Sandık

Sandığın gönlü geniştir. Bir sırrı saklar. Toprak misali ne bırakılsa içine kabullenir. Herkes kendinde olanı koyar sandığın içine. Dışının süsü püsü göz boyasa da kapağı aralayınca açığa çıkar her şey. Ağızdan çıkan söz gibi. Ne varsa içeride o dışarıya vurur. Sandık, hayatı görmüş geçirmiş, işin hikmetine ermiş bir bilge gibidir. Onun içine mücevher de koysan, eski libas koyup tavan arasına da kaldırsan sandık, varlığa da yokluğa da aynı mesafededir.

Ben ilahım!’ diyen Firavun’un kibrini yıkacak bir sırdır sandığın taşıdığı. Sandık, kendine sığınanı saklar. Annesinin Firavun’dan gizleyip Nil’e bıraktığı Musa, bir hediye gibi Firavun’un sarayına gelir sandıkla. Firavun’un korku dolu rüyasında işaret edilen İsrailoğulları soyundan bir bebek değil, Asiye’ye Allah’tan bir hediyedir Musa. Firavun’un himayesinde, Firavun’un evlatlığıdır. Bir sırdır, Firavun’un çözmeye gücünün yetmediği.

Yunus..O, gemiye binmeden süt limandı deniz. Aniden patlayan fırtınayla gemi bir sağa bir sola yalpalıyordu şimdi. Ancak bir gemi, efendisinden kaçmış köle taşırsa hareket edemezdi. Bu korkunç çalkantı, yolcunun artık gemiden inmesi gerektiğinin işaretiydi. Çünkü gemi değil bir balıktı Yunus’un denizdeki sandığı. Bir balığın karnı ona korunak yapıldı. Yerin kat kat derinliklerinden gelen tesbih ve münacaattan sonra vakti gelince karnını secdegah edinen tövbekârı balık sahile bıraktı.

Muhammed’ül Emin emanetleri sakladı bir sandıkta. O emanetler hicretle sahiplerine teslim edildi. O, Medine’ye doğru yola koyuldu. Onun geleceği muştusuyla yollara döküldü Medineliler. Şehirlerine şeref vermiş bir Resul gelmektedir. Güneş başka doğar o gün. Bir nur süzülür şehrin üzerinden. Kalpler sevinçten coşmuş, diller şarkılar söylemektedir. “Ay doğdu üzerimize/Veda tepesinden./Şükür gerekti bizlere/Allah’a davetinden

Gönüller bulandığında gönlü teskin etmenin aracıdır, hakikatin ispatıdır sandık. Yaşamın bir özetidir. Delil olur suizan edenlerin aldanışına. Ömer bin Abdülaziz’in vefatından sonra, onun  yalnız başına kaldığı odasında bulunan  sandıkta hazine bulmayı ümit edenler olur. Oysa o sandıkta onun ibadet esnasında kullandığı kaba kumaştan elbisesi vardır. Şahittir Ömer’e, dünyaya hiç meyletmediğine.

Şiir yazmak, sandık oymak gibidir. Muzaffer Erdost: “Divan şairi, ilkin şiiri öğrenir biçimiyle, biçemiyle, özüyle, içeriğiyle; aynı biçimde aynı şeyleri kendine özgü söylemenin uğraşına koyulur. Divanlar doldurur. Oymalı sandık, süslemeli vazo yapar gibi. Şiiri bir sandık, bir vazo olarak alır, onu kendine özgü oyalar, bezer.” der.  Şiir ve sandık,  içini duygularla harmanlar, kalemiyle oyar. Nuri Pakdil, şair İlhami Çiçek vefat ettiğinde, onun ölümünün ardından cenazesinde, “Şiir sandığını torağa gömdük.” demiştir. Şiir gibi naif, kısa ve anlamlı bir hayat… 

Bazen sandık, içi dolu bir kitaptır. Yolunu bekler köy çocukları; kitaba, bilgiye hasret.  O gülen, sıcacık gözleriyle alkış tutarlar sandığı görünce. Derdin bulaşmıştır artık. Klasikler elden ele dolaşır. Gidilemeyen kütüphane bir aşık, iki sandık ve bir eşekle silkinir, ayaklanır. Uzak olan yollar, kitaplarla yakınlaşır.  Dağdan gürül gürül gelen suyun önündeki engeli kaldırırsan su nasıl çağıldar, kitaba hasret çocuklar da öyle çağıldar işte. Uykusundan uyanan dev şimdi cehaletle, nemelazımcılıkla savaşabilir. Beyinlerdeki ayrık otlarını tek tek ayıklayabilir. Havasız kalmış loş odalara yepyeni pencere açabilir. Tarımı da öğretir, kimyayı, matematiği de. Dininin güzellikleri tomurcuk bir gül gibi o kitaplarda karşısına çıkar. Susuz kalmış gönüller nasıl da yeşillenir.

Mukaddes emanetler onunla taşındı.

Hazineler..

Meyveler, sebzeler, eşyalar..Asırlarca.

