“Ne yapmalı?” diye mırıldandı Ayşemin. Başını yastığa dayayıp yüzünü duvara döndüğünde içi daraldıkça daraldı. “Okumalı…” dedi ses. O an üç kere tıkladı kapı. Sıray o her şeyi çözmüş ifadesiyle süzüldüğünde içeri Ayşemin’in canı daha da acıdı. “Sen” dedi yattığı yerden başını ona doğru çevirip, “sen kimin ellerine verildin?” Sıray döşeğin kenarına çöküp derin derin baktı ona, onun küçük bir alana sıkışmışlığına, çırpınışına, hezeyanına, dilemmasına… “Seni bekleyen satırlar varmış, tozlu raflarda gizli öyküler varmış, o öykülerde sayısız yollar varmış yürümeyi bilene.” Ayşemin hiç istekli görünmüyordu, “dinlenmeliyim” dedi sadece. “Gönül yorgunluğu kendini dinlemekle geçmez” karşılığını verdi Sıray bir demet tebessümle beraber. “Kızma kendine” dedi ses. “Kızma kimseye, olması gerekenler herkes için nasıl oluyorsa ve nasıl hiçkimse bu olması gerekenleri değiştiremiyorsa, sen de senin için olacakları görmek için bekleyeceksin.” Ayşemin çaresiz kalktı yerinden, saçlarını elleriyle düzeltti. Daye’ye baktı sonra. Bu bakışta neler vardı ya da neler yoktu ki! “Yine beklemek düştü bahtımıza dadı” dedi ona doğru eğilerek. “Bahar bitecek, biz o baharı bile göremedik henüz. Hep kışları yaşadık, hep kıştayız üstelik. Çiçekler hep başkası için açtı bugüne kadar, biz o çiçekleri ne gördük ne de koklayabildik. Nehir kıyısında susuz, çölde gölgesiz, yolda tâkatsiz, yol boyu hep kimsesiz kaldık.” Daye sessizce dinledi Ayşemin’i. Odadan çıkışlarına aldırmadan öylece oturdu kaldı, ellerini kucağında bağlayarak. Yıllarca akıttığı gözyaşlarına yenilerini eklemeye başladığını Ayşemin yine göremedi.  kendinle barışacaksın önce, önce kendini affedeceksin. zamanın kıymetini de onu kaybetmeden önce bileceksin. neyden yoksun olduğun değil önemli olan, neye sahip olduğun; ama yitirmeden önce varlığını farkedeceksin. herkesin talebi başkadır, başkadır ona varmak için harcadığı emek sen herkese değil, ne göreceğini düşünmeden önce kendine bakacaksın.“Okurken sıkılmaz mıyım ben?” diye sordu Ayşemin, güneşin altında bu sefer dik bir yokuştan aşağı doğru inerken. “Ne okuyacağını, nasıl okuyacağını bilirsen okumaktan sıkılmazsın” dedi Sıray. “Nasıl bileceğim, nasıl bulacağım?”dedi Ayşemin tedirgin. “Okurken onu yaşamayı dene, içine gir yazılanların. Orada olursan ondan bir parça olursun, okurken okunursun. Belki de aradığın her şeyi orada bulursun. Kaybolmayı bile!”“Kaybolmak” diye mırıldandı Ayşemin. “Nasıl ve nerede kaybolur insan?” diye sordu ses. “Yolundan saptığında mı, anlamaya başladığında mı ya da hepten uykuya daldığında mı? Belki de bulunmak istemediğinde…” Ayşemin sesi dinlemek istemedi bu kez. “Nereye gidiyoruz?” diye sordu açık havanın verdiği ferahlıkla biraz canlanmış bir şekilde. Aklına kaybolmak düşmüştü işte. O zaten kaybolduğu yerden çıkmaya çalışmıyor muydu, daha ne kadar kaybolabilirdi? “El-Atîk Kütüphansi’ne gidiyoruz” karşılığını verdi Sıray.  “Ama biz oraya kaybolmadan varacağız.”

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Yusuf Peygamber İle Yusufçuk Kuşu / Faik Öcal
D. Ali Taşçı İle Uygarlığa Aşkla Direnmek Üzerine…... / İsmail Sezer & Yunus Çakır
Savaş ve Deprem / Ay Vakti
Cezada Elif İkrârı / Naz Ferniba
Nisan Müzakeresi / Şeref Akbaba
Tümünü Göster