Camda Bir Çift Göz

204
Görüntüleme

Islık çalarak okuduğum uzun bir şiirdi geçen her tren…Camlardan kollarını dışarıya sarkıtan, daha önce hiç görmediğim donuk yüzlü insanlara el sallayarak geçmişti benim çocukluğum. Ben başımı yastığa koyduktan sonra geçen ‘Doğu Ekspresi’nin veda çığlıkları benim için tatlı bir ninniydi sanki. Beklemek hakikatti, binmekse bir rüya! Tren ağır ağır geçerken mahallenin orta yerinden, yarı açık kapılarda arzı endam eden kondüktörler, siyah beyaz bir filmin karesiydiler. Çocuk yüreğimin toprağına düşen tohum yıllar sonra boy verirken, ben ilk kez bir trene binmek üzereydim.Güneşin cömert ışınlarıyla ışıl ışıl göz alan raylar bozkırın bağrına kardeşlik adına saplanmış özgürlük vadeden nurdan iki mızraktı sanki. Dörtnala bozkırda koşan siyah yaban taylarının toynaklarından yankılanan bir sesti tüm ovayı kaplayan. İşte görünmüştü ardındaki taylara baş çeken, duman renkli yelesini boynundan eğerine doğru tarayan kara küheylan! Güçlü ve özgürdü, umarsızca kişnerken.Her çocuk gibi bende geçen her trenle hiç bilmediğim yerlere gitmek isterdim. Hemen her gece ailem bir Eshab-ı Kehf uykusuna bürünse, sihirli bir el o gece geçecek ilk trene beni bindirse ve sabah kimse uyanmadan odama dönebilsem diye hayal ederdim… Bu hayal hiç gerçek olmadı. Biz çocuklar her ikindi serinliğinde bir birlerimizin örgü süveterlerinden tutar tek bir ağızdan çufçuflayarak avunurduk; soğuk kuyu taşıyla döşenmiş küçük garın etrafında. Hep en önde olmaktan haz duyardım. Kara küheylanın dizginleri benim küçük, pamuk ellerimde olmalıydı.Trenin gidiş dönüş saatlerini en çok biz çocuklar bilirdik sanki. Fakat dönüşüne pek az çocuk şahit olmuştu ve anlatırlarken sanki bir Cumhuriyet Bayramında fener alayının havai fişeklerle geçişinden bahsedercesine ballandırarak anlatırlardı. Çünkü tren gece yarısından hemen sonra girerdi bu kasaba istasyonuna. Bir başkaydı kara küheylanın karanlığı yırtarak, geceyi tatlı uykusundan uyandırarak geçişi.Hayallerimin ürküttüğü, rüyalarımdan korktuğum yaşlara gelmiştim ve ilk kez bir trenin içindeydim…Muhabbet kozasını ören birer ipek böceğiydi kompartımanda herkes. Birinin çantasından çıkan ekmek hepsini doyuracak kadar bereketliydi. Aldığımız hava kadar tabii, başımızın üzerindeki gökyüzü kadar içtendi, trenin yolcusuna kattığı samimiyet.  Trenin sesi çok önceden aşina olduğumuz tatlı bir melodiydi sanki. Ya o elimizi tutamaklardan tutup basamağa ayağımızı koyduğumuzda önce yüzümüzü sonra tüm bedenimizi saran sıcak iklim! Sanki yıllardır oturduğumuz, hatta doğup büyüdüğümüz mahalleye gelmişçesine bizi ısıtan his… Ya o bizimmiş gibi hemen benimseyip hiç bırakmayacakmış gibi sahiplendiğimiz muşamba koltuklar; evimiz kadar rahattı… Vagonların pencerelerinden sarkan pembe çiçekli begonyalar, bayrak kırmızısı açalyalar birde duvarlara tırmanan sarmaşıklar olsa!  