Daha neler, neler.                                            

Bir çocuk için tavan arasındaki sandık, gizemli bir mağaranın kapısı gibi davetkârdır. Ancak izin de yoktur öyle hemen açmaya.  Yalnız kalındığında ilk koşulan yerdir tavan arası. Hiç görmediği anneanne ve dedenin eşyalarıyla dolu bu sandık ölümün ayırıcılığının sembolü gibidir. Bir zamanlar bu evde uyuyan, uyanan, gülen, şarkı söyleyen, yemek pişiren, yorulan, hastalanan insanların varlıklarının şahidi bu sandıklardır. Sesleri duyulur kapağı aralanınca. Kulağını dikkatle ver. Can kulağını..

Geleceği anne şefkatiyle kucaklar bir sandık. İleri görüşlü bir anneannenin sandığında torunu yerli tohumlar bulur. Sağlıklı yaşamın, cinsi tükenmiş ürünlerin ambarı oluverir bir çeyiz sandığı. Bir nine, sadaka-i cariyelerini torununun elinden yeşertmek istemiş belli ki.  Kaç eve katkısız tohumlardan üretilen meyve sebze girdi kim bilir?

Sandık, emanet edileni saklamayı bilir. Emindir o. Güvenilirdir. Koyduğun gibi bulursun bıraktığını. Güvenilir bir dosta sır emanet eder gibi. Yangında, depremde, savaşta bile kendini düşünmez, aklı emanet edilendedir. Peygamberin suikast anında emanetleri kolladığı gibi. Anadolu, Çanakkale’de diğerkâmlığını, azmini, fedakarlığını emanet etmiştir sandığın içine. Sabırlıdır sandık, acele etmez. Sükunetle göğüsler zamanı; korkmaz yaşlanmaktan, eskimekten, yıpranmaktan. Kabullenmiştir bırakıldığı yeri. İsyan etmez, savaşmaz. Bir derviş edasıyla çeker zamanın tesbihini. “Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler.” der gibi. Hanlara, saraylara gidince övünmez. Saraydan, öksüz bir kızın evine yollanırken gücenmez.

Acıyı paylaşır bir sandık. Ucu yanık mektupları, resimleri, içi kurutulmuş çiçek dolu hatıra defterlerini özenle basar göğsüne. Ne iyi bir dinleyicidir. Ne engindir göğsü. Anlatanın iplik iplik sağar göğsünden hüzünlerini de ‘of’ demez. Unutup gitseler yıllarca açmasalar da kapağını küsmez. Geceleri en baştan okur ezbere bildiği mektupların her satırını. Bebek yastığına ninni söyleyip sallar, duyduğu masalları anlatır usanmadan. Yeniden kapağını aralayanlar anıları çoğalmış bulur, kapağı kapatamazlar. Hayallere de kucak açar. Bir genç kızın çeyizlerine gözü gibi bakar, naftalin kokularıyla dalar tatlı hülyalara. Gelin sandığı olunca kapağından mutluluk saçar, nakış işlemeli örtüsüyle. Kıpır kıpır yerinde duramaz bu mutlu yuvaya şahit olunca. Bebek yastığını sandıktan hiç çıkaramayan bir kadının yalnızlığına da teselli olur. Kulağına gelen çatırdama seslerini beğenmez; olgunluğundan ödün vermeden, heyecana kapılmadan sabırla bekler. İçindekiler hızla boşaltılıp bir eskici dükkânında tozlu eşyaların arasında yerini alınca bu işin geri dönüşü olmadığını anlar. İçi burkulmaz mı, burkulur. Naftalin kokusunu kaybeder, rutubet ve farelerle savaşmayı öğrenir. Gün gelir hobi sandığı oluverir. İçi; kitaplar, anı defterleri, boyalar, fırçalar, kumaşlar, rengârenk taşlar, çeşit çeşit kavanozlar, kurutulmuş çiçekler, sabunlarla dolu olarak devam eder zamanı seyre dalmaya.

Bazı sandıklarsa hiç açılmaz. Neyime gerek bu yaştan sonra, der sahibi. Fakir fukara çeyizlerine dağıtır sandıktakileri. Evlenememiş bir kızın açılmamış çeyiz sandığı, ucu aralanmamış hayallerin hüzünlü kapısıdır. Bir başkası yüzünü silecek o işlemeli havluya. Varsın silsin sandıkta lekelenmesinden iyidir.

Ortalığa saçmak istemediğimizi sandıkta gizleriz. Bazı şeylerin göz önünde durması ağır gelir, düşüncelere daldırır; akıp giden zamana, bugüne tutunmamızı zorlaştırır. Hatırası olan eşyaları atamayız da arada yoklamak istediğimizde sandığı aralar ellerimiz. Vazgeçilmezimizdir sandık. Vazgeçilmezlerimizi saklarız sandıkta. Hayatta anıları hatırlayacak kimseleri kalmayınca bırakıldıkları eskici dükkânı, sandıklar için huzurevi gibidir. Kapıya bakar dururlar.

Sandıklar sadıktırlar, anılar onlarda baki kalır. Geceleri el ayak çekilince anıları yâd ederler. Sandıklar vefalıdır. Siz onları unutsanız da onlar sizi hiç  unutmazlar.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Vusul.. Usûl.. Velhasıl.. / Şeref Akbaba
Saklı Mektuplar-104 / Şiraze
Aforizmalar / Naz
İki Sufinin Mücadelesi / Enes Güllü
Uzaktan Uzağa / Ömer Eski
Tümünü Göster