Cezada Elif İştiyakı

595
Görüntüleme

10. Kendi elleriyle koymuş gibi buldu Ayşemin, yedinci kapıyı. Rüyada imiş gibi içeri süzülüp yumuşaklığını nedense yitirmiş, artık sade ve sert olan döşeğe uzandığında uykuya çoktan dalmış gibiydi. Kimine göre ufak, kimine göre ciddi bir sorun teşkil edebilecek bu değişikliği farketmedi. Yorgundu, ama yorgunluğunun nedeni bedenî değildi. Zihni yorulmuştu, ruhu yorulmuştu, duyguları yorulmuştu; yüreği az zamanda kat’ettiği mesafenin ağırlığından, gördüklerinden bakışları, duyduklarından kulakları yorulmuştu. Kaldıramayacağını düşüne düşüne, içindeki sızıların her an arttığını bile bile; hiç bakmadan yürüdüğü yolun canlılığına, ona sunduğu manzarasına, renklerinin insanı okşamasına artık oralı biri gibi davranarak hatta; ne hızlı, ne yavaş bulmuştu mekânını. Gözlerini açmaya cesaretini yitirmişti de yumdu sımsıkı, öylece dinlemek için belki sadece kendisini, belki içinde kopan fırtınanın yıkıcı şiddetini, belki de çaresizliğinden sebep kuytularından yükselen hıçkırık seslerini. Tavandan süzülen ahşap desenleri, o desenlerin ince çizgilerini, her biri başka derinliğini şu an görüp hayrete düşebilecek anda değildi. Soluğunu tutarcasına bekledi neyi beklediğini bilmeden. Durağan bir tavır almaktı onunkisi, ama neye ve kime karşı belli olmayan. Her bilmecenin en az bir çözümü, her çıkmazın da mutlak gizli bir çıkışı olduğu gibi her örtünün de alenen gizlediklerinin dışında hiç bilinmeyenleri setrettiği bir gerçekti mâdem, neydi bu yolculuğun illeti?“Öyle şeyler vardır ki, insan tek başına üstlenmek zorunda kalır; hiçkimse yardım edemez” diye fısıldadı içindeki ses. Karşılık vermedi Ayşemin. “Öyle anlar vardır ki, durdurmak istersin akışını olayların ya da değiştirmek meselleri; kelimeler, yakarışlar, çırpınışlar kâr etmez; sadece izlemek düşer bahtına” diye devam etti içindeki ses. Ayşemin yine karşılık vermedi. “Öyle istekler vardır ki, sahibine gelirken beraberinde ağır yükler taşır da, insan ancak sırtına bindiğinde varlığını fark eder; artık yük yerleştirildiğinden kimse onu sırtından almaya yeltenemez ya da o cesaret haddi aşmak sayılacağından belki kimse buna cüret edemez; atılamayan, satılamayan, devredilemeyen yükler vardır da taşıma sırası gelmeden cinsi bilinmez” dedi içindeki ses. Susmaya devam etti Ayşemin. “Vazgeçmek imkânı verildiğinde arzulardan, karşılığında hep birşeyleri feda etmesi gerekir insanın; vazgeçmek de her zaman kolay kabul edilmez; ne kadar zor da olsa hiç vazgeçilemeyenler, kendi seyrine salınamayanlar, gözden bedeli ne olursa olsun çıkarılamayanlar vardır” diye sürdürdü sözlerini içindeki ses. Ayşemin susmakta ısrarlıydı. Odayı bulana kadar bakışlarını ayak uçlarından kaldırmamıştı ya da kaldıramamıştı. İlgisini mi kaybetmişti, ilgisini özel bir şeye mi kaptırmıştı, hedefe oturttuğu bir imge ile mi mücadelede idi; kim bilebilirdi ki kul olarak. Yatağa uzanana kadar o kasvetli, o ağır, o karanlık, o buhranlı tavrından kurtulamadı. Vakit tam olarak sabahın onunu gösteriyordu döşeğe uzandığında. Ya hayat burada çok yavaş ya da zaman belirgin bir biçimde çok bereketliydi. Ucu bucağı olmayan, yeri yurdu görülmeyen, hâli vakti ölçülemeyen, rengi ne kokusu nasıl mesâfesi ne kadar hiç bilinmeyen zaman, bu mekânda hızını kaybediyordu doğru. Değeri bilindiğinden belki doldurmakla tüketilemiyor, binbir çeşitle kolayca donatılabiliyordu sanki. “Sıkılmaz mı insan hep aynı şeyi yapmaktan, benim sırça sarayda yaşamaktan sıkıldığım gibi?” diye aklından geçirdi Ayşemin. “Kim bir ömür aynı iş üzere kalabilmiş söyle?” dedi ses tereddütsüz. “Her hayatın içine sayısız sığdırılabilenlerle bir de ne edilse aynı hayatın içine sığdırılamayanlar vardır.” “Bilmem” diye düşündü Ayşemin. “Artık sarayda değilsin, sıkıldığın an hiç düşünmeden sıkıldığın şeyi terk ettin bedeline razı gelerek, ama bilmeden ve tanımadan ve hatta düşünmeden ve belki de umursamadan o bedeli. Bilseydin kolay gelir miydi sırtını dönmek?” diye sordu ses biraz sert mi, kızarak mı, hor görerek mi yoksa? İrkildi Ayşemin “bedel” kelimesinin ne denli şiddetli vurabildiğinden, ama bir anlıktı çıkarıverdi aklından.            