Sanatın İnsanla İmtihanı

Modern insanın ruhsal sefaletiyle yozlaşan sanat, derinliğini kaybetti. Sanat; derin bir sezgi, ince bir kavrayış, vazgeçilmez bir uyum ve ölçünün kompozisyonuyla var olur.  Sıradan olan, sanat olamaz. Etiğin ve estetiğin elini eteğini çektiği bir toplumda sanat adına icra edilen her işte hedonist bir çirkinlik tezahür etmeye başlar. Fıtrî olandan, kalpten uzaklaşan “insanın çirkinliği”, sanatla asla bağdaşmaz. Sığ bir sanat felsefesiyle özgün ve ideal olana ulaşmanın imkânsızlığı ortadayken maddeyi ve materyalist anlayışı öne çıkaran doktrinlerin “unique/biricik” sanat eseri ortaya koyamayacağı muhakkaktır. Bugün içi boşaltılan pek çok kavram gibi sanat ve sanatçı kavramı da aslî anlamından uzaklaşmıştır. Kime sanatçı dendiğini, sanat olarak adlandırılan faaliyetlerin gerçekte sanat olup olmadığını değerlendirdiğimizde durumun içler acısı olduğunu tespit ederiz. Hedonist sergide teşhir edilen sözde sanatçının icra ettiği “şey”in sanat olmadığı aşikârdır. Zira “beğeni” değil “beğendirme” kaygısının ağır bastığı dışsal görüngelerin sanat eseri üretme ihtimali yoktur. Çünkü sanat, doğrudan doğruya içselliğin estetik değer üretme eylemidir.

Sanatın nedensizliği ruha yakın olmasından ileri gelir. İnsanın varlığını sanatla bilmesi, sanatla ifade etmesi belki de ontoloji açısından en anlamlı olgulardan biridir. İnsanın esin, coşku ve esriklikle varlıkta estetik bir kaygıyla bütünleşmesi, kemâlât bakımından büyük bir olgunluğa işaret eder. Sanatsal uyum ve karşıtlık daha çok bu noktada anlam kazanır. Çağları aşıp gelen sanat eserlerindeki estetik beğeninin aslında ne olduğuna bakılması gerekir. Burada sorulması gereken asıl soru şudur: “Sanatın hangi özelliği onu ölümsüz, hangi yönü olumsuz kılar? Sanat ve değer bağlamında bu sorunun cevabı “ölçü” kavramıyla çeşitli değerlendirmeler ışığında verilebilir. Lakin iyi-kötü, güzel-çirkin, yararlı-yararsız gibi karşıt nitelikler dışında farklı değer yargılarının öncelenmesi gerektiğini düşünüyoruz. Sanat, içsel zenginliği görünür kıldığında taklidî olandan uzaklaşmış olur. Estetik kaygı taşımayan bir sanatçının “ben’in ideal yaratıcılığı”yla zaman ve mekân koşullarına göre değişmeyen bir değer üretmesi mümkün müdür? Aşkın olana ulaşma kaygısıyla meydana getirilen eserin ihtiva ettiği özellik, pek tabiidir ki taklidî olandan farklıdır. Sanatın siyasî ve ekonomik değeri, müzayede bakımından bir “eder”i karşılasa da gerçekte bir kıymet-i harbiye taşımadığı bilinmelidir. Zira siyasî ve ekonomik tartı, sanat eserini “doğallığından” uzaklaştırır, kendisi dışında başka bir “nesne”ye dönüşmesine neden olur.

Sanat dünyasında bir değer söz konusu olacaksa bu öncelikle sanatçının kendi eserine ve estetik kaygıyla sanatı değerlendiren muhatabı için olmalıdır. Sanat eserinin gerçek muhatabıyla -okur, dinleyici, seyirci, sanatsever- karşı karşıya geldiğinde kazandığı anlam bütün maddi ölçülerin, değerlerin üstündedir. Bu bağlamda estetik değer ölçümünün mahiyeti önemlidir. Eserin ne ile ölçüldüğü nasıl ölçüldüğü bu sayede anlam kazanmış olacaktır.

Mutlak Güzel’in bir yansıması olarak daimî bir estetik duruşu betimleyen ruh, her şeyden önce bilinci hatta bilinçaltını güzellikleri keşfe zorlar. Bu keşif iştiyakı, yüzeysel değil çoğunlukla derinlikli bir arzuyu ifade eder. Sanatın oluşumunda ruhun bu derinlikli yapısı, fıtrî özelliği, insanı/sanatçıyı harekete geçiren ilk adımın gizil gücüne işaret eder. Evlerimizin sokağından şehrin meydanına uzanan yaşam koridorlarında estetik bir denge yoksa -ki bugün maalesef yok- biz bu keşif iştiyakını çoktan kaybettik demektir. Hâlbuki bir dönem şehreminine bağlı hassa mimarları bu estetik dengeyi hassas bir biçimde korumuş, şehrin bir kimliğe sahip olduğunu, mimarînin “beton yığını”ndan çok daha başka bir şey olduğunu yaptıklarıyla adeta haykırmışlardır.

Tüketen, tükettikçe tükenen modern insan, yozlaşan taraflarını göremeyecek kadar körleşmiştir. Kendi trajedisinin farkına varamayan insan, sefil bir hayatı nobranca yaşamaya devam ediyor. Sanatla, sanat nesnesiyle ilişki kurmayı beceremeyen insan, önce aşk’ı sonra söz’ü, daha sonra musikî’yi ve resmî kaybetti. Aşk yok, şiir yok, şarkı yok, resim yok… Var gibi görünenlerin çok azı bugün bu kavramları karşılayabilmektedir maalesef…

Aşkın ve güzelliğin sonsuza uzanan istiarî ve itibarî dünyasında var olmayı şiar edinmiş klasik şairlerin şiiri, sanattan sayılabilen ender örneklerdendir. Onlar, beşerî olanı aşma gayesiyle “sözün büyülü dünyası”nda biçemin bütün sınırlarını zorlayarak kendilerini ifade etme imkânı bulmuşlardır. Şairlerin dönemin zihniyeti, toplumun sosyo-psikolojik yapısı, kültür ve inanç dünyasına hâkim olmaları, onları sanat eserini vücuda getirme noktasında oldukça iyi bir konuma taşımıştır. Bu yönüyle bakıldığından sanat eserinin kopya edilebildiğini ancak asla tekrarlanamadığını görürüz. Çünkü biçem, sanatçının özgünlüğünü koruyan yegâne niteliktir. Sanatçının orijinal ifade, dokunuş ve duruşu bir bakıma onun sanatsal namusudur. Bakî, Fuzûlî, Nef’î, Nabî, Şeyh Galip… ve daha niceleri sözün namusunu korudular. Bize bütün güzelliğiyle büyük bir söz mirası bırakıp gittiler.

Sanatçı, güzelin betiminden sorumludur. Sanatın ve sanatçının gücü de buradan gelir. Toplum adına düş gören, düşleyen; düşlerini hakikat aynasında yorumlamakla mesul olan sanatçı ireel olanı, reel olana dönüştürmektedir.  Mimar Sinan, Sedefkâr Mehmet Ağa gibi mimarlar, gördükleri düşleri taşlara anlatabilen ender sanatçılardan oldular. Kemer, sütun ve kubbeleriyle konuştular. Itrî, Dede Efendi, Tamburî Cemil Bey şarkı, semaî ve peşrevleriyle konuştular… Onlar edep bilirdi; kendileri susar, eserleri hasbihal ederdi… Oysa bugün iki cümleyi yan yana, alt alta getiremeyenlerin sözleri kendilerinden çok büyük, taş yontmayı bilmeyen, fırçayla, kalemle ünsiyet kuramamış yüzlerce insan  “yüzü kızarmadan” kendini “şair, yazar, ressam, musikişinas kısaca sanatçı” ilan etmektedir.  Bu hadsizliğin muhatapça elbette bir karşılığı vardır lakin gerçek sanatçının “değer” bağlamında kenarda kalması inciticidir. Gerçek sanatın ve sanatçının geleceği bakımından üzücüdür, harcanan emek ve verilen kıymet bakımından bu mesele, yozlaşıya kapı aralamaktır.

Hayatla bütünleşmiş mesafesiz bir koşuya katılmış olanların sanatı elbette müstesnadır. Sanat, içsel bir terennüm, tekrarlanamaz bir güzelliktir. Sanatın oluşumunda ruhun etik ve estetiğini önceleyenlerin değeri, pek tabiidir ki maddi bir “eder”le ölçülemez. Maddi ederi olanın da sanat tarihinde yeri olamaz. Aklını, kalemini, sesini hatta ruhunu kiralayanların zanaatı; sanatla asla ilişkilendirilmez. Sanat, daha önce hiç olmadığı kadar “insan”la sınanmaktadır.                                                                                      

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Vusul.. Usûl.. Velhasıl.. / Şeref Akbaba
Saklı Mektuplar-104 / Şiraze
Aforizmalar / Naz
İki Sufinin Mücadelesi / Enes Güllü
Uzaktan Uzağa / Ömer Eski
Tümünü Göster