Sanki birazdan o pencerelerden birinin perdesi aralanacak, camdan sarkan mütebessim nine bizi çaya çağıracaktı… Trenler bizden bir parçaydı. Bir keresinde öylesine şaşırıp kalmıştım ki; karşımda oturan kasketli adamın birazdan çantasından çıkaracağı çiviyi aynanın hemen yanına çakıp babasının siyah beyaz resmini asacağı anı hayal edip beklemeye bile başlamıştım… Vagonlar, ceylan yağına batırılmış bir ipe teker teker dizilmiş nazar boncuğundan bir tespihti ve her kompartıman farklı bir yakarışın terennümüyle cezbelenerek cepheye mermi taşıyan bir Elifti… Tren uyuya kalmış bir gecenin sükûnetine hayat veriyor, diri olmanın hazzını tekrar tekrar yaşatıyordu.Her istasyon bir mabetti sanki. Umut vardı, sevda vardı her tuğlasında. Her hayalin içindeki aşk kadar harç vardı sıvasında… Kimi savaşta karargâh kimi yol vermez zemheride sığınaktı. Her tren yolcusunun sırtında doyumsuz bir sabır vardı, bavul bavul yüklenen umuttu aslında. Tasalar hep bir önceki garda kalırdı, umutsa yolun sonuna kadar! Geçilen her karanlık tünel içimizin dehlizlerinden kutsanmış bir aydınlığa çıkmak kadar güzeldi… Her yolculuğun sonunda kendine varırdı insan, kendini bulurdu. Belki de ilk kez kendimle baş başa kalmak, kendimi bilmek adına fırsat bulmuştum bu samimi ortamda. Kimi zaman buğulu dalgın gözlerle bakarken kimi zaman buğulu bir camın ardından çiğ düşmüş bir sonbahar sabahını arıyordum, kesik uykularım arasında her yolcu kadar! İstasyonlar tatlı aşkların yaşandığı nice âşıklara tanık mekânlardı. Kimi gün gelen bir yolcu kadar neşeli, kimi gün el sallayan gurbetçi kadar elemliydi. Kimi zaman bir bahar müjdesi, kimi zaman ilikleri donduran zemherinin habercisiydi; baştan aşağıya buz tutmuş bir çeşmenin musluğunda salınan son bir damla kadar saf olan bu taş binalar. Buz tutan her çeşme, bir mevsim saatiydi aslında! Ve bir öğle vakti, tarihe tanık bu çeşmeler tüm susamışlıklarıyla buzdan elbisesini soyunduğunda, damla damla gelen badem yeşili giyinmiş kutlu bir bahardı.Lakabının kara olduğuna bakmayın, aydınlıktır onun yüzü. Şimendifer gelişmişlik demekti. Enfes ıtırlarla yıkanmış ipekli kumaşları, envai çeşit Acem halılarını ipek yolu boyunca taşıyan bir kervandı yol boyunca dizilmiş her tren. Ve garlar; sıcacık, hiç eskimeyen yüzleriyle birer kervansaraydı.Ben içimde, trene ilk binen çocuğun sevinciyle kozasını yırtan bir kelebektim. Çocuklar treni niçin sever, rüyalarında bile niçin trene biner! O kocaman kapkara ürkütücü duran şey neden bir çocuk ruhunu okşayacak kadar samimi ve saftı. Bir çocuğun dünyasında tren görmek ayrıcalık, trene binmekse tarifsiz bir hazdı. Kırık mızrabın tele hasretinin bestesiydi rayları döverken çınlayan lokomotifin sesi.Tren ve köprüler… Biri Mevlana diğeri Şems! Her ikisi de hayattı. Aşktı! Hele o taş köprüler, sırtlarında binlerce sevda çeken, bağrını kırlangıçlara, tarla kuşlarına ev eden köprüler! Sevenler kavuşsun diye kollarını iki yamaca dayamış iyi kalpli bir devin taş kesilmesiydi. Bu fedakârlıklarına hürmeten dip diri ayaktaydı köprüler, en az bizim kadar onlarda nefes alıyorlardı. Kimi tek gözlü, namı diğer ‘Tepe Göz’ ama şirin mi şirin, kimi üç kemerli ama sessiz; binlerce kez yaşanmış bir hikâyeyi anlatıyorlardı.Trende mekânın içindeydim zamanın dışında. Bekleyende bendim, beklenende. Kimi zaman ilkyazın içimizi ısıtan sıcağını, kimi zaman gelen sonbaharın pastel tonlarını seyrettim kompartıman camında… “Buharlı trene ilk bindiğimde orduda yedek subaydım” diye söze başladı, eskiden diye devam etti sık sık göz göze geldiğimiz ve her bakışımızı bir gülücükle geçiştirdiğimiz ihtiyar adam: Vasıtaların bu kadar çok olmadığı, yolların her yere öyle kolayca varmadığı zamanlardan dem vurdu. Dilinin ucunda “Bir tren efsanesi” diyerek başlayıp bir türlü tamamlayamadığı bir çığ habercisinden haber verecekti.Şöyle bir dikleşiyor, lafa başlamak için gırtlağını temizler gibi yapıp “eskiden adam boyu kar yağardı” diyerek söze giriyor… Çığ habercisi bir adam; herkesin dikkatini çekiyor aslında. Sonra derin bir nefes alıp usul usul konuşuyor. “Zemheri tüm şiddetiyle bastırmıştı, dışarıda buz kesen bir ayaz vardı. Biz sıcacık bir kompartıman içindeydik, tren dağların arasından usul usul karı uyandırmadan salınarak geçiyordu. Yoksa apansız bir çığ inerdi dağlardan, hayalleri yutan. İşte böyle bir yoldu bizimki: Anadolu olduğu gibi kara teslim. Ama yol mutlak bitmeliydi. İlaç gitmeliydi, mühimmat gitmeliydi, içinde muhabbet, içinde dua, içinde yavuklusunun saçından bir kaç tel saklı postalar Mehmetçiğin eline geçmeliydi… Usul usul yaklaşmıştık bir gara. Rayların hemen önünde neredeyse kardan bir adam hiç acele etmeden, bir elinde idare lambası diğerinde uzunca bir sırık geçti trenin önüne ve usul usul yürüdü; uyuyan bebeği uyandırmamak ister gibiydi. Trende onun peşinde, sarp yamaçları kıvrılarak bölen bir boğazın içinden saatlerce ilerledi. O adam bu mevsimde geçecek her trenin önünde kimi zaman sabaha kadar hiç konuşmadan gidermiş. Onun işi gelecek çığı makinistlere haber vermekmiş. O adam günlük hayatında da hep fısıltıyla muhabbet edermiş. Korkarmış ki beklenen beklenmedik bir anda gelmesin!” Sanki o zemheri ayazını yeniden yaşamışçasına ürperiyor, ellerini üşümüşçesine bir araya getirip birbirine sürtüyor, bense o konuşurken ağzından çıkan buharı sanki görebiliyordum.Aklım bunu bir türlü algılayamadı. Tüm mihenk taşlarım yerinden oynadı sanki. Tüm gece, gün gibi aşikâr bir dağ ayazında bir trenin önünde sabahlamak, bir başına, korumasız, yapayalnız! Varlığından haberdar olduğum, tanımaktan mutluluk duyduğum demiryollarının kaşları kar, kar beyaz bıyığı buz tutmuş gizli kahramanına inanılmaz bir hayranlık duydum… Lokomotif düdüğüyle merhaba derken arkadaki vagonlar bir ayrılık vabestesiyle el salladı. Trenimiz yamaçlarına ağır ağır çıkılan bir dağ kadar, etrafından kıvrılarak geçilen mavi göl kadar doğadan bir parçaydı ve bir o kadar da yakışmaktaydı.İpi kopmuş, sanki üçü beşi hasbel kader bir arada kalmış boncuk taneleri gibi iğreti duran vagonların yıllardır kendi kaderine terk edildiği aşikârdı. Belli ki ‘Devlet Demir Yolları’nın demirbaş listesinden silineli hayli zaman olmuştu. Fakat bu vagonlar kadar eski ama demirbaş listesinde hala kayıtlı beyaz pala bıyıkları, briyantinli beyaz saçlarıyla ihtiyarca bir adam! Demiryollarına zimmetli şapkası ve üniformasıyla bu adam o olmalıydı. O korkusuz çığ habercisi! Yorgun metalleri pasa teslim, tahta aksamları kurda kuşa çoktan ev olan, çoğu zaman yolcusu olmayan istasyonda gördüğüm bu adam ondan başkası olamazdı. Ben o adamın çığ habercisi olduğuna inanmak istiyordum. İlk tren yolculuğumda, bir demiryolu efsanesini içimdeki küçük çocukla yaşamak istiyordum. Paşanın emrindeki mühimmat sevki tüm gerçekliğiyle bir bir canlanıyordu sanki. Her şey o günkü kadar tazeydi…Her tren camı, enfes filmlerin gösterildiği yazlık bir sinemanın ışıklı perdesiydi aslında. Renkler aslına en uygun, figüranlar makyajsızdı.Bugün güneş sevgilisini incitmeden sessizce takip eden gizli bir âşık gibiydi. Sıcacık! Gün boyu trenimizin peşindeydi. Şimdi ise; güneş gruba varıp usul usul kendini cılız bir kızıla bürürken, dağların ardından usul usul yükselen ay, incecik siluetiyle peşimizdeydi. Havanın kararmasıyla çantalardan birer ikişer çıkarılan kahvaltılılardan muhkem bir sofra kuruldu. Sanki yıllar öncesinden birbirini tanıyormuşçasına üç beş zeytine, bir dilim peynire ortak arayan insanların davetleri daha yemeden doyuruyordu karnımızı. Bir bakmışız bir pastane, birde bakmışız ki muhabbetli bir çay ocağındaydık sanki. Her istasyonda içimde sakladığım aşk tazelenmekteydi. Simitçiler, ısrarcı limonata satıcıları: Onlar bile gözüme hoş görünmekteydi. Trenin içinde uğuldayan -mişli geçmiş zaman hikâyeleri karanlıkla cilveleşen idare lambasının titrek alevi kadar samimiydi.Her trenin bir künyesi vardı. Şirin bir Anadolu garında trenimiz durmuştu ki; bir kaç ihtiyar künyesini okuyup yeleğinin cebinden çıkardığı köstekli saatini kontrol ettikten sonra trene göre ayarladı saatini.Her kapının ardında ayrı bir dünya saklıydı. Yolculardan kimi sılayı vuslata dönüştüren hazzın tam ortasında, kimi ayrılığın ipe sapa gelmez acısıyla kıvranırken hepimizin ruh hali yüzümüze çizilmiş en son haritaydı. Kimimizin yüzünde Kızılırmak’ta bir mehtap silueti, kimimizde ikindi hüznü vardı. Uzak bir düşün hüzün kırıntıları düşmüştü sanki tüm şehre. İçli bir yaşayışın yüklendiği hüzün yaz yağmurları gibi çiseliyordu. Yitik bir dünyayı özleyen insanlar vardı. Yitirilmiş sevgililer giderken yanlarında hep en son gitmesi gerekeni götürdüler. En son gitmesi gerekenler hep ilk gidenler oldu her nedense! Trenin camından salınan kadın ‘buğulu gözlerinde, son bir kez olsun, bana bakan seni görmek istiyorum’ diye haykırırken tren yürümeye başlamıştı bile.Kara küheylanın yükü kendinden de ağırdı.El değmemiş bakir bozkırın yamaçlarında koşan yaban tayları gibiydik. Alıçları gagalayan ardıç kuşları kadar iştahlı, ters istikamete uçan turnalar kadar göçmendik. Karaçalıların arkasından cesurca doğrulup bakan, bir müddet trenle aynı istikamete koşan, sonra ansızın bir delikte kaybolan gelincikler kadar sevimliydik.Kekik kokulu yamaçlarda keçilerini otlatan, sarı saçlarının örgüsü iki yanına düşmüş çilli kıza el sallarken en az onun kadar neşeliydik.Trenimiz Anadolu’nun paha biçilmez muhabbet kumaşını el emeği göz nuru nakış nakış işleyen bir kanaviçe iğnesiydi. Tüm gece lokomotifin karanlığı yırtan ışığı, gözlerimin pırıltısıyla köylerin kıyısında dolandı. Mor salkımlı leylakların, iğde çalılarının bezediği bozkır akşamlarını baba şefkatiyle koklarken, ben içimde gezdirdiğim çocukla beraber harman serinliğinde, safran kokularını üzerime yorgan edip derin bir uykuya daldım…

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Yusuf Peygamber İle Yusufçuk Kuşu / Faik Öcal
D. Ali Taşçı İle Uygarlığa Aşkla Direnmek Üzerine…... / İsmail Sezer & Yunus Çakır
Savaş ve Deprem / Ay Vakti
Cezada Elif İkrârı / Naz
Nisan Müzakeresi / Şeref Akbaba
Tümünü Göster