sabrı dileme, acılarla beraber gelir            varlıklı olmayı isteme, cömertliğini sana bildirmeden elinden alır            hiçbir yaşanmışı sorgulama, senin görmediklerin ve senin duymadıkların vardır            nedenleri her şeyin bir daire ile çevrili; dönerken sen onunla bazen bilmene izin verir, bazen de bilmemen iyidir diye gizlide bekletilir            kızma seni dinlemeyene, dinlemek belki ona henüz öğretilmemiştir            kızma hâl dilini anlamayana, anlamak için çok mertebeden geçmek gerekir            kızma hiçkimseye, belki dinlemeyen sen ve belki anlamayan da sensindir  Ayşemin kapının tıkırtısına gözlerini açtığında Daye’yi buldu karşısında. Elinde bir tepsi ona doğru yaklaşırken acıktığını hissetti. Yattığı yerde sırtını duvara vererek hafifçe doğruldu acele etmeden. Sıcacık çorbanın kokusunu uzun uzun önce içine çekti, ufak ekmek parçalarını çorbanın içine doldurup ağır ağır yemeye başladı. “Dinlenebildin mi?” diye sordu Daye. Başını “evet” anlamında sallamakla yetindi Ayşemin. “Yorgun muydu? Yorgunsa neden yorulmuştu? Uyumak bu yorgunluğu geçirebilir miydi? Yoksa dinginlik denen şey bu mekâna uğrayanlar arasında değil miydi?” Hızla düşündü. Düşündü, ama söylemedi. Artık onunla konuşan başka biri vardı, artık onu duyan başka birisi sorularına çok açık olmasa da cevaplar veriyordu. Kimdi? Nereden gelmişti? Adı var mıydı? Nasıl gelmişti?  “Seni yoran ne istediğini bilmeyişin” diye fısıldadı içindeki ses ânîden. Birden durdu Ayşemin. Daye’nin yüzüne derinden bakarken onu değil de başkasını görüyormuş gibi, “Ben ne istiyorum?” diye soruverdi. Daye karşılık vermedi, vermek istedi sanki de cesaret mi edemedi, cesaretini topladı diyelim cevabın onu nereye götürebileceğini kestiremediğinden mi sessiz kalmayı tercih etti? İhtimâl… Çünkü bu yol düz değildi, o da biliyordu Ayşemin gibi. Bu yol sarptı, yamaçları dimdik duvardı; ormanı kasvetli, nehirleri hırçın, tabîatı vahşî idi. İyi düşünmek, iyi işlemek, olaylara vâkıf olmak gerekirdi hırpalanmamak, yıpranmamak, tökezlememek, yaralanmamak ve kaybolmamak için. Ancak sarp da olsa yolun gittiği bir yer olduğu, yamaçları dimdik de olsa yolun bu diklik arasından bir çıkış bulduğu; ormanı kasvetli, nehirleri hırçın, tabîatı vahşî de olsa yolun bir düzlüğe vardığı muhakkaktı; ki aksi hâlde yol yol olmaktan çıkmaz mıydı?  “Annem var mı benim?” diye sordu birden Ayşemin. “Bu mudur yoksa benim isteğim? Onu bulmak. İçimde saklanan ama dilime varamayan.”“Yaşıyor mu?” diye soruverdi Daye korkuyla, sanki neler bilip bilmediğini yoklamak için.“Sen söyle” dedi Ayşemin.“Mâdem çıktık saraydan, sırlar hükmünü yitirmiştir” dedi Daye cesaretine ve cüretine hayretle.Ayşemin ânîden durdu çorbayı içerken. “Sırlar!” diye mırıldandı. “Kaç tane dadı?”“Sayısız!” dedi Daye çekine çekine, korka korka, utana sıkıla, sağını solunu yoklaya yoklaya. “İnsan hayatı sırlarla donatılmıştır. Açmayı bilene açılırlar ve açılmak istediklerine kaldırırlar örtülerini” diye araya girdi ses.“Ne yapmam gerektiğini sen bana göster dadı; sır bilmem, hiç sırrım olmadı, hiçbir sırrı açmadım bugüne kadar, kimsenin de sırrını taşımadım. Sır olmadım, bir sırrın içinde gezinmedim, sırra kadem hiç basmadım, sırlanmadım, sır nedir bugüne değin hiç düşünmedim.”“Sen” dedi Daye Ayşemin’in ışıl gözlerine dikkatle bakarak, “sırların başlangıç noktasısın.”              her öyküyü okuyanlar vardır, her biri başka bir kapıdan çıkar öykünün sonunda.her okuyucu öykünün içinde bir yere oturtur kendini, öyle yürür son noktaya.            oradadır hep ve orada kalır; dönüverir geri iştiyakla öyküyü her hatırladığında.            okuyucu öykünün tamamlayanıdır; kendi rengini boyar, kendi çizgisini çizer             ve işaretini ekler öykünün sadece kendisinin bildiği bir kenarına.            okuyucudur öyküyü kıymetli yapan, okuyucudur yine onu yerden yere vuran            ve eğer yoksa bir okuyanı öykünün, sessiz sakin bilinmeyen bir yerde kaybolur gider.

Paylaş

Bu Sayının Diğer Yazıları

Ortadoğu’da Değişen Denekler / Ay Vakti
Numaradan Yaşamak / Necmettin Evci
Cezada Elif İştiyakı / Naz
Prof. Dr. Orhan OKAY Hoca ile Söyleşi / Ada Dalgalıdere
Yüreği Gerilmiş Delinin İpinin Çekilmesini Anlatır... / Mehmet Ragıp Karcı
Tümünü Göster