Saklı Mektuplar

145
Görüntüleme

67.       gidenler gitti, bilmem ki nasıl geçtiler köprüden       cesaretimi ne zaman toplarım onu da bilmem gitmek için peşlerinden       ihtimâl hiç; üstelik korkum heyecanımı hep bastıracak        rüyanın başlıklarını geçerkendün çocukluğumun şadırvanında rastladım sana Şirâze; su şırıltısı, yeşil işlemeli havuz, mermer kaideler manzaranın merkezinde; yokmuş gibi sen, hiç olmamış gibiyim ben, iki silik karakter sadece bir film senaryosunun kısa öyküsünden.Akdeniz şehirlerini bir bir bağlamak bu aralar meşguliyetim ve bağışlamak için kendimi dua yüklü gemilerimi uğurlamak; doğu’ya, batı’ya… Devin Kulesi uğultuların koynunda şiirsiz, çökse de üzerime beş yarım kubbe ve duvardaki figürler bilmecesi çöreklense yediden yetmişe, bildiklerim bilmediklerimin ilk hecesi; hep dedim: “seni bulmadan gitmeyeceğim.” bilirsin kimse başkasının kaderini yaşamaz ve bilirim kimse beklediğini harfiyen yakalayamaz. duy Şirâze! dağ başı soğuğunu ben içimde taşıyorum.  tanımıyorsun beni.         her gün çıkıyorum karşına oysa, her gün köşe başlarını tutuyorum,        İstanbul yedi tepe, belki yetmiş tepe…         yolun düşen her yerde nöbete duruyorum.        yüzüme baksan bile Şirâze durup        görmüyorsun beni.  herkes kadar geçmişe takılı kaldım; ama marşsız, ama sürgünsüz, ama kansız ve kavgasızsilahlar patladığında ben daha yedisinde var ya da yoktum.ihtilâl herkesin dilinden uzak tuttuğu, yüreğine korkusunun dolduğu kelimeydi.ona devrimi, pusuyu, idamı, hürriyeti, anarşiyi, davayı eklediler üşenmeden.anlayanlarla anlamayanlar arasına barikatlar kuruldu; geçebilen harcandı, geçemeyen vuruldubense Şirâze otuz yılda ancak ucundan yakalayabildim bu kelimeleri; gazete sütunlarından, kitap satırlarından çıkarabilmek için.neden’ini, niçin’ini ise herkes gibi ben de külliyen çözemedim.        köşedeki fırından ekmek almak neden saatler sürerdi, neden kimse cevap vermezdi sorulara,         neden fısıltılar daha fazlaydı ve neden hep boynu bükük yürürdü insanlar Şirâze?         annem, “büyüdüğünde anlarsın” derdi hep.         anladım; sadece çocuklar ağlamazmış, sadece çocuklara kızılmazmış, büyüklerin de korkuları ve korktukları varmış, onlara da her şeyi söylemek yasakmış hatta.        susarsan büyürmüş sorunlar, söylersen değişirmiş yolun seyri.        anladıkça da boğulurmuş insan,        yaşadıkça dolarmış.baharın kokusunu Boğaz’ın bu yakasından öte yakasına savurdum, bugün; sabaha karşı bir kayık dalgalarla raks ediyordu tam o vakit. üzerimden geçen martılara, “kimse yüksekten uçamaz” diye seslendim, ama herkes kendi yoluna koyulmuştu çoktan. burada yalnızlık, orada yalnızlık; şaşırtıcı ama İstanbul’da bile yalnız insan. Ayazma’da şifayı ararken diğerleri görmeden beni Gülfem Hâtun’a uğradım, seni sordu ya da ben öyle sandım; vermedim adını çıkarıp gizlediğim yerden;         sen benim için sırra kadem bastın,         ben senin için zaten sırlanmışım Şirâze’m.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Yusuf Peygamber İle Yusufçuk Kuşu / Faik Öcal
D. Ali Taşçı İle Uygarlığa Aşkla Direnmek Üzerine…... / İsmail Sezer & Yunus Çakır
Savaş ve Deprem / Ay Vakti
Cezada Elif İkrârı / Naz Ferniba
Nisan Müzakeresi / Şeref Akbaba
Tümünü Göster