Kırıkları

Demek gittin. Gittiğin; yolların ıssızlığından, şehrin kimsesizliliğinden belli. Alınmamış öçlerden, bedeli ödenmemiş hayallerden belli gittiğin. Gecelere sinen kan kokusundan, gülen yüzleri uzaklaşmış aynalardan belli gittiğin. Hâlbuki gitmeyecektin, gidecektik. Bu liman bizi uğurlayacak, bizi salıverecekti azgın dalgalara; bir annenin bebeğini salıverdiği gibi hayata. Seni salıverdi, seni uğurladı liman. Şimdi benim saçlarımı dağıtan bu hafif rüzgâr, ancak ölümün sardığı sessizlikte fark edilebilecek dalgaların sesleri sana yön gösteriyor olmalı. Yön benim neyime mi diyorsun? Haklısın. Gittin. Gitmişliğinin yönü, yokluğunun sağı solu olur mu?

            Belli ki iz sürer gibi gözlerin yerde gelmişsin limana. Gözlerinin izinden ağarmış yollar. Ağarmışlıkları takip ederek ben de senin geldiğin yoldan geldim limana. Burada durmuşsun, kalbin küt küt atmış. Saatine son bir kez bakmış, arkana son bir defa bakmamışsın. Elveda dememişsin. Ağlamamışsın. Uykuda olduğundan gittiğini bilmeyen şehir, ağlamamış arkandan. Uyku bilmeyen hayaller bilmiş gittiğini, ben bilmişim düş ortağımı yitirdiğimi. Fakat şimdi ağlamak lütfu uzak bana, yalnızca içime haykırıyorum. Burnumu kan kokun yakıyor.

            Sessizliğin dokunulmaz büyüsünü, acıyla miyavlayarak hızla önümden geçip kaybolan kedi bozuyor. Sulara çarpıyor miyavlama sesi; fakat ses, aksetmiyor sulardan. Yan taraftaki çöpten çıkmış kedi. Burada çöp varmış demek. Çöp kokar, çöp çirkindir fakat şimdi haykırıyor sanki. Sularda akis bulmayan kedinin sesine aksini veren; deterjan kutularının, eski elbiselerin, sigara izmaritlerinin, küflenmiş ekmek parçalarının, balık kılçıklarının, giyecek hâli kalmamış yorgun bir ayakkabının, ayna kırıklarının haykırışı bu. Kedinin irkilip acıyla miyavlaması ayna kırıklarından olsa gerek. Ayna kırıklarına değmiş eli veya ağzı. Kan bulaşığı var ayna parçalarında, bir de birazdan şehri terk edecek olan ay parçaları. Ayna kırıklarında parça parça sırıtıyor ay. Ah kan kokun! Nasıl arınırım bu kokudan? Parçalasam parçalasam da ayın peşine taksam yarın gece geri gelir mi kokun? Senden kalan bir bu koku, bir de şehrin hazmedemediği, benim sahiplenemediğim hayallerimiz. Şimdi o da şehrin sindiremediği çöp olmuşlarla beraber, şehrin sindiremediklerine sinmiş kokuyor. Şehir kokuyor hazmedemediklerinde. Çöp olmuşlar değil kokan, ondan çöp olmuşların haykırışları da. Sokak lambaları görevini tamamladı, aynı anda derin bir uykuya gömülüverdiler. Şehrin gürültüsü başlayacak, kokusu artacak birazdan. O gürültüde uyuyabilecek mi lambalar? Artan kokular arasında hâlâ  olacak mı kan kokun?

            Ne ümitlerle başlamıştı gece. Yıllardır yâd ellere, nadan gönüllere düşer diye en ücra köşelerde biriktirdiğimiz hayallerimize ulaşacaktık gecenin sonunda. Bazen bir kulaç, bir dalga boyu yakınımıza gelen, bazen şehrin korkutup asırlarca ötelere kaçırdığı hayallerimiz. Bazen cesaret veren, yön gösteren; bazen önümüze set olup dikilen rüzgâr. Kovan, kovalayan şehir…

            Hasan Kaptan’ın evindeydik gece. Ömrü gemilerde geçmiş, anlattığı korsan hikâyelerini heyecanla dinlediğimiz Hasan Kaptan’ın evinde. Hasan Kaptan’ı umursamazdı şehir. O da şehri umursamazdı. Bir tek bizi önemser, bir tek bize anlatırdı hikâyelerini. Giderdi Hasan Kaptan, gelirdi, tekrar gider ve… Bir gün gitmiş ve bir daha gelmemişti.          Bende “gideceğim” lafı babamla her kavga edişimizde beni teskine çalışan, babamla aramda mekik dokuyan anneme savurduğum bir tehdit olmuştu. Annem de önce vazgeçirmeye çalışır olmayınca, “gidersin gider, Hasan Kaptan da gitti. Nereye gidersen git dünyanın sonu aynı yere varıyor.” derdi. Dünyanın sonunu başka yere vardırmak için miydi bu şehirden gitme, yolları sıla eyleme isteğimiz?

            Zar zor bitirdiğimiz liseden sonra babanın hastalığı ile beraber sen başladın aynada insanları kendine beğendirmeye. Makas da dans ederdi âdeta elinde. İşini seviyor muydun? Ben senin yanına gelip de limandan, martılardan, son uğurlanan geminin ahenkle sularda salınışından bahsederken senin susuşun, bir denizin dalgalarına kendini bırakıvermişliğinin sükûnetinden mi, yoksa elindeki makasın saçlar üzerindeki raksına kendini kaptırıvermişliğinden miydi? Sen, yolcu olarak değil, köklerine bağlı olarak mı doğmuştun? Hayallerimiz ortak değil de sen benim hayallerime mi kafa sallamıştın? Sığamıyoruz bu şehre derken sığamayan ben miydim bu şehre?  Sen bu topraklarda öleceklerden miydin? Çok geç, bu soruları sormak için artık çok geç. Neden son ana kadar?

            Hasan Kaptan’ın, yalnız bizim girip çıktığımız evinde binbir güçlükle daldığım uykudan ayna şangırtılarıyla uyanmıştım. Gitmek için çok erkendi fakat seni hazırlanmış bir vaziyette görmüştüm. Sessiz sedasız olmamıştı hazırlanışın. Hasan Kaptan’ın küflü, kenarı kırık aynası sana ihanet etmiş; sıvası dökük duvardan bir dökülen de o olmuştu. Neler oluyor? Neden?  Daha gözlerimi ovalamaya vakit bulamadan ilk kavgamız. İlk defa bağırmıştın bana, haykırmıştın belki yıllarca söyleyemediklerini. Belki ilk defa duymuştum sesini, ilk defa hissetmiştim seni. “Gelmeyeceğim”mi demiştin? “Yalnız gideceğim” mi? Neden hazırlanmıştın, vakit henüz çok erkenken? Ah kan kokun! Dövüşe dönen kavgamız, elime geçen ayna kırığı ve kan kokun?

            Neden kavga etmiştik? Neden gidememiştik? Neden susmuş susmuş da… Düşlediğimiz gibi olmayabilirdi ama tüm gelişlerimde heyecanla hikâyelerimi dinleyen, tüm gidişlerimde bana el sallayan birisi olurdu. Her şey nasıl bir anda…

            “İyi arkadaşlardı.” dedi şehir. “Anlayamadım neden böyle oldu?” dedi şehir. “Hasan Kaptan’ın hatası, hep o ayarttı çocukları. Yanlış şeyler soktu çocukların kafasına.” dedi şehir. Suçladı, yargıladı; idam etti, affetti şehir. Anlayamadı gitti şehir.

            Yıllarca kan kokunu taşıdım burnumda. Ne rutubetli odalarda uzandığım küf kokulu yataklar, ne ekşimiş yemekler silebildi bu kokuyu burnumdan. Yıllarca cevapsız sorular taşıdım durdum. Ne sıvası dökük dört gri duvar cevaplayabildi sorularımı; ne,  haykırdıklarında,  güldüklerinde,  ağladıklarında,  konuştuklarında daha bir muammaya dönüşen adamlar. Ve yıllar yollar sonra limandayım. “Bedelini ödedin.” dedi şehir, salıverdi beni. Bedeli ödemedim, ödeyemedim. Ödesem kan kokunu getirmezdim beraberimde.

            Artık dünya gri, deniz gri, gök gri, gece gri, çöpler gri, saçlarımı dağıtan rüzgâr gri. Griliği ve kan kokunu sulara bırakacağım. Gün ışıyacak, ortalık karışacak. Sesler seslere, kokular kokulara ulanacak. Çöpten acıyla miyavlayarak bir kedi fırlayacak. Çöpten tarafa bakacak limandakiler. Ay, aynaları çoktan terk etmiş olacak o vakitte; artık kan kokusu duyulmaz olacak.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

187. SAYI / TEMMUZ-AĞUSTOS 2020 / Ay Vakti
Vusul.. Usûl.. Velhasıl.. / Şeref Akbaba
Saklı Mektuplar-104 / Şiraze
Aforizmalar / Naz
İki Sufinin Mücadelesi / Enes Güllü
Tümünü